İSLAM
Narkoz ve uyanış!
İnsan yapısı ve doğası gereği değişime mecbur ve muhtaçtır! Aslolan ise bu kaçınılmaz değişimi tahribatla yapmamasıdır! Üzerine basarak çıktığın dalları keserek çıkmak geri dönüşü zorlaştırır derler.
Salih Kırmızı
Geleceği imar etme aşkına körü körüne geleneği imha etmek, bizi biz yapan dinamiklerimize dinamit döşemek sahibine fayda sağlamayacağı gibi neslin devamını da perişan edecektir.
Peki, geleneği imha edilmiş bir nesli nasıl bir akıbet bekliyor?
İpotekli irade, muhakeme kabiliyetini kaybetmiş bir beyin, dertsiz, empatiden uzak, bencil, din / dil ve tarih şuurundan yoksun bir akıbet... Ayrıca, şeytanın kendisine Allah’ı unutturduğu, sonra da “çağdaş” çöplükten ne bulursa yutturduğu, hazzının kölesi, ilâhî ikazları ciddiye alıp onlardan ders çıkarmak yerine magazin malzemesi yapan embesiller de cabası.
Bizler, istikbalin köklerde olduğuna da inanmış bir milletiz! Suyunda ve toprağında fedakarlık, kadirşinaslık, sabır, hikmet, şükür ve kahramanlık destanları olan bir kök...
Bir hasta ameliyat edilmeden önce narkozla uyuşturulur. Bir müddet sonra uyanmaya ve kendine gelmeye çalışır. Ameliyat ânından bîhaberdir. Doktoru ne kadar anlatırsa o kadarını bilir. İçinde bir şeyler kesilip dikilmiştir, fakat haberi dahi olmamıştır.
Unutma ki, cemiyetler de tıpkı fertler gibidir! Peki, bir cemiyet üzerinde değişim ve dönüşüm nasıl yapılır? Cemiyetin basiret ve feraseti belli afyonlarla, sosyolojik hipnozla, sun’î gündemlerle, ya da cambaza bak cambaza oyunları ile uyuşturulur ve ardından ameliyat başlar! Belli bir müddet sonra o cemiyetin dini merasimlere bakışını, kültürünü, örf âdetlerini, madde ve manaya yüklemiş olduğu anlamı, ahval-i içtimaiyesini, âdâb-ı muaşeretini, tarihini ve daha nice hasletlerini değişmiş bulursun. Bu yüzdendir ki, Allah (cc) fert ve cemiyetleri kendi başlarına bırakmamış, rehber olarak gönderdiği peygamberleri ve kitapları ile hem kalplerin hem de kalıpların inkılâbını makul çerçevede gerçekleştirmiştir.
Ne vakit bizler nebevî tarîki terk edip haddi aştık, işte o zaman aradığımız devayı ve hikmeti bulamaz olduk! Halbuki; özür deyince akla babamız Adem(a.s), tıp ilmi deyince Lokman (a.s), sanat deyince Davud (a.s), sabır deyince Eyyüb (a.s), haya deyince Yusuf (a.s), teslimiyet deyince İsmail (a.s), ahlak, edebiyat, nezaket, merhamet, akl-i selim ve kalb-i selim deyince Hz.Muhammed (s.a.v) gelirdi.
Bugün ümmet ve millet olarak ciddi imtihanlar vermekteyiz!
Rabb-i Rahîm, Zikr-i Hakîm’inde en çok kendisinden korkmamız gerektiğini, rızkın, ecellerin, takdirin kendisinde olduğunu, tercihi ise kula bıraktığını, Şafi ismi şerifinin kulları vasıtası ile tecelli ettiğini beyan buyurmaktadır. Hakikatlerle alay edilmemesi, ilâhi kudret karşısında beşerî kuvvetin acziyetini hissetmemiz, din kardeşliği şuurunda olmamız gerektiğini; fasıklar tarafından uydurulan yalan haberlere itibar etmememizi, onlardan yüz çevirmemizi, en büyük virüsün fitne ve fesat çıkarmak olduğunu, fitne çıkarmanın adam öldürmekten daha şedid olduğunu ihtar eder. Bela ve musibetlere karşı da gayr-i ciddi tutumdan uzak durmamızı emreder! Peki nasıl oldu da bu yaşadığımız imtihanlara lakayt kalındı? Savaşta bile kapanmayıp bir virüs sebebi ile kapanan mabedler ve mektepler içimizi sızlatmadı mı? Her gün Afrika’da, Myanmar’da, Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Suriye’de… ümmet-i Muhammed evladı binlerce sabi ölürken, Akdeniz göçmen mezarlığı haline gelmişken hangi masum yavru için laboratuvar kuruldu?
Yemen’de son 3 yıl içerisine ölen 85 bin çocuk için hangi ilaç üretilmeye çalışıldı?
Ya yıkılan yuvaların altında ezilen onlarca çocuk? Ya ahlak soykırımına maruz kalan gençliğin bu durumu karşısında hangi antivirüs programı aktif edildi?
Sahi ne vakit birbirimizi yemeyi bırakıp kendimize gelmeyi ve özümüze, köklerimize dönmeyi düşünüyoruz? Selâm ve dua ile.