AKİT MENÜ

Kültür Sanat

Türkiye'nin 'İyi Evlat' kültürü: Kendi çocukluğunu kaybeden yetişkinler

Aile kurumunun, kuşaklar arası travmaların ve görünmeyen psikolojik yüklerin yeniden tartışıldığı bir dönemde, Yazar Uzman Klinik Psikolog Hatice Keltek, "Manevi Değer" filmi üzerinden Türkiye toplumunun en derin meselelerinden birine dikkat çekerek "Türkiye'de bazı çocuklar evlat olarak değil, taşıyıcı olarak büyüyor" dedi. Cannes Film festivali'nin galasında, 19 dakika ayakta alkışlanan film; yıllar sonra cenaze için aynı çatı altında buluşan iki kız kardeş ve onları terk etmiş bir babanın hikâyesini anlatırken, aslında milyonlarca insanın sessizce taşıdığı aile yüklerini görünür kılıyor. Keltek'e göre film yalnızca bir aile dramı değil; Türkiye'de nesilden nesile aktarılan duygusal borçların, ebeveyn sorumluluklarının çocuklara devredilmesinin ve "iyi evlat" olma baskısının psikolojik sonuçlarını da gözler önüne seriyor.

3

Filmde Nora karakterinin çocuk yaşta ailesinin duygusal yükünü üstlenmek zorunda kaldığını belirten Keltek, bunun Türkiye'de oldukça yaygın bir tablo olduğuna dikkat çekti. Keltek şunları söyledi: "Bir değeri taşımak insana ne zaman ağır gelir? O değeri taşımayı kendisi seçmediyse. Tercih değil de zorunluluksa. Çocuklukta üstlenilen bazı sorumluluklar kişiyi olgunlaştırmaz; tam tersine kendi çocukluğunu yaşayamayan yetişkinlere dönüştürür. Türkiye'de birçok insan evlat olarak değil, ailenin yük taşıyıcısı olarak büyüyor."

4

Film boyunca Nora'nın kardeşini koruyan, aile içindeki çatışmaları göğüsleyen ve sürekli düşeni kaldıran kişi olduğuna dikkat çeken Keltek, bunun psikoloji literatüründe "ebeveynleştirilmiş çocuk" olarak tanımlandığını ifade etti. "Anne-babanın üstlenmesi gereken duygusal sorumlulukları çocuk üstlenmeye başladığında roller değişir. Çocuk çocukluğunu yaşayamaz. Sürekli güçlü olmak zorunda hisseder. Yıllar sonra bile bir şey düştüğünde ilk refleksi onu tutmak olur. Çünkü hayatı boyunca düşeni tutarak var olmuştur." TRAVMALAR EVLERDEN ÇIKSA BİLE DUVARLARDA KALIR MI? Keltek'e göre filmdeki ev karakterlerden biri kadar önemli bir sembol. Üç kuşağın hikâyesini taşıyan evin, yalnızca fiziksel bir mekân değil, aynı zamanda aile hafızasının taşıyıcısı olduğunu belirten Keltek şu değerlendirmede bulundu: "Travmalar yalnızca insanlarda yaşamaz. İnsanların kurduğu ilişkilerde, aile hikâyelerinde ve sembollerde yaşamaya devam eder. Bu yüzden bazı insanlar yıllar sonra bile çocukluk evine döndüğünde kendisini yeniden aynı duyguların içinde bulabilir."

5

"AFFETMEK BİR KARAR DEĞİL, BAZEN YILLAR SÜREN BİR İŞLEMDİR" Filmin finalinde baba ile kız arasındaki mesafenin tamamen kapanmadığını ancak yeni bir kapının aralandığını söyleyen Keltek, affetmenin çoğu zaman yanlış anlaşıldığını ifade etti. "Affetmek tek bir anda gerçekleşen sihirli bir olay değildir. Özellikle ağır yaralanmalar söz konusuysa kişi önce yaşadıklarını anlamlandırır, yasını tutar, sınırlarını yeniden kurar. Affetmek çoğu zaman bir karar değil, uzun bir psikolojik süreçtir." NEDEN BAZI İNSANLAR GÖRÜNÜR OLMAKTAN KORKAR? Filmde Nora'nın sahneye çıkmakta zorlanmasının da geçmiş travmalarla ilişkili olduğunu belirten Keltek, görünür olmanın herkes için aynı anlamı taşımadığını söyledi. "Çocukluğu boyunca görünür olduğunda eleştirilen, cezalandırılan veya korku yaşayan bir kişi için sahne yalnızca sahne değildir. Bazen bir tiyatro salonu, çocukluk evinin yeniden kurulmuş hâlidir. Bu nedenle performans kaygısının altında çoğu zaman yalnızca heyecan değil, geçmiş deneyimler de bulunur." "MANEVİ DEĞER İNSANI YÜCELTTİĞİNDE DEĞİL, ONU TAŞIRKEN KENDİNİ KAYBETTİRMEDİĞİNDE KIYMETLİDİR" Filmin merkezindeki asıl sorunun "Manevi değer nedir?" değil, "Bir insan ne kadar yük taşımalıdır?" sorusu olduğunu vurgulayan Keltek, sözlerini şöyle tamamladı: "Manevi değerler kimliğimizi oluşturan önemli dayanaklardır. Ancak kişi taşıdığı değerin altında eziliyorsa, artık orada değer değil yük vardır. Bir değerin kıymeti, insanı kendinden uzaklaştırmasında değil; kendisi olarak kalmasına izin vermesinde saklıdır. Bugün hem aileler hem de bireyler için asıl soru şudur: Taşıdığımız şey gerçekten bizim seçtiğimiz bir değer mi, yoksa bize bırakılmış bir yük mü?"