AKİT MENÜ

Gündem

AK Parti’yi eleştirmek için şekilden şekile giriyorlar: Soner Yalçın'dan fetvalar

Türkiye'nin gündemine oturan fon soruşturmasıyla ilgili bir yazı kaleme alan Odatv yazarı Soner Yalçın, bugün kaleme aldığı yazısında kamuoyuna fetva vermeye kalktı. 'AK Parti'yi hedef alacağım' diye şekilden şekile giren Yalçın, İslam’la, ateist Karl Marx’ı aynı cümle içinde kullanarak “Vebal göz yumanlarında üzerinde” dedi. Çelişkili yazısında vites artıran Yalçın, finansal sisteme dahil edilme süreci 1987'lere dayanan fonların sorumlusu olarak AK Parti'yi gösterdi.

2

Türkiye'yi sarsan fon soruşturması tartışmaları sürerken, Odatv yazarı Soner Yalçın konuyu bu kez İslam ve Karl Marx üzerinden ele aldı. Yalçın, hükümeti hedef gösterek fon şirketleri kadar denetim kurumlarının ve yatırımcıların sorumluluğunun da sorgulanması gerektiğini savundu. İşte Yalçın'ın çelişkilerle dolu o yazısı...

3

Türkiye fon soruşturmasını konuşuyor: -Fon şirketleri suçlanıyor… -Denetleyen kurumlara, “neden zamanında müdahale etmediniz” diye soruluyor… -Parasını fonlara yatıranlar risk ortaya çıktığı halde neden bunlardan çıkmadı? Neden daha fazlasını kazanmak için bekledi? Geçen cuma yazımda sordum: Düzenin hiç mi suçu yok? Karl Marks’ın “hayali sermaye” kavramından söz ettim. Kapitalin fabrikaya, makineye, üretime ve emeğe girmeden; para piyasalarında el değiştirerek, mali kâğıtlar üzerinden kendi kendini büyütmeye yönelmesini anlattım:

4

-Sermaye, gerçek üretimden kopup kâğıt üzerindeki değer artışından çoğalmaya başladığında, amaç artık mal üretmek değil, paradan/kâğıttan para kazanmaktır… Yazıma İslami Mirat Haber itiraz etti: -“Neden İslam penceresinden bakmıyorsun?” İtirazı ciddiye aldım… Marks, kapitalizmi sanayi devriminin, finansın ve sermaye birikiminin olgunlaştığı 19'uncu yüzyıl Avrupa'sından çözümledi… İslam, 7'nci yüzyıl başında, Arabistan'da ticaretin büyüdüğü dönemde ekonomik hayata müdahale etmeye başladı. Bu müdahale 622'den sonra Medine'de kurumsal nitelik kazandı.

5

Kur'an'ın ekonomik ilişkilere dair hükümleri salt ahlâk öğretisi değildi. Büyüyen ticaretin hangi kurallarla sınırlandırılacağı meselesine müdahil oldu... İslam, büyüyen ticarete hukuk ve adalet ölçüleri getirdi. Şöyle:

6

Ne yalan söyleyeyim: Fon soruşturmasında başörtülü eski bakanın adının geçmesi, ardından dini bir cemaat çevresiyle fon şirketleri arasındaki ilişkilerin konuşulması bende başka soruyu tetikledi. Meseleyi kişilerin inancı üzerinden okumak değil niyetim. Ancak… Muhafazakâr kimlikler, cemaatler ve para ilişkileri aynı soruşturmada buluştu. İnanç üzerinden kurulan güven hararetle tartışılıyor.

7

Peki, İslam bu ekonomik düzene ne diyor? Fon yöneticisinin işlemlerinden yatırımcının tercihlerine, denetim kurumlarının sorumluluğundan kazancın meşruiyetine kadar Kur’an bu tabloya hangi ölçüler ile bakıyor? İslam, ticareti bireyin vicdanına mı bıraktı yoksa, ticari hayatı kurala, kayda, ölçüye, sorumluluğa bağlayan düzen mi kurdu? Yanıt için 7’nci yüzyıl Arabistan’ına bakmak lazım: Mekke sadece tarım şehri değildi, gücünün önemli kaynaklarından biri ticaretti. Ortaklık vardı... Borç vardı... Vadeli alışveriş vardı...Kervanlar vardı... Sermayesini başkasına verip ticaret yaptıranlar vardı… Ticari anlaşmazlıklar kabile düzeninin töresi içinde çözüldü, Mekke’nin önde gelenleri önemli siyasi ve ticari meseleleri Darünnedve/danışma meclisinde görüştü. Fakat… Ticaret, kabileden daha hızlı büyüyordu. İtibarıyla yeni sorunlar çıktı: Farklı kabilelerden iki tüccar borç ilişkisine girdiğinde, kervan yüzlerce kilometre uzağa gittiğinde, güçlü olan zayıfın hakkını yediğinde “kabile hukuku” yetersiz kaldı!

8

Coğrafyada; Yahudilerin yazılı dini hukuk geleneği, Hıristiyanların Roma-Bizans ve kilise hukuku, Sasanilerin bile Zerdüşti hukuk ve güçlü devlet geleneği vardı. Cahiliye döneminde Araplarda ise eksik olan, ortak, sürekli ve bağlayıcı bir hukuk düzeni idi… İslam, tam bu tarihsel eşikte doğdu...

10

610’da başlayan vahiy, salt insanın Allah’la ilişkisini düzenleyen inanç öğretisi olarak kalmadı… 622’de Medine’de yeni siyasal toplum kurulunca ticaret, borç, miras, mülkiyet, ortaklık, zekât ve ölçü-tartı gibi pazar ilişkileri hukuk konusu haline geldi... Ekonomik uyuşmazlık sadece kabile büyüğünün önüne götürülen mesele değildi artık… Bu anlayış kurumsallaştı. Pazarın denetlenmesi için hisba denilen teşkilat kuruldu. Burada muhtesip adı verilen görevliler, ölçü ve tartıyı, fiyat hilelerini, malın niteliğini ve esnafın kurallara uyup uymadığını denetledi. Kadı, ekonomik uyuşmazlıklarda hüküm verdi. Vs. İslam’ın ekonomik düzeni sadece “tüccar Allah’tan korksun” demedi, piyasayı denetleyecek kurumsal yapılar yarattı. Bugünkü fon meselesine gelirken bu tarihsel çizgiyi unutmamak gerek. Kur’an’da elbette “yatırım fonu” diye mali araç yok. Fakat İslam’ın sorusu aracın adı değil: “Para nasıl para kazanıyor” sorusudur… Fonun varlığı tek başına onu helal ya da haram yapmaz. Fon hangi varlıklara yatırım yapıyor? Kazanç üretimden, ticaretten ve ortaklıktan mı doğuyor yoksa faizden mi? İslam’ın ölçüsü açık: Kazanç meşru olacak, taraflar aldatılmayacak, kimsenin hakkı yenmeyecek... O halde fon soruşturmasına şu sorularla bakmak gerek: -Fonun değeri gerçeği yansıtıyor muydu? -Risk yatırımcıya açıkça anlatıldı mı? -İçerideki bilgi bazılarına ayrıcalık sağladı mı? -Denetlemekle görevli olanlar görevini yaptı mı? İslam’ın ticari düzeninde pazarı gözeten de hesap vermeye dahildir çünkü… Sonuçta: Marks ile İslam aynı yerden konuşmaz: Biri sermayenin üretimden kopuşunu, diğeri kazancın adalet ve meşruiyet sınırlarını sorgular… Ancak… İslam’ın ölçüsüyle bakıldığında vebal, sadece haksız kazanç sağlayanın değil, bu hakka uygun olmayan kazanca göz yumanların da üzerindedir. Marks ile İslam sonunda ortak soruda buluşur: -Para mı insana hükmedecek, insan mı paraya?