Osmanlı İmparatorluğu fethettiği yerleri sömürdü mü?

2018-01-24 17:31:55

Dünyanın en problemli coğrafyasında 6 asır sürecek bir devlet kuran Osmanlılar fethettikleri yerleri birer vatan parçası olarak görmüşlerdi. Bu yüzden de Osmanlı İmparatorluğu her karış toprağını binlerce şehidin kanı ile yıkamadan terketmedi. Yemen’de, Trablusgarp’ta, Sırbistan’da toprakları kaybetmesi kesinleşmişken bile son kurşununa kadar savaştı. Çünkü o topraklar birer vatan parçasıydı.

Aslında bu davranış reel politik açısından hatalıydı. Çünkü oralarının kaybedilmesi bir tarafa, kalan toprakları savunmak için gerekli olacak mevcut gücünü de harcamıştı. Hâlbuki İngilizler işgal ettikleri yerleri vatan olarak görmedikleri için, gider geliri aştığında bütün sömürgelerinden çekilmişlerdi. 1917 İhtilali sırasında Lenin de komünizmi oturtuncaya kadar Rus Çarlığı’nın bir kısım topraklarını bırakmıştı. Sloganı ise şuydu: “Zaman kazanmak için toprak satıyoruz”

Lenin, ihtilalin başarıya ulaşmasının ardından geçici olarak bağımsızlığı kazanmış toprakları tekrar işgal etti. 1980’li yılların sonlarında Rusya, uzun süre sömürdüğü ülkelerden gelen gelir azalıp, oralara yapılan harcamalar artınca hakimiyeti altındaki ülkeleri serbest bıraktı. Gerek İngiltere, gerekse Rusya sömürdükleri ülkeleri elde edecekleri bir şey kalmayınca bırakmakta tereddüt etmemişlerdi. Ancak Osmanlı bunu yapmamıştı. Çünkü kaybettiği bütün ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’nun gözünde
birer vatan parçasıydı. Osmanlı fetihleri sadece kılıçla olmamıştı.

Halil İnalcık, Osmanlı fetihlerinin kılıçtan ziyade istimalet (gönül çekme) ismi verilen uzlaştırıcı bir politika ile gerçekleştirildiğini belirtir. İstimalet, Müslüman olmayan ahalinin çeşitli vaatlerle kazanılması sayesinde Osmanlı hakimiyet sahasının genişletilmesidir. Osmanlı idaresi yaptığı propagandayla İslâm’ın müsamaha politikası çerçevesinde gayrimüslimlere can ve mal güvenliği ile dinlerinde serbestlik tanıyor ve eski feodal bağlılıklarından kurtarıyordu. Örneğin, Duşanov Zakonik kanunlarına göre, köylünün haftada iki gün angarya suretiyle prensin toprağında çalışması gerekiyorken, Osmanlı yönetiminde yılda sadece üç gün timar sahibi olan sipahinin toprağında çalışma zorunluluğu vardı

Osmanlı idaresini kabul eden gayrimüslimler askerlik hizmeti yerine “cizye” vergisini ödedikleri takdirde hayatları, malları ve dinleri devletin teminatı altına alınırdı. Osmanlılar’ın, Balkanlar’da kılıç ve ateşle yerleştikleri iddiası artık bilimsel yayınlarda yer almamaktadır. Osmanlılar gayrimüslim halkın yanısıra, Ortodoks kilisesini ve manastırlarını da himaye ederek, vergilerden muaf tuttular ve dinî vakıflarına dokunmadılar. Osmanlılar feodal yerli askerî sınıfın imtiyazlarını ve feodal haklarını kaldırmakla beraber, onları kendi askerî sistemleri içine almışlardı.

