AKİT MENÜ

Gündem

İran, Türkiye'ye karşı İsrail'le bir oldu: Yaptıklarına bakın

Stratejik Düşünce Merkezi yazarı Sinan Tavukçu, "Husilerin Suudi Arabistan’a Yönelik Saldırılarıyla Mekke Savunma İttifakı mı Sınanıyor?" başlıklı yazısında Yemen'deki son gelişmeler ve hedefe konan Mekke İttifakı ile ilgili çarpıcı ifadeler kullandı. Tavukçu, İran'ın İsrail ile arka planda aynı cephede yer alıp Türkiye'ye karşı sinsi planlar yaptığını ifade etti. İşte o yazı...

2

Yemen Husi Ensarullah Hareketi’nin Eylül ayı başından itibaren Suudi Arabistan topraklarına saldırılar düzenlemesini, kontrol alanını Kızıldeniz kıyılarını ve Babülmendep Boğazı'nı kontrol edecek şekilde genişletmesini değerlendiren bazı çevreler, bunların Suudi Arabistan’ın kurucularından olduğu Mekke Savunma İttifakı’nı sınamak için İran hesabına gerçekleştirilen eylemler olduğunu iddia etmektedir. Bu yazımızda; Yemen’de uzun yıllar devam eden iç çatışmaların sebepleri, Husilerin merkezinde olduğu son gelişmeler ile bunların Mekke Savunma İttifakı ile bağlantısı değerlendirilecektir.

3

Öncelikle, Husilerin Suudi Arabistan’a ve Yemen’de desteklediği meşru hükumet güçlerine karşı yürüttüğü savaşı Sünniler ve Şiiler arası bir çatışma olarak tanımlamanın büyük bir yanılgı ve kolaycılık olduğunu vurgulamak gereklidir. 1918-1962 yılları arasında Zeydi imamların kendi mezhep fıkhına göre ülkeyi yönettiği Yemen Mütevekkilî Krallığı’nın Arap milliyetçisi-laik subaylar tarafından devrilmesi ve taraftarlarına yapılan baskı ve dışlamalar Husi muhalif hareketini doğuran ana sebep olmuştur. Süreç içerisinde silahlı yapıya dönüşen bu hareket sadece Zeydilerin desteklediği mezhebe dayalı homojen bir yapı olmamış; mezhepsel aidiyetten ziyade bölgesel çıkarlar, kabile dinamikleri ve sosyoekonomik şartlara göre sahada kurduğu ittifaklarla büyümüştür.

4

536.869 kilometrekare yüz ölçümüne sahip Yemen’in güncel nüfusu yaklaşık 43 milyon olarak tahmin edilmektedir. Ülke nüfusunun tamamına yakını Sami/Arap kökenli ve Müslüman olup e-70’i Sünni (Şafi mezhebi), 0-35’i ise Şii Zeydi’dir. Ülke, tarihi olarak kuzey ve güney olmak üzere iki bölgeye ayrılmıştır. Kuzey Yemen, Güney Yemen'den yüz ölçümü olarak daha küçük olmasına rağmen ülke nüfusunun ?'inden fazlası (35-37 milyon) bu bölgede, -15 civarı (5-6 milyon) ise güneyde yaşamaktadır. Kuzey Yemen halkının U’i Sünni (Şafi), E'i ise Zeydi (Şii) Müslümanlardan oluşur. Aynı etnik yapıya sahip olmakla birlikte Kuzey ve Güney Yemenliler arasında tarihi, sosyolojik, kabilevi ve mezhebi açılardan belirgin toplumsal ve kültürel farklılıklar mevcuttur. Bugünkü ayrışma ve çatışmaların temelinde esasen bu farklılıklar yatmaktadır. Toplumun bu ikili yapısı gereğince anlaşılmadan, sadece güncel gelişmeler üzerinden Yemen hakkında değerlendirmeler yapılması bizi doğru bir sonuca götürmeyecektir.

