Bazı çevrelerde dile getirilen “yapının Bizans dönemi kökenli olduğu ve vakıf hukukuyla ilişkilendirilemeyeceği” yönündeki değerlendirmelere de açıklık getirildi.
Açıklamada, 5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun ilgili hükümlerine atıf yapılarak, vakıf kaynaklarıyla inşa, onarım ya da işletme süreçlerine dahil edilen kültür varlıklarının vakıf sistemi kapsamında değerlendirildiği vurgulandı.
Çetin, konuya ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yaptı:
“5737 Sayılı Vakıflar Kanunu’nun 30. maddesinin ikinci fıkrasında, bir eserin mülkiyetinin doğrudan vakfedilmiş olmasının yanı sıra; vakıf kaynaklarıyla inşa edilmesi, onarılması veya ilaveler yapılması halinde de vakıf yoluyla meydana gelmiş sayılacağı açıkça belirtilmiştir. Bilindiği gibi, İstanbul’un fethinden sonra antik dönemden ve Bizans’tan devralınan pek çok ikonik kültür varlığı, fetih hukuku ve kurulan Osmanlı vakıfları aracılığıyla koruma altına alınmıştır. Yüzyıllar boyunca bu tarihi yapıların her türlü idaresi, kapsamlı restorasyonları, onarımları ve bakımları tamamen Osmanlı vakıflarının bütçeleri ve kaynaklarıyla gerçekleştirilmiştir. Yerebatan Sarnıcı da bu yaklaşımın en somut örneklerinden biridir; yüzyıllar boyunca Osmanlı vakıf sistemi içerisinde işletilmiş, bakımı yapılmış, vakıf sularıyla beslenmiş ve vakıf hayratlarına su dağıtan bir merkez işlevi görmüştür. Dolayısıyla bu ve benzeri yapıların kökeninin antik döneme dayanması, onların asırlar boyu vakıf eliyle yaşatıldığı gerçeğini değiştirmeyeceği gibi, üzerlerindeki vakıf hukukunu da ortadan kaldırmaz” dedi.