O dönem 14,3 trilyon dolar olan borç tavanı, 2008 Ekonomik Krizi’nin etkisiyle yükselen kamu borcu için yeterli kalmamış, Demokratlar, limitin artırılmasını ve ABD’nin yükümlülüklerini karşılaması için tekrar borçlanmasına izin verilmesini istemişti. Kongre’den onay almaya çalışan Demokratlar, aynı şu an olduğu gibi Cumhuriyetçi kongre üyelerinin itirazlarına maruz kalmış ve Federal Hükümet, borçlarını ödeyememe ve temerrüde düşme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştı.
Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri'nin mali sisteminde belirsizlik yarattı ve piyasalarda endişe oluşturdu. Uluslararası alacaklılar, Amerikan hükümetinin borçlarını ödeyememe riskiyle karşı karşıya olduğunu düşünerek kaygılandılar. Aynı zamanda, kredi derecelendirme kuruluşları da Amerika'nın kredi notunu düşürme tehdidinde bulundu.
Sonunda, Temmuz 2011'de Amerika Birleşik Devletleri'nin borç tavanını yükseltmek için bir anlaşma sağlandı. Bu anlaşma, federal harcamalarda kısıntılar yapılmasını ve bütçe açığının azaltılmasını öngörüyordu. Buna karşılık olarak, borç tavanı yükseltilecek ve hükümetin borçlarını ödeme yeteneği korunacaktı.
Bu anlaşma, Amerika Birleşik Devletleri'nin temerrüde düşmesini önledi ve hükümetin faiz ödemeleri, sosyal güvenlik ödemeleri ve diğer taahhütlerini yerine getirmesini sağladı.
Ancak, bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri'nin kredi notu Standard & Poor's tarafından ilk kez tarihte AAA’dan AA+’ya düşürüldü.
Borç tavanının Türkiye’ye olan etkisine bakmak gerekirse bu durumu 2 açıdan incelemek gerekebilir. Birincisi dolar/TL açısından, ikincisi ise Euro/dolar açısından.
Öncelikle geçmişe bakıp, günümüze bir ışık tutmaya çalışırsak az önce bir başka borç tavanı krizi olarak örnek verdiğimiz 2011 yılına dönmek mantıklı olacaktır.
2011 yılında ABD’nin borç tavanı krizinin derinleşmesi ve çözüme ulaşmayacağına dair uluslararası piyasalarda yankılanan endişe sesleri, doların değer kaybetmesine neden oldu.
Aşağıdaki grafikte mavi ile gösterilen yatay çizgi, doların diğer majör para birimleri karşısındaki değerini ifade eden “Dolar Endeksi” iken turuncu ile ifade edilen kısım ise Euro’nun dolar karşısındaki değerini gösteriyor. Grafikten de anlaşılabileceği üzere iki endeks arasında net bir ters korelasyon var. Yani doların değeri arttıkça, Euro/dolar paritesi normal bir şekilde geriliyor.
Öyle ki grafikte dolar endeksi 7 Haziran 2010 tarihinde 88,43 ile zirvesini görürken, Euro/dolar paritesi ise 1,19 ile dip seviyeleri test ediyor. İşler tersine dönüp borç krizi derinleşince ise, dolar endeksi hızla geriliyor ve bu sefer 4 Mayıs 2011 tarihinde dolar endeksi 73’lü seviyeler ile dibe yakın seyrederken, Euro/dolar paritesi 1,48 ile zirveyi görüyor.
İki endeksin yer değiştirmesinde, yani doların değer kaybedip Euro’nun değer kazanmasında ise Türkiye için gizli bir fırsat yer alıyor. Bu fırsatın çıkış noktası ise ihracat. 2011 yılı için Türkiye toplam ihracatının yüzde 40’ını AB ülkelerini yapıyordu. Yani bu Türkiye’nin sürekli olarak bu ihracatlar karşılığında Euro elde ettiği anlamına geliyor. Dolayısıyla, Euro değer kazandıkça, ihracatçı daha fazla TL elde ediyor.
Diğer yandan Türkiye’nin ithalat kalemlerinin birçoğu ise dolar cinsinden. Doların değer kaybetmesi, Türkiye’nin hem bu borçlarında TL cinsinden azalmaya sebep oluyor, hem de dolar ile ithal edilip Euro ile ihraç edilen ürünler için ek bir kâr marjı yaratıyor. Dolayısıyla bu durum Türk ihracatçısı için pozitif bir etkiye sahip.
Yine de bu kazançlar ABD’nin temerrüde düşmenin yaratacağı küresel krizin zararlarının yanında hiçbir şey. Genel olarak ABD’de yaşanan bir ödeme krizi, Yellen ve Biden’ın da bahsettiği gibi küresel bir yıkım olabilir…
KAYNAK: EKONOMİM.COM/SAFA GÜMÜŞ