Bilim Heyeti Üyesi Mimar Prof. Dr. Hasan Fırat Diker, doğu yarım kubbedeki restorasyon ve konservasyon çalışmaları kapsamında önceki bezeme katmanlarının da araştırılacağını belirterek şöyle konuştu:
“Doğu yarım kubbe bezemelerinde yapılacak restorasyon ve konservasyon kapsamında mevcut bezemeden önceki katmanlar da araştırılacaktır. Mevcut bezemeleri 1847-49 Fossati onarımları sırasında yapılmış olan yarım kubbenin yüzeyinde, 1847 öncesindeki varlığını tarihi görsel verilerden bildiğimiz Klasik Osmanlı döneminde yazılmış olan ayetin varlığı sorgulanacaktır. Yapılacak raspa çalışmaları sonrasında bu ayetin mevcudiyeti saptanırsa Ayasofya’nın Klasik Osmanlı dönemindeki cami görünümüne dair çok önemli bir katman dünya kültür envanterine yeniden kazandırılabilecektir.”
Bilim Heyeti Üyesi Malzeme Bilimci/Kimyager Prof. Dr. Ahmet Güleç de platform ve iskele sisteminin kubbe içindeki mozaikler ile göbek yazısının korunmasına sağladığı katkıya dikkati çekerek şunları ifade etti:
“Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerifi, ana kubbesinde yapılacak olan statik çalışma esnasında kubbeyi dış etkenlerden koruma amaçlı imalatı yapılmış olan iskele / platform, aynı zamanda kubbe içi mozaik ve göbek yazısının korunmasını da sağlamaktadır. Platform üstüne kurulmuş olan ek iskele ile kubbe iç yüzeyinin tamamına ulaşılmış ve mozaik yüzeylerinde gerekli kontroller ile temizlik ve koruma çalışmalarına başlanmıştır.
Ana kubbe kurşun örtüsü kaldırıldığında, Ayasofya’nın cephelerinde olduğu gibi, buradan da harç, sıva vb. yapı malzemelerinden örnekler alınarak analizleri yapılacak ve koruma uygulamasında kullanılacak harç ve sıvaların içerikleri belirlenecektir.
Böylece Ayasofya statik olarak güçlendirilirken hem yapı malzemeleri, hem de kubbe içi süsleme elemanları sağlıklı hale getirilecektir.”
Bilim Heyeti Üyesi Mimar Prof. Dr. Can Şakir Binan ise Ayasofya’daki çalışmaların temel koruma ilkeleri doğrultusunda yürütülmesi gerektiğini vurgulayarak şu değerlendirmelerde bulundu:
“Ayasofya, yaklaşık bin beş yüz yıllık tarihinin izlerini aynı yapı üzerinde taşıyan, yalnızca Türkiye’nin değil insanlığın ortak hafızasının en önemli anıtlarından biridir. Bu nedenle Ayasofya’da koruma, herhangi bir yapının restorasyonundan farklı olarak, olağanüstü dikkat ve sorumluluk gerektiren bir süreçtir. UNESCO Dünya Mirası statüsünün de gerektirdiği temel yaklaşım; yapının özgünlüğünü ve bütünlüğünü, farklı dönemlere ait tarihsel katmanlarını ve özgün malzemesini birlikte koruyarak gelecek kuşaklara aktarmaktır. Yapısal güvenliğin sağlanması elbette önceliklidir; ancak bu gereklilik, mozaiklerden kalem işlerine, mermer kaplamalardan tarihsel onarım izlerine kadar Ayasofya’yı Ayasofya yapan bütün değerlerin korunmasıyla birlikte ele alınmalıdır. Bu nedenle gerçekleştirilecek her müdahalenin bilimsel araştırmaya ve ayrıntılı belgelemeye dayanması, mümkün olan en az müdahaleyle yapılması, özgün malzemenin mümkün olduğunca yerinde korunması ve yapının tarihsel katmanlarının birbirine üstün tutulmadan değerlendirilmesi temel koruma ilkelerimizdir. Buradaki hedefimiz Ayasofya’yı belirli bir döneme geri döndürmek değil; bin beş yüz yıllık yaşamının oluşturduğu eşsiz çok katmanlı kimliği, özgünlüğü ve bütünlüğüyle koruyarak geleceğe taşımaktır. Çünkü Ayasofya’da koruduğumuz yalnızca büyük bir mimarlık eseri değil, insanlığın ortak kültürel mirasıdır.”