Japonya’nın silahlanma çelişkisinin son adımıysa bu ayın ilk günlerinde atıldı. Tokyo yönetimi, ülkenin savunma stratejisini ortaya koyan Savunma Beyaz Kitabı isimli belgeyle silahlanmanın ekonomik refahı artıracağı tezini ülkenin resmi savunma politikası ilan etti.
Belge, beklendiği gibi Çin, Rusya ve Kuzey Kore gibi tehditlerin altını çiziyor hatta Pekin’in askeri faaliyetlerini “Japonya’nın karşı karşıya olduğu en büyük stratejik meydan okuma” diye tanımlıyor. Fakat yeni olan bu değil. Japonya Savunma Bakanlığı, ‘Çin tehdidine karşı silahlanma’ anlatısının yanına yeni bir gerekçe daha ekleyerek savunma yatırımlarının teknolojik gelişmeyi, ekonomik büyümeyi ve toplumsal refahı artıracağını savunuyor. Bir başka deyişle savaş sonrası kimliğini pasifizm üzerine kuran Tokyo, artık savunma sanayisinin ekonomik büyümenin motorlarından biri olabileceğini söylüyor.
Savaş sonrası Japon modelinde ekonomik refah, askeri harcamaların sınırlı tutulmasının gerekçelerinden biriydi. Yeni anlatıda ise silahlanmanın kendisi ekonomik refahın araçlarından biri haline geliyor.
Bu anlayış Beyaz Kitap’ın kapağına dahi yansımış durumda. Kapakta bekleneceği gibi füzeler, tanklar veya uçaklar değil anime tarzında çizilmiş mutlu bir aile ve yüksek teknolojili bir kent yer alıyor.
Japonya’daki askeri ve zihinsel dönüşümün belki de en çarpıcı ayağı ise nükleer silahlar. Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının atılmasının ardından nükleer silah karşıtlığını ulusal kimliğinin parçalarından biri haline getiren Japonya’da, yıllarca siyasi açıdan dokunulmaz kabul edilen bir konu artık açıkça tartışılıyor.
Bu tabunun merkezinde Japonya’nın 1967’den beri benimsediği “üç nükleer olmayan ilke” bulunuyor: Japonya nükleer silah üretmeyecek, bulundurmayacak ve ülke topraklarına sokulmasına izin vermeyecek.
Ne var ki Takaiçi daha başbakan olmadan önce bu ilkelerin üçüncüsünü sorgulamaya başlamıştı. 2024’te yayımlanan Ulusal Güç Araştırması isimli kitabında, ABD’nin Japonya’yı nükleer caydırıcılıkla koruması beklenirken Amerikan nükleer silahlarının ülkeye girişini yasaklamanın gerçekçi olmadığını savundu.
Başbakan olduktan sonra da geri adım atmadı. Geçen kasımda parlamentoda, hükümetin güvenlik stratejisini yenilerken üç ilkenin aynen korunacağını garanti etmeyi reddetti. Aralık ayında ise Takaiçi’nin ofisinde görev yapan üst düzey bir güvenlik yetkilisinin Japonya’nın kendi nükleer silahlarına sahip olması gerektiğini söylediğinin ortaya çıkması ülkede büyük tartışma yarattı.
Tartışmayı son olarak Savunma Bakanı Shinjiro Koizumi ileri taşıdı. Koizumi temmuz ayında, hızla değişen güvenlik ortamında Japonya’nın savunma politikasını “hiçbir seçeneği dışlamadan” tartışması gerektiğini söylerken nükleer silahlara da açıkça işaret etti.
Takaiçi’nin iktidar ortağı Japonya İnovasyon Partisi ve iktidardaki Liberal Demokrat Parti içindeki bazı isimler de ABD’nin nükleer silahlarının Japonya’ya konuşlandırılmasının ya da Amerikan nükleer caydırıcılığı üzerinde Tokyo’ya daha fazla söz hakkı verecek bir sistemin tartışılmasını istiyor.
Bu tartışmanın zamanlaması ise Japonya açısından son derece sembolik. Takaiçi, Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombalarının atılmasının 81’inci yıl dönümünde “üç nükleer olmayan ilkeye” bağlılığını tekrarladı. Ancak hükümet yıl sonuna kadar ülkenin temel güvenlik belgelerini yeniden yazmaya hazırlanıyor. Gazete Oksijen'e göre, Yaşanan tüm bu tartışmalar da Japonya’nın 80 yıllık nükleer tabusunun ne kadar daha korunacağına ilişkin soru işaretlerini artırmış durumda. Zira Hiroşima'da nükleer silahsız bir dünya sözü veren Japon başbakanı, aynı anda Amerikan nükleer silahlarının Japonya'ya girişini yasaklayan ilkenin geleceğini de tartışmaya açık bırakıyor.