Yıllarca süren bir araştırmada, 5 yaşında okumaya başlayan çocuklarla 7 yaşında başlayan çocuklar karşılaştırıldı. İlk yıllarda erken başlayanlar harf ve kelime okumada öndeydi. Ama çocuklar 11 yaşına geldiğinde bu fark tamamen kapandı; üstelik geç başlayan çocuklar okuduğunu anlama becerisinde daha iyi sonuç verdi.”
Okul öncesi eğitimin temel amacının çocuğa ilkokul programını erkenden öğretmek olmadığını vurgulayan Kadıoğlu, şunları söyledi:
“Benzer bir tablo, okul öncesinde yoğun akademik eğitim alan çocuklarla oyun temelli eğitim alan çocukları yıllarca izleyen bir başka araştırmada da ortaya çıktı. İlkokulun ilk yıllarında aralarında fark yoktu. Ama dördüncü sınıfa gelindiğinde, erken ve yoğun akademik baskı alan çocukların notları neredeyse tüm derslerde düşmeye başladı; oyun temelli eğitim alan çocukların notları ise yükseldi. Araştırmacılara göre bunun nedeni, çocuklar büyüdükçe okulun onlardan daha fazla özerklik, merak ve öz güven istemesi. Bunlar da harf ezberiyle değil, oyun ve keşifle gelişen beceriler.” Bir çocuğun okula hazır olup olmadığını değerlendirirken yalnızca harfleri ve rakamları bilmesine bakılmaması gerektiğini vurgulayan Kadıoğlu, “Uzmanlara göre okula hazırlıkta gerçekten önemli olan, çocuğun harfleri bilmesi değil; dikkatini bir işe verebilmesi, sırasını bekleyebilmesi, makas ve kalem kullanabilmesi, boyama yapabilmesi, zengin bir kelime dağarcığına sahip olması, yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi ve akranlarıyla sağlıklı ilişki kurabilmesi. Araştırmalar, özellikle ince motor becerilerin (kalem tutuş, makas kullanma gibi) ve öz kontrolün-yani dikkatini toplayabilme, dürtülerini yönetebilme- ilkokuldaki okuma ve matematik başarısının en güçlü habercilerinden olduğunu gösteriyor. Bir çocuğun boyama kağıdında sınırları takip edebilmesi ya da oyun sırasında sırasını bekleyebilmesi, aslında harfleri ezbere bilmesinden daha fazla ipucu veriyor.” şeklinde konuştu.Okula başlamadan okuma yazma öğrenmiş çocuklar açısından dikkat edilmesi gereken başka bir konunun da sınıf içindeki motivasyon olduğunu söyleyen Kadıoğlu, “Madalyonun bir de öbür yüzü var: Okula okuma bilerek başlayan çocuklarda sınıfta sıkılma ve motivasyon kaybı riski gerçek. Araştırmalar, öğretmenlerin bu çocuklara karşı iyi niyetli ve destekleyici olduğunu, ama çoğu zaman onları sınıf içinde nasıl zenginleştirici biçimde meşgul edeceklerini bilmediklerini ortaya koyuyor. Bu da zamanla derse ilgisizliğe, hatta bazı durumlarda akranlar arasında dışlanmaya yol açabiliyor. Önerilen çözüm çocuğu üst sınıfa atlatmak değil; aynı sınıfta ona zenginleştirilmiş kitaplar ve ek etkinlikler sunmak.” dedi. Aileler arasındaki kıyaslamaların çocuk üzerinde ciddi bir performans baskısı oluşturabileceğine dikkat çeken Kadıoğlu, şunları kaydetti:
“Araştırmalar, ebeveynin eğitim konusundaki kaygısının çocuğa doğrudan geçtiğini gösteriyor: Kaygılı bir ebeveyn önce kendi yorgunluğunu ve gerginliğini yaşıyor, çocuk da bu gerginliği hissedip zamanla öğrenmeye karşı isteksizleşebiliyor. Uzmanlar, ‘herkesin çocuğu okuyor, benimki de okusun’ türünden kıyaslamalı beklentilerin, çocuk için öğrenmeyi bir merak meselesi olmaktan çıkarıp bir onay ve performans meselesine dönüştürebileceği konusunda uyarıyor.”