5

Güney Yemen: Hint Okyanusu'na ve ticaret yollarına açık bir kıyı şeridine sahiptir. Hint, Basra Körfezi ve Doğu Afrika ile süregelen ticareti sebebiyle güneyde yaşayan halk, daha kozmopolit ve tüccar bir kimlik kazanmıştır. Bölge 1839'da İngiliz işgali altına girmiş; 1967’de İngilizler çekildikten sonra da 1970 yılında SSCB kontrolünde Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti kurulmuştur. Marksist rejimin feodal kabile yapılarını sistemli olarak tasfiye etmesi ve kabilelerin siyasi gücünü kırmasının bir sonucu olarak güneyde (özellikle Aden gibi liman kentlerinde) kentli, seküler ve bürokratik bir toplum yapısı ortaya çıkmıştır. Kuzey Yemen: Güneydeki denizci, ticarete açık ve kozmopolit toplum yapısının aksine, tarih boyunca dağlık coğrafyasında çok katı, silahlı ve hiyerarşik kabile konfederasyonlarına bağlı, aşiret kararlarının şahıslar üzerinde belirleyici olduğu bir toplum yapısı şekillenmiştir. Yüzyıllarca dışa kapalı kaldığı için bölge halkı daha homojen bir Arap/Zeydi kimliğini korumuştur.

6

Kuzeydeki kabileler yüzyıllardır iki rakip kabile konfederasyonu olan Bakil Konfederasyonu ve Haşid Konfederasyonu tarafından yönetilmektedir. Köken olarak her iki grup da Zeydi olmakla birlikte Haşid kabileleri 1970'lerden itibaren Suudi etkisiyle Sünnileşerek Müslüman Kardeşler (İslahat Partisi) ve Selefi grupların kalesi haline gelmiştir. Bakil kabileleri ise Suudi etkisine ve Sana'daki merkezi devletin Sünni-Selefi açılımlarına karşı Zeydi kimliklerine sıkı sarılmış, Saada merkezli Husi hareketi (Ensarullah) tepki olarak buradan çıkmıştır. Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ve Yemen siyasetini yıllarca yöneten elit el-Ahmar ailesi Haşid kabilesine mensuptur. Ülke kaynaklarının dağılımı bakımından da Kuzey-Güney ayrımı dikkat çekmektedir. Yemen'in yeraltı zenginliklerinin (petrol ve doğal gaz) ?'inden fazlası güney bölgesinde yer alır; bu bölge uluslararası ticarette önem taşıyan kritik ihracat limanlarına ve tesislerine sahiptir. Kuzey Yemen için ise Kızıldeniz kıyısındaki Hudeyde ve Salif limanları ülkeye giren tüm ticari malların ve insani yardımların ana giriş kapısı olmasının yanı sıra önemli bir gümrük ve vergi geliri kaynağıdır.

7

İki bölge arasındaki genel sosyolojik ve ekonomik farklılıklar, devletleşme süreçlerine de doğrudan yansımıştır. Güney Yemen İngiliz işgali altında iken Kuzey Yemen’de Osmanlı idaresi hakimdi. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’nı kaybedip bu topraklardan çekilmesinin ardından Kuzey Yemen 1918’de bağımsız oldu ve Zeydi fıkhına uygun olarak İmamet idaresi altında yönetilmeye başlandı. 1962'de Mısır'da eğitim görmüş Yemenli subayların gerçekleştirdiği askeri bir darbe ile İmamlık yıkıldı ve yerine Arap milliyetçisi-laik karakterli Yemen Arap Cumhuriyeti kuruldu. Darbeci subaylar çoğunlukla Haşid kabilesi mensuplarıydı. Bakil Konfederasyonuna bağlı Zeydiler yeni hükümet tarafından, eski rejimi geri getirmek isteyen hainler olarak görülüp baskı altına alındılar. 1962 darbesinden sonra ülkede sekiz yıl süren kanlı bir iç savaş yaşandı. Cumhuriyetçiler Mısır ve Sovyetler Birliği tarafından desteklenirken, İmam taraftarları Suudi Arabistan ve Ürdün tarafından desteklendi. Savaş, 1970 yılında tarafların uzlaşması ve Suudi Arabistan'ın Kuzey Yemen Cumhuriyeti'ni resmen tanımasıyla sona erdi. 1978 yılında Kuzey Yemen’de genç bir subay olan Ali Abdullah Salih iktidara geldi. Bu süreçte, 1972 ve 1979 yıllarında Kuzey Yemen ile komünist güney arasında iki sınır savaşı yaşandı.

8

22 Mayıs 1990'da iki Yemen, aralarında "Birlik Anlaşması" (Aden Anlaşması) imzalayarak Yemen Cumhuriyeti'ni kurdu. Güney’deki Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ne destek sağlayan Sovyetler Birliği’nin çökmesi bu birleşmede itici güç olmuştu. Anlaşmaya göre başkent Sana olacak, Güney Yemenli politikacılara da önemli siyasi makamlar verilecekti. 1992 sonunda yapılan seçimin ardından iki ülke tamamen birleşti; Kuzey Yemen’in eski cumhurbaşkanı olan Ali Abdullah Salih, yeni devletin de cumhurbaşkanı seçildi. Ancak Kuzey ve Güney ordularının tam olarak entegre edilememesi, iktidar paylaşımı krizleri ve ekonomik sıkıntılar nedeniyle birlik anlaşması uzun ömürlü olamadı. Anlaşmadan dört yıl sonra (1994), kuzeyliler ve güneyliler arasında büyük bir iç savaş patlak verdi. Kuzey ordusu güneyi mağlup ederek birliği zorla yeniden tesis etti. Buna rağmen, güney halkında bugüne kadar süren dışlanmışlık hissi ve yönetime muhalefet kalıcı hale geldi. Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, Yemen’i 2011’e kadar 33 yıl boyunca otoriter bir rejimle yönetti.

9

Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih rejimi, Kuzey Yemen'in dağlık bölgelerine karşı sistematik bir ayrımcılık uyguladı. Bütçe kaynaklarını ve petrol gelirlerini kendi etrafındaki elitlere ve aşiretlere aktarırken, Bakılani kabilelerinin (Husiler dahil) yaşadığı bölgeleri yatırımlardan, yol, hastane ve okul gibi temel hizmetlerden mahrum bıraktı. Yönetim kademelerinde ve orduda Salih'in aşireti (Haşid) hakim hale gelirken, rejime muhalif olan Zeydi aileler bürokrasiden dışlandı. Husilerin en büyük rahatsızlığı mezhebe dairdi. Kendisi de aslen Zeydi olan Salih; Zeydiliğe mesafeli, laik, milliyetçi ve pragmatik bir askeri lider olarak hareket etti. İmamet rejimini ihya ederler korkusuyla Zeydileri etkisizleştirici politikalar uyguladı. Suudi Arabistan'ın da desteğiyle, Şii Zeydi olan bu bölgelerde Sünni-Selefi/Vahhabi medreselerin açılmasına izin verdi ve bunu teşvik etti. Husiler bu uygulama ile kendi dini kimliklerinin ve Zeydi kültürünün yok edilmek istendiğine inandılar. 1979 İran Devrimi sonrasında buradan Yemen’e dönen Husi Hareketinin lideri Bedreddin el-Husi (1926-2010), 1992’de Kuzey Yemen'deki Şii Zeydi gençleri eğitmek ve Suudi Arabistan'dan yayılan Selefi/Vahhabi genişlemesine karşı korumak amacıyla "Genç Müminler Teşkilatı"nı kurdu ve Zeydi gençliği içinde tabanını genişletti. 1993’te yapılacağı duyurulan meclis seçimlerine katılmak üzere "Hizbü'l-Hak" (Hak Partisi) isminde bir parti kurdu. Husiler 1990'ların sonunda, bölgelerinin ekonomik olarak geri bırakıldığı ve dini kimliklerinin yönetim eliyle Sünni-Vahhabileştirildiği gerekçesiyle silahlı örgütlenmeye geçtiler. ABD'nin 2003'teki Irak işgalinin ardından Ali Abdullah Salih’in ABD ve Suudi Arabistan ile kurduğu yakın ittifaka sert şekilde karşı çıkan Hüseyin el-Husi, ünlü "Sarkha" (Çığlık) sloganını üreterek Zeydi tabanı tamamen siyasallaştırdı. Salih rejiminin bu çıkışı doğrudan bir tehdit olarak görmesi üzerine, Haziran 2004’te Saada’ya ordu gönderildi. Eylül 2004’te Hüseyin el-Husi’nin bir mağarada öldürülmesiyle sonuçlanan bu ilk çatışma, isyanı bitirmek yerine hareketi daha da radikalleştirdi ve liderlik kardeşi Abdülmelik el-Husi’ye geçti. 2004-2010 yılları arasında hükümet ile Husiler arasında "Saada Savaşları" olarak bilinen altı büyük askeri operasyon dalgası yaşandı. 2009’daki altıncı savaşta çatışmaların Suudi sınırına sıçraması üzerine Riyad yönetimi savaşa doğrudan müdahil oldu. Bu süreç, Husileri yerel bir gruptan disiplinli bir askeri güce dönüştürdü. Bu savaş, Husilerin İran ile olan lojistik ve askeri bağlarının derinleştirmesine yol açtı.

10

2011 yılında Yemen’e sıçrayan Arap Baharı dalgası, 33 yıllık baskıcı Salih rejimini devirirken yerine yardımcısı Abdrabbuh Mansur Hadi’yi getirdi. Bu sırada etki alanını mensubu olduğu Husi aşireti ile sınırlı tutmak istemeyen hareket, kendisini tüm Yemen'e hitap eden ulusal bir yapı olarak konumlandırdı. Örgüt içindeki askeri ve siyasi kanatları tek bir çatı altında toplamak amacıyla 2012 yılında resmi adını "Ensarullah" (Allah'ın Yardımcıları) olarak değiştirdiğini ilan etti. Siyasi geçiş sürecinde, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin arabuluculuğunda, Ulusal Diyalog Konferansı (2013–2014) düzenlendi. Bu konferansın temel amacı, tüm mezhepsel, bölgesel ve siyasi grupları kapsayan yeni bir anayasa taslağı hazırlamak ve ülkeyi kapsayıcı bir yönetime kavuşturmaktı. Türkiye, Yemen’deki anayasa değişikliği ve siyasi geçiş sürecini başından itibaren güçlü bir şekilde destekledi; kapsayıcı, tüm grupların temsil edildiği, eşit vatandaşlığı ve toplumsal uzlaşıyı hedefleyen yeni bir anayasa taslağının hazırlanmasını "Yemen’in birliği ve istikrarının anahtarı" olarak değerlendirdi. Toplanan Ulusal Diyalog Konferansı bir taslak anayasa hazırladı. Hazırlanan taslakta, Yemen'de inanç, mezhep ve kültürel ifade özgürlüğü anayasal koruma altına aldı. Taslak anayasada Husilerin Yemen’in resmi siyasi sistemine entegre olmasını sağlamak üzere ulusal mecliste, kurulacak federal organlarda ve bürokraside belirli temsil kotaları verilmesi öngörüldü. Ancak taslak anayasada, Yemen'in 6 eyaletli bir federasyona dönüştürülme planı müzakereleri sona erdirdi. Husilerin kalesi olan Saada, Amran ve Sana gibi dağlık kuzey vilayetleri "Azal Bölgesi" adı altında birleştiriliyordu. Azal bölgesi; petrol zengini olan Marib (Saba bölgesi) ve denize açılan stratejik liman kenti Hudeyde'den (Tihame bölgesi) Husileri tamamen koparıyor, fakir ve dağlık bir alana sıkıştırıyordu. Husiler bu sınır çizimini "kendilerini cezalandırma haritası" olarak gördüler ve müzakereden çekildiler. Akaryakıt zamlarına karşı halkın öfkesini arkasına alan Husi Ensarullah Hareketi Eylül 2014’te, eski Cumhurbaşkanı Salih ve ona bağlı silahlı unsurların da desteğini alarak başkent Sana’yı nerdeyse bir dirençle karşılaşmadan ele geçirdi, 6 Şubat 2015’te meclisi resmen feshettiklerini ve ülkeyi yönetecek bir "Devrim Komitesi" kurduklarını açıklayarak yönetime tamamen el koydular. Bu gelişmeler üzerine Cumhurbaşkanı Abdrabbuh Mansur Hadi kendisini destekleyen Suudi Arabistan'a kaçtı. Sonuç bir bakıma, Bakılani kabilelerinin 50 yıllık Haşid baskısına karşı aldığı bir intikam niteliğindeydi.

11

Husiler, Sana’yı ele geçirip ülkeyi yönetecek "Devrim Komitesi" kurduktan sonra Suudi Arabistan içlerine saldırılar düzenledi ve güneye ilerleyip Aden'e dayandı. Bu gelişmeler üzerine Mart 2015'te Suudi Arabistan liderliğinde, Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu(Arap Koalisyonu) kuruldu. İlk kurulduğunda Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Katar (daha sonra ayrıldı), Mısır, Ürdün, Fas ve Sudan gibi ülkelerin katıldığı askeri ittifak, Husilerin ilerleyişini durdurmak ve uluslararası alanda tanınan Yemen hükümetini yeniden başkent Sana'da iktidara getirmeyi hedefliyordu. Bu koalisyona katılma teklifini Türkiye ve Pakistan, Müslüman coğrafyayı ve bölgeyi daha derin, mezhep çatışmalarına sürükleme riski taşıdığı gerekçesiyle kabul etmedi ve savaşta tarafsız kalma kararı aldı. Türkiye, Yemen'deki sorunun askeri yıkımla değil, Arap Baharı'nın ruhuna uygun şekilde Ulusal Diyalog Konferansı gibi kapsayıcı siyasi süreçlerle çözülmesi gerektiğini savundu. Suudi Arabistan liderliğindeki "Kararlılık Fırtınası" adıyla yürüten askeri müdahale misyonu başarılı olamadı ve Mart 2022'deki resmi ateşkes ilanıyla fiilen son buldu. Çatışmalarda 300 binden fazla insan hayatını kaybetti. 2 Nisan 2022 tarihinde BM arabuluculuğuyla Yemen'de savaşan taraflar arasında iki aylık ateşkes imzalandı. 7 Nisan 2022'de dönemin Cumhurbaşkanı Hadi görevinden istifa ederek bütün yetkilerini, Yemen’in çeşitli bölgelerini temsilen 8 üyeli kapsayıcı bir uzlaşı makamı olarak tasarlanan Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi’ne (PLC) devrettiğini açıkladı.

12

Haber ve yorumlarda Husiler, “İran destekli Husiler” olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama ile sanki nüfusun yüzde 30’unu temsil eden Zeydilerin tamamının bu hareketi desteklediği ve hareketin tamamen Tahran’ın kontrolünde olduğu izlenimi doğmaktadır. Husiler İran'dan silah ve eğitim desteği almış olsalar da, İran'ın vekil gücü olmamıştır. İran ile özdeşleşen “İmâmiye Şiası” ile Husilerin mensubu bulunduğu “Zeydiyye” arasında çok ciddi inanç farkları bulunmaktadır. Siyaseten en önemli farkları Zeydilerin Velâyet-i Fakîh otoritesini reddetmeleridir. Husilerin Yemen için kendi ajandaları, kendi yerel kabile dinamikleri ve İran’dan farklı motivasyonları vardır. İran ise, 2009’dan itibaren Yemen iç çatışmasına sağladığı silah ve istihbarat desteği vesilesiyle Husileri kontrol altında tutmak ve Suudi Arabistan’ı güney sınırından kuşatmak istemektedir. İran, Husilerin Suudi Arabistan ve desteklediği yerli güçlere karşı her başarısını kendi hanesine yazan bir propaganda yürütmektedir. İran parlamentosunda Tahran şehrini temsil eden Ali Reza Zakani’nin 2014 Eylül ayında yaptığı konuşma İran siyasetinin Yemen’i ve Husileri nasıl gördüğünün ipuçlarını vermektedir. Zakani Husilerin başkent Sana’yı ele geçirmesine sahiplenerek; "Sana, Bağdat, Beyrut ve Şam'dan sonra İran'ın kontrolüne geçen 4. Arap başkentidir" demiş ve "Yemen devrimi sadece Yemen ile sınırlı kalmayacak. Başarısının ardından Suudi topraklarına da yayılacak. Yemen-Suudi Arabistan arasındaki geniş sınırlar, devrimin Suudi topraklarının derinliklerine ulaşmasını hızlandırmaya yardımcı olacak" sözleriyle İran’ın bölgesel hedefini ilan etmiştir.

13

2022 yılında Arap koalisyonunun askeri operasyonları durdurmasıyla Yemen’de nispeten sakin bir ateşkes dönemi yaşanmaya başlandı. Ertesi yıl, 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı’nın ardından İsrail’in Gazze halkına uyguladığı soykırıma karşı en sert askeri tepki Husilerden geldi. İsrail topraklarını füzelerle vururken, Kızıldeniz’den geçen İsrail gemilerine ve İsrail limanlarına giden gemilere saldırılar düzenleyerek uluslararası deniz ticaretini kaosa soktular. Ablukayı kırmak için gelen ABD donanmasına da zayiat verdirip Mayıs 2025'te dünyanın en büyük askeri gücü ABD’yi kendileriyle doğrudan anlaşma yapmaya mecbur ettiler. Husilerin askeri olarak Filistin davasına sahip çıkması ve ABD karşısında elde ettiği başarı İslam dünyasında ve ülke içinde kendilerine prestij kazandırdı.

14

İran’ın vekil gücü olarak tanımlanan Husi Ensarullah, ABD ve İsrail’in İran’a karşı 13–24 Haziran 2025 tarihleri arasında yürüttüğü On İki Gün Savaşı'nda İran lehine hiçbir askeri hamlede bulunmadı. Yine, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İran savaşında, ABD güçlerine ve üslerine doğrudan saldırmak yerine, İran’a karşı ABD ve müttefikleriyle hareket ettiği iddiasıyla(ki bu doğru değildi) 13 Temmuz 2026’dan itibaren Suudi Arabistan’a füze saldırıları düzenledi, 20 Temmuz’da Suudi Arabistan’a deniz ablukası uygulamaya başladı. Bu stratejileri, kendileri hakkındaki bilinen algının ötesinde, ideolojik değil pragmatik davrandıklarını göstermektedir.

15

2025 Aralık ayında, Güney’de bağımsız bir devlet kurmak amacıyla saldırıya geçen BAE destekli Güney Geçiş Konseyi(GGK) güçlerinin Suudi Arabistan ve Yemen hükümeti (PLC) güçleri tarafından ağır yenilgiye uğratılması ve GGK’nın kendisini fesh edip Güney bölgesinin kontrolünün tamamen PLC’ye geçmesiyle Yemen içi dengeler değişti. Ülkede, bir yanda Uluslararası alanda tanınan ve resmi Yemen hükümetini temsil eden Başkanlık Liderlik Konseyi(PLC) diğer yanda Husilerin kontrol ettikleri bölgelerde kurdukları Yüksek Siyasi Konsey yönetimi olmak üzere rakip ikili bir yapı hakim hale geldi. Güneydeki koalisyon ortaklarının (Suudi Arabistan-BAE; GGK-PLC) kendi içinde savaşması Husi karşıtı güney bloğunu askeri olarak zayıflatmıştı. Bu zafiyetten istifade eden Ensarullah Hareketi, Eylül 2026’da hükümet(PLC) güçlerinin elindeki kritik Muha (Mocha) liman kentini ve Babülmendep Boğazı'nın hemen girişindeki stratejik noktaları yıldırım harekatıyla ele geçirdi. Neredeyse Yemen’in tüm batı kıyısı ve Kızıldeniz şeridi Husilerin kontrolüne girdi. Babülmendep Boğazı’nın fiilen ablukaya alınması dünya petrol fiyatlarının varil başına 100 doların üzerine tırmanmasına neden oldu. Nüfusun ezici çoğunluğu (yaklaşık ?) kendi kontrol bölgesinde bulunan Husiler, ekonomik kaynakların ve altyapının sınırlı olduğu dağlık, dar bir coğrafyada yoksul nüfusu yönetmek ve beslemek zorundadır. Dünya Bankası verilerine göre Yemen, küresel ölçekte en fakir ilk 5 ülkeden biridir. Bu sebeple, zengin petrol ve doğalgaz sahalarının bulunduğu bölgeleri, limanları ve tedarik hatlarını ele geçirmek, tüm Yemen devleti ve halkının tek meşru temsilcisi olmak istemektedir.

16

Yazımızda anlatmaya çalıştığımız üzere, Husi Hareketi esas olarak Yemen içi siyasi mücadelelerin bir ürünüdür. Husi Hareketini homojen bir Şii/Zeydi hareketi olarak ele almak, dayanışma içinde bulunduğu İran’ın vekil gücü olarak tanımlamak doğru değildir. Husi Ensarullah Hareketi temelde yerel bir siyasi harekettir ve ülke içinde egemenliğini artırmayı hedeflemektedir, çıkarları kimi yerde İran’la örtüşmektedir. Husilerin Suudi Arabistan’a saldırısı ve Kızıldeniz kıyılarında hakimiyetlerini genişletmelerinin “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”nın sınanması olduğu iddiasına gelince, bu tutarsız bir iddiadır.

17

7 Ağustos 2026 tarihinde Riyad’da, Suudi Arabistan Krallığı, Türkiye Cumhuriyeti ve Pakistan İslam Cumhuriyeti arasında kurulan Mekke ortak savunma ittifakı kurumsallaşma aşamasındadır; anlaşma henüz ülkelerin Meclisinde onaylanmamış, karar alma ve savaş mekanizmaları da oluşmamıştır. Dolayısıyla, üçlü ittifakın anlaşmayı hemen uygulamaya geçirmesi zaten söz konusu değildir. Hal böyleyken Türkiye ve Pakistan’ın Suudi Arabistan’ı savunmak üzere Husilere karşı hemen harekete geçmemeleri Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın ölü olduğu, kağıttan ibaret olduğu propagandasını yaygınlaştırmıştır. Propaganda kaynakları incelendiğinde, bunun arkasında İsrail ve İran’ın bulunduğu fark edilmektedir. Özellikle, Abraham Anlaşmaları’na katılmasını umdukları Suudi Arabistan’ın İslam dünyası ile bir ittifakı tercih etmesiyle hayal kırıklığına uğrayan İsrail, kontrolündeki haber ajansları ve yayın organlarında Suudi Arabistan’ı küçük düşürücü doğrulanmamış haberleri pompalamaktadır. İran ise Husilerin alan genişletmesini Direniş Ekseni’nin zaferi olarak kendi hanesine yazmaya, Suriye, Lübnan ve Irak’taki kayıplarını örtmeye çalışmaktadır.

18

Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgenin sorunlarının bölge ülkeleri tarafından “Bölgesel Sahiplenme” ilkesine dayalı olarak kurulacak kurumlar eliyle ve dışarıdan gelen hegemonlara ihtiyaç duyulmadan çözülmesi gerektiğini dile getiren bir anlayışa dayanmaktadır. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle; bölge ülkelerinin bir araya gelip büyük bir olgunluk ve profesyonellik içerisinde menfaatlerini, isteklerini, hassasiyetlerini tanımlayıp birbirinin güvenliğini garanti edeceği bir ittifak anlayışı söz konusudur.

19

Esasen dış güçlerin müdahalesiyle derinleşen ve onlarca yıldır devam eden Yemen iç savaşının çözümü de ittifakın bu felsefesinde yatmaktadır. Anlaşma pek çok İslam ülkesinde heyecanla karşılanmış ve Anlaşmaya katılımın değerlendirildiği açıklanmıştır. “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, İslam Dünyası’nda gerçekleşecek büyük bir ittifak ve entegrasyonun öncüsü tarihi bir anlaşma olarak ortaya çıkmıştır ve büyük katılımlarla hedefine ulaşacaktır.