Böylece köylüyü, kiliseyi, şehirli halkı ve askerleri kendi saflarına çektiler. Bu yüzden Osmanlı idaresine direnen mahalli hanedanlar ortadan kaldırıldıktan sonra fethedilen yerlerde hakimiyet kolay kurulmuştur. Yapılan araştırmalar, Osmanlılar’ın bu idare tarzlarını açıkça ortaya koymaktadır. Bruce W. McGowan, Osmanlı idaresinde Sırbistan üzerine yaptığı araştırmalarda, Sırbistan’da nüfus başına (per capita) düşen gıda mahsulünün, Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerin elinde kalan gıda mahsulünden çok daha fazla olduğunu ortaya çıkarmıştır

Balkanlar’ın tek bir devlet çatısı altında uzun süre savaşsız bir ortama kavuşması, buralarda ticareti canlandırıp, şehirleri geliştirmiştir. Michael Palariet, XIX. yüzyıl Balkan ekonomileri üzerine yaptığı araştırmada Sırbistan’ın bağımsız olmadan önceki dönemde, müstakil devlet olduğu döneme göre daha hızlı büyüdüğü ve kalkındığı sonucuna varır

1558-1560 yılları arasında Osmanlı hakimiyetindeki Macaristan üzerine bir araştırma yapan Macar tarihçi Kaldy Nagy, bu yıllara ait bütçeleri incelediğinde ilginç sonuçlarla karşılaşmıştır. 1558-1560 yılları arasında Macaristan’dan 6 milyon akçe vergi toplayan Osmanlılar aynı dönemde bu ülkeye 23 milyon akçe harcamışlardı.

Marksist dönemde, Osmanlı hakimiyetindeki Bulgaristan üzerine araştırma yapan Bulgar tarihçilerin eserlerinde “Osmanlı Bulgaristan’ı sömürdü” ifadeleri sıkça kullanılmıştır. Ancak Bulgar tarihçiler eserlerinde kendileriyle çelişkiye düşerler. Bulgar şehirlerinin tarihi anlatılırken de Osmanlı döneminde nasıl gelişim sağlandığını övgü ifadesi kullanmadan itiraf ederler

Sömürüldüğü iddia edilen ülkede şehir hayatı, ticaret, imalat sektörleri gelişmiştir. Bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun fethettiği her yeri birer vatan parçası olarak görüp, sömürme niyeti olmadığına dair sayısız örnekten birkaç tanesidir. Zaten Rumeli’deki Rusçuk, Selanik, Belgrad vs gibi şehirlerle ilgili tarihi kayıtlara bakıldığında buralarda bugün çoğu var olmayan onlarca cami, han, hamam, tekke ve medreseye rastlanılması da, o toprakların vatan olarak görüldüğünün açık bir delilidir.

Dikkat edilirse bu örnekler Hristiyan ülkelerden verilmiştir, Irak veya Suudi Arabistan gibi Müslüman ülkelerle ilgili de değildir. Hristiyan ülkelerinde bu uygulamayı yapan Osmanlı İmparatorluğu’nun Müslümanlar’ın bulunduğu yerlerde sömürgeci bir siyaset izlemeyeceği de aşikârdır. Arap ülkelerinde bulunan halka, özellikle de bedevilere Osmanlı hükümeti sık sık para yardımında bulunurdu. Mekke ve Medine gibi yerler ise hem devletten yardım alıyorlardı, hem de vergiden de muaftılar. Bu yüzden ABD’li Bremer’in Irak’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun bir sömürgesi olduğu yolundaki sözleri tarihi gerçeklerle uyuşmamaktadır.

Osmanlılar, fethettikleri bütün bölgelerin dinî ve millî kimliklerini korumalarını sağladılar. Gerek Balkanlar’da, gerekse Ortadoğu’da olsun Osmanlılar çekildikten sonra buralardaki halkın dillerinde ve dinlerinde büyük bir değişim olmadı. Bazı ülkeler, Osmanlı fetihlerinden önceki durumlarından daha ileri bir durumda geldiler. Örneğin
Osmanlı fethi sırasında Katolik olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Sırbistan’da Ortodoksluk devam ettiği gibi, ayrıca Sırp millî kilisesi de kuruldu.

Böylece Rum Patrikhanesi’nin nüfuzundan çıkan Sırplar, Helen kültürünün tesirinden kurtulup, millî kimliklerini yaşatabildiler Halbuki Osmanlı İmparatorluğu’nun asırlarca kaldığı yerlerde 50-100 yıl kalan İngilizler ve Fransızlar kendi dilleriyle birlikte dinlerini de dayatmışlardı. Bu iki ülkenin sömürgelerinin çoğunda resmî dil hala İngilizce veya Fransızca’dır. Bu ülkelerin Osmanlı İmparatorluğu’ndan sonraki bitmek bilmeyen karışıklıkları da gözler önündedir.