Evde daha önce üniversite talebeleri kalırmış. Bunlardan biri de bizim Gazipaşalının ağabeyi. Ben liseliyi değil ağabeyini tanırdım. Üniversiteliler mezun olunca ev liselilere kalmış. Tanıdığın tanıdığı vasıtasıyla biz de ev halkına dâhil olduk. Üç liseli arasında ben tektim. Ağabey durumunda idim yâni.
Ben çocuklarla birlikte kalıyordum ama aklımda bir dînî grubun evine veyâ yurduna girmek vardı. Hayır hayır, maddî rahat için değil. Lise 1 yıllarımda tanıyıp yazılarına vurulduğum S. Ahmet Arvasî okuya okuya dîni yaşama isteğim gittikçe artmıştı. Bu bende bir sevdâ hâline gelmişti. Ama 12 Eylül’den önceki çevremde bu mevzûda tatmîn edici bir vasat bulamamıştım. İyi arkadaşlardı ama dîni yaşama mevzûuna gelince bir türlü fiiliyâta geçilemiyordu. Etrâfımdaki herkesin namaz kıldığı, dînin başka emir ve yasaklarına uymaya gayret ettiği bir çevre arzuluyordum.
Bir gün teşkilat, evimize ülkücü bir kaçak getirdi. Bizim evde saklanacaktı. Böyle söylemediler ama olacak olan buydu. Bizden büyük bir arkadaştı. Evimizde kalmaya başladı. Antep Oğuzeli’nden Mehmet Abi… Abi, beş vakit namazına günde iki günlük de kazâ namazı ekliyor, günlük tesbih de çekiyordu. Hem bu yönünü hem yiğit duruşunu çok sevdim. Ahbap olduk.
Bu arada liseli talebelere S. Ahmet Arvasî okutmaya başladım. Anamurlu Mustafa namaza başladı. Bir müddet sonra bizim Gazipaşalı başladı. Hatta bir memlekete gidişimde âilesinden sâdece seccâde istemişti. (Evde seccâde yoktu, ben yanımda getirdiğim şalvarımı seccâde yapmıştım) Âilesine bunu söyleyince hacı babası sevincinden uçmuştu.
Bir gün Mehmet Abi ile dertleştik. Bana dedi ki, “Kardeşim, senin yerin burası değil; sen dînî bir grubun yurduna veyâ evine git. Ben Süleymancıları tanıyorum. İyi insanlar. Bence sen onlarda kal.” “Yerlerini bilmiyorum.” dedim. “Ben bir ara gitmiştim, seni götüreyim.” dedi. Evden çıkması riskli olan Mehmet Abi bir gün benimle birlikte çıktı. Meram’daki yurda vardık. Pırıl pırıl çocuklardı. Doğrusu kalbim bir anda akıverdi. Yurdu gezerken Gazipaşalı bir hocaya da rastgeldik. O da ısınma vesîlelerinden biri oldu. Daha sonra ben arada bir gitmeye başladım. Bir süre sonra da tamâmen yurda yerleştim. Zamanla ısındım, inandım ve sevdim. “Ballar balını buldum/Kovanım yağma olsun” diyen Yunus Emre gibi oldum. Bütün insanlığı kurtarabilecek mânevî bir dirilişin başlangıç noktası burası olabilir diye düşündüm ve inandım. Uzaklaştıktan sonra yazdığım bir yazıda “Bir Şeyh Edebâli tekkesindeki mürid gibi lekesiz hayâllerimizle yaşadığımız günler ne güzeldi.” demiştim; öyleydi gerçekten.