AKİT MENÜ

Aktüel

Prof. Dr. Mehmet Lütfi Arslan’dan 'Sahtekârın İkinci Hayatı' değerlendirmesi

Son günlerde gündeme gelen fon krizi üzerinden sahtekârların toplumda nasıl efsaneleştirildiğini ele alan Prof. Dr. Mehmet Lütfi Arslan, dolandırıcıların lakaplar, hikâyeler ve popüler anlatılar aracılığıyla suçlu kimliğinden çıkarılıp kültürel karakterlere dönüştürüldüğüne dikkat çekti. Arslan, sahtekârların ikinci başarısının dolandırıcılıktan sonra hikâyelerinin yaşatılması olduğunu vurguladı.

3

Prof. Dr. Mehmet Lütfi Arslan, “Sahtekârın İkinci Hayatı” başlıklı yazısında, son günlerde patlak veren fon krizi üzerinden dolandırıcılık olaylarının toplumsal ve kültürel boyutunu değerlendirdi. Arslan, sahtekârların yalnızca insanları nasıl kandırdıklarının değil, toplumun onları lakaplar, hikâyeler ve popüler anlatılar aracılığıyla nasıl efsaneleştirdiğinin de sorgulanması gerektiğini belirtti.

4

Dolandırıcılığın ekonomik bir suç, sahtekârın efsaneleştirilmesinin ise kültürel bir üretim olduğuna işaret eden Arslan, asıl meselenin insanların nasıl kandırıldığı kadar, dolandırıcılık ortaya çıktıktan sonra bu kişilerin hikâyelerinin neden yaşamaya devam ettiği olduğunu ifade etti.

5

Toplumun sahtekârları hatırlama biçiminde lakapların önemli bir rol oynadığını belirten Arslan, “Tosuncuk”, “Sülün Osman”, “Banker Kastelli”, “Borsa Kralı” ve “Jet Fadıl” gibi isimler üzerinden bu durumu ele aldı.

6

Arslan, binlerce kişiyi mağdur eden kişilerin kimi zaman sevimli, kimi zaman hayranlık uyandıran lakaplarla anılmasının suçun algılanışını değiştirebildiğine dikkat çekti. Bu tür lakapların dolandırıcıları yalnızca tanınır hâle getirmediğini, aynı zamanda onların toplumsal hafızadaki yerini de şekillendirdiğini kaydetti.

7

Yazısında Sülün Osman örneğine değinen Arslan, tramvaydan üniversite bahçesine kadar çeşitli yer ve varlıkları sattığı ya da kiraladığı anlatılan Osman’ın, zamanla bir dolandırıcıdan çok halk hikâyesinin karakterine dönüştüğünü belirtti. Banker Kastelli, Borsa Kralı olarak anılan Nasrullah Ayan ve Jet Fadıl örneklerinin de farklı dönemlerde sahtekârlık anlatılarının nasıl şekillendiğini gösterdiğini ifade etti.

8

Çiftlikbank’ın kurucusu Mehmet Aydın’ın kamuoyunda “Tosuncuk” lakabıyla tanınmasını da değerlendiren Arslan, bu örnekte olduğu gibi toplumun kimi zaman cezadan çok lakabı hatırladığını vurguladı. HAYRANLIK DA ALAY DA AYNI SONUCA YOL AÇABİLİYOR Arslan, sahtekârların kimi zaman “kral” ve “banker” gibi unvanlarla yüceltildiğini, kimi zaman da “Sülün” ve “Tosuncuk” gibi isimlerle sevimlileştirildiğini belirtti. İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu iki yaklaşımın, suçun ağırlığını geri plana itebildiğini kaydetti. Dolandırıcıya hayranlık duyulmasının da onunla alay edilmesinin de mağdurların yaşadıklarının unutulmasına yol açabileceğini ifade eden Arslan, sahtekârın ahlaki bir sorun olarak ele alınmak yerine eğlenceli bir hikâyenin kahramanına dönüştürülmesinin tehlikesine işaret etti. Bu durumun yalnızca Türkiye’ye özgü olmadığını belirten Arslan; Victor Lustig, Charles Ponzi, Frank Abagnale, Jordan Belfort ve Anna Sorokin gibi uluslararası örnekler üzerinden sahtekârların farklı ülkelerde de popüler anlatıların merkezine yerleştiğini aktardı.

9

Arslan, sahtekârların neden ilgi gördüğünü ve dolandırıcılık ortaya çıktıktan sonra bile neden efsaneleştirilmeye devam ettiğini dört temel mekanizmayla açıkladı. İlk olarak, masallardaki kurnaz kahramanlara duyulan sempatinin gerçek hayattaki sahtekârlara aktarılabildiğini belirten Arslan, Keloğlan gibi karakterlerin güçlüye karşı zekâsıyla mücadele etmesinin, modern dolandırıcıların da benzer bir kalıpla algılanmasına neden olabildiğini ifade etti. Ancak masallardaki güçsüzün güçlüye karşı mücadelesiyle gerçek hayatta sıradan insanların birikimlerini hedef alan dolandırıcılık arasında önemli bir fark bulunduğunu vurguladı. İkinci mekanizmayı, insanların günlük hayatta uymak zorunda oldukları kuralları ihlal eden kişileri ilgiyle izlemesi olarak açıklayan Arslan, sahtekârların cüretkâr davranışlarının merak uyandırabildiğini belirtti. Bu ilginin zamanla suçun kendisinden uzaklaşıp dolandırıcının cesaretine ve hikâyesine yöneldiğini kaydetti. Üçüncü olarak belirsizlik dönemlerinde kesin konuşan kişilerin güven uyandırabildiğine dikkat çeken Arslan, kendinden emin bir üslubun her zaman bilgi ve güvenilirlik anlamına gelmediğini ifade etti.

10

Dördüncü mekanizmanın ise mağdurun kendi yanılgısıyla yüzleşmekte zorlanması olduğunu belirten Arslan, insanların bazen kandırıldıklarını kabul etmek yerine karşılarındaki kişinin olağanüstü zekâya sahip olduğuna inanmayı tercih edebildiğini aktardı. Bu yaklaşımın, sahtekârın efsanesinin yaşatılmasına katkı sunduğunu vurguladı. “ENAYİ” DİLİ MAĞDURU SUSTURUYOR Dolandırıcılık olaylarında kullanılan dilin de toplumsal algıyı belirlediğini kaydeden Arslan, dolandırıcıya “uyanık”, mağdura ise “enayi”, “keriz” ya da “sazan” denilmesinin sorumluluğun yer değiştirmesine neden olduğunu ifade etti. Mağdurun saflığına odaklanılırken sahtekârın eylemlerinin geri planda kaldığını belirten Arslan, bu dilin mağdurların yaşadıklarını anlatmasını zorlaştırdığını ve onları sessizliğe ittiğini kaydetti.

11

Dolandırılan kişilerin küçümsenmesinin, diğer insanlarda da sahte bir güven duygusu oluşturduğunu belirten Arslan, kendisini kandırılmayacak kadar akıllı gören kişilerin benzer risklere karşı daha savunmasız hâle gelebileceğine dikkat çekti. “SAHTEKÂRIN EFSANESİ ORTAK BİR ESERDİR” Arslan, sahtekârların toplum tarafından verilen lakaplarla ve anlatılan hikâyelerle büyütüldüğünü, bu sürecin yalnızca dolandırıcının kendi çabasından ibaret olmadığını ifade etti. Kalabalığın kahraman, kurtarıcı ya da kendisinden biri gibi gördüğü kişilerin bu beklentileri kullanabildiğini belirten Arslan, sahtekârın toplumsal hafızadaki yerinin toplumun anlatılarıyla da şekillendiğini vurguladı. Sahtekârların efsaneleştirilmesinin yalnızca maddi kayıplarla sınırlı olmayan sonuçları bulunduğunu kaydeden Arslan, bu durumun dürüstlük, emek ve ahlaki sorumluluk gibi değerlerin algılanışını da etkileyebileceğini ifade etti. Arslan, yazısında sahtekârın asıl sermayesinin yalnızca insanların parası ya da saflığı olmadığını, onun hikâyesini anlatmaya devam eden toplumsal hafızanın da bu sürecin bir parçası olduğunu vurguladı. Dolandırıcılıkla mücadelede yalnızca suçun kendisine değil, suçluları popüler kültürün kahramanlarına dönüştüren anlatılara da dikkat edilmesi gerektiğine işaret etti.