Döngüyü hızlandıran bir etken daha var: sosyal medya. Gün boyunca ekranda başkalarının kıyafetleri, evleri, tatilleri ve yeni aldıkları ürünler akıp gidiyor. Farkında olmasak da bu görüntüler kendi hayatımızı ve sahip olduklarımızı değerlendirme biçimimizi etkiliyor. Böylece bir şeyi, bize gerçekten iyi geleceği için değil, başkasında gördüğümüz için isteyebiliyoruz.
Karaca, çözümün alışverişi tamamen bırakmak olmadığının altını çiziyor. Kendimize bir şey almak, ihtiyaçlarımızı karşılamak ve bundan keyif almak hayatın doğal bir parçası. Önerisi daha az ama daha bilinçli almak: Satın alma isteği geldiğinde birkaç saniye durup buna gerçekten ihtiyaç olup olmadığını, birkaç ay sonra da kullanılıp kullanılmayacağını ve evde benzerinin bulunup bulunmadığını sormak. Bir ihtiyacı mı karşıladığımızı, yoksa sadece kendimizi iyi hissetmeye mi çalıştığımızı düşünmek de kararı netleştiriyor. Plansız alışverişlerde birkaç gün düşünme süresi tanımak da işe yarayabilir. Çünkü çoğu zaman o anki istek, üründen çok içinde bulunduğumuz ruh haliyle ilgili. Karaca burada önemli bir ayrıma dikkat çekiyor: Haz ve tatmin aynı şey değil. Yeni bir ürün kısa süreli haz verse de uzun vadeli iyi oluş; aidiyet, yakın ilişkiler, özerklik, yeterlik duygusu ve hayata anlam katan deneyimlerle besleniyor.
Dolabımız tıka basa doluyken 'Giyecek hiçbir şeyim yok' dememizin açıklaması da burada saklı. Sorun sahip olduklarımızın azlığı değil, onlardan beklediğimiz duygusal tatmini yanlış yerde aramamız olabilir. Bir sonraki sepeti onaylamadan önce kendimize 'Bu ürünü mü istiyorum, yoksa ona sahip olduğumda hissedeceğimi düşündüğüm duyguyu mu?' diye sormak, elimizdekilerin değerini yeniden fark etmenin ilk adımı olabilir.