AKİT MENÜ

Gündem

Lütfi Bergen: İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme olsa da CEDAW sözleşmesi geçerli

Hukukçu Yazar Lütfi Bergen, tepkilerin hedefi olan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme olsa da CEDAW sözleşmesinin hala geçerli olduğunu belirtti.

Güncelleme Tarihi:

Yeniakit.com.tr’ye konuşan Hukukçu Yazar Lütfi Bergen, İslâm’ın himaye etmeyi hedeflediği değerlerimize savaş açma hüviyetini taşıdığı belirtilen İstanbul Sözleşmesi’nden bir çekilme olsa da CEDAW sözleşmesinin hala geçerli olduğunu ifade etti. İşte Lütfi Bergen'in o röportajı; 

Son yıllarda sık gündem olan İstanbul Sözleşmesi’nden önce asıl sorun olarak önceki yıllarda hayata geçirilen CEDAW’ın tartışılması gerektiğini ifade ediyorsunuz. Neden?

İstanbul Sözleşmesi’nin Türkiye’nin aile probleminin kaynağı olduğunu ileri süren bir muhafazakâr kesim var. Önce şu soruyu sorayım: “Bu kesim hangi gerekçeyle sözