Gündem
Mustafa Özcan’dan hilafet açıklaması: Türkiye’nin önü açılıyor
Araştırmacı-yazar Mustafa Özcan, hilafet tartışmalarıyla ilgili Yeni Akit’e değerlendirmelerde bulundu.
Son günlerde yeniden tartışılmaya başlanan Hilafet hakkında araştırmacı-yazar Mustafa Özcan Yeni Akit’e değerlendirmelerde bulundu. “Hilafet kavramının içini iyi doldurmak lazım” diyen Özcan şunları söyledi:
“Slogan seviyesinde kalınmamalı”
“Bazen de saltanat ve hilafet kavramları birbirine karıştırılıyor. Mesela şöyle deniliyor; “meşru hilafet, peygamberlik metoduyla hareket eden hilafettir” deniliyor. Yani şûrayı esas alan hilafet.Hadis-i şeriflerde de bu husus belirtilmiş. Bir dönem “ısırıcı saltanat”, ikincisi “totaliter” yani “cebrî saltanat” şeklinde… Bu da Kemalizm sonrasında oluşan yapıları ifade ediyor. Bununla birlikte peygamber efendimizin bir müjdesi var; “ahir zamanda hilafetin nübüvvet metoduna dayalı olarak yeniden zuhur edeceğini buyuruyor. Burada önemli olan ölçülü olmaktır. Bunu temenni edenlerin sayısal ve keyfiyet olarak yoğun dilemeleridir. İnşallah Cenab-ı Hak müminlerin duasına muhakkak icabet edecektir. Ben bunun gerçekleşeceğine inanıyorum. Nitekim “Arap Baharı” dedikleri süreçten sonra bunun teşekkül devrine geçtiğine inanıyorum. Bununla birlikte bu süreci sloganla değil de, icraatla yürütmek lazım. Slogan seviyesinde kalınınca Kemalistler ne yapıyor, alarma çalıyor, vaveyla koparıyor. Bunu ne vaveyla engelleyebilir. Ne de slogan seviyesinde hilafet öne alınabilir.”
“Adı hilafet olmayabilir, önemli olan mânâsını yaşatmak”
Müslümanların birliğini tesis edip yönetecek yapının adının Hilafet olmasının şart olmadığını hatırlatan Özcan, İslamiyet’in ilk asırlarından örnekler verdi. Özcan şöyle devam etti:
“Şu anda küresel bir bunalım var. Hilafet kavramının icrası adaletle ve emniyetle hayata geçirilirse, bütün insanlığa hitap edebilir; sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa kurtuluş reçetesi olur. Yeni bir sisteme ihtiyaç olduğu açık. Bu yeni sistem ancak İslam içinden çıkar. Yani Hz. Ebubekir modeli. Sistemin önünü açacak mecraların oluşması lazım. Romanya örneğine bakalım. Çavuşesku döneminde sanayi kalkınması oldu. Ama ticaretini yapamadığı için tökezledi. Sanayi işe yaramadı. Fikir güzel ancak bunun topluma maledilmesi lazım. Fikrin başarısız olması diye bir şey yok. İcraatın başarı veya başarısızlığı sözkonusu. Bunun adı hilafet de olmayabilir. Selahaddin Eyyubi gibi… Kendisi vassal bir kişiydi. Abbasi hilafetine bağlıydı. Ne yaptı? Kudüs’ü Selahaddin Eyyubi kurtardı. Tuğrul bey mesela… Bağdat’ı aldı. Abbasi hilafetini kurtardı. Bu hilafetin kendisini koruyacak mecali yoktu. Dolayısıyla bu ikilmde, “şerefü’l mekân bi’lmekîn…” yani makamın şerefi o makamda oturanın şerefiyle kaimdir. Onu temsil edenin şerefiyledir. Yani icrası ile… Biz neden hulefa-i raşidin diyoruz. Çünkü dört büyük sahabi hakkıyla ve kamil insanlardı. Dolayısıyla onların adı hilafet bile olmasa süreci hayırlı bir şekilde yönetmişlerdir. Hz. Ömer emir’ül müminin, “müminlerin emiri” demişti. Mesela Almanya’da rahmetli Cemaleddin Kaplan hilafet ilan etti. Esaret altında hilafet olur mu? Oysa hilafetin vasfı, gücünün meşru, sözünün geçerli olmasına bağlı. Alman kanunlarının sınırları içinde mahpus bir kişinin hilafet iddiası nasıl ciddiye alınabilirdi? Bu makamın sağlıklı idrak ve düşünce seviyesinde de ele almak lazım. Sadece slogan düzeyinde kalırsa çelişkileri sırıtır. Önemli olan mânâsının yaşatılması.”
“Türkiye’nin önü açılıyor”
İslam coğrafyasında iddialı olan kimi ülkelerin Hilafet’in hakkını vermekten uzak yapılar olduğuna dikkat çeken Özcan, Türkiye’nin bu bakımdan merkezi ülke olduğuna işaret etti. Özcan şu ifadeleri kullandı:
“Mesela İran İslâm Cumhuriyeti deniliyor. Bu rejim İslam dünyasına ne getirdi? Keza Suudi Arabistan? Sözde şeriat ile idare ediliyor. Oysa İslâm dünyasının baş belalarıdır. Suudi Arabistan Sünniliğin siyasi anlamda olmadığı bir dönemde ortaya çıkarıldı. Temsil makamı iddiasında bulundular. İran “ehl-i beyt”i istismar ediyor. Zeydi kökenli olmakla birlikte Sünniliğe meyilli olan Yemenli fıkıhçı Şevkani, Edebü'ṭ-ṭaleb ve müntehe'l-ereb adlı eserinde şii topluluklar arasında şahit olduğu şeyleri, özellikle 12 imam inancında olanları, yaşadığı zorlukları anlatıyor. Bu bana İmam-ı Rabbani dönemini hatırlattı. O dönemde bir vezir sürekli İmam Rabbani ile uğraşıyormuş. Sonuç itibariyle Şiilik uç bir hareket. Müslümanlarla uğraşmaktan gayri İslam kesimden düşman kesilenlerle sorunlar yok. Hiç düşmanı yokmuş gibi… Bundan dolayı sünniler de Humeyni’nin vahdet çağrısı da sünnilik için çok ağır bedeller ödedi.İsmaililik, Dailik,Vahhabilikvs harici damar taşıyan tam birer terör hareketleri. Cemaat üzerine kurulmuş bir saltanat. Maalesef bu uç hareketler çok tehlikeli oluyor. Türkiye ise yeniden bıraktığı topraklara geri dönüyor. Özellikle Arap Baharı’ndan sonra önü kesilmek istendi fakat ilerleyişini sürdürme gayretinde. Türkiye’nin yeri coğrafyamızdaki diğer yabancı güçler ve Arap rejimleri arasında kutup yıldızı gibi… Cenab-ı Hak Türkiye’ye bir alan açıyor. Türkiye etrafında kümelenmeyen yapıların akıbeti ise geçmiş örneklerden de belli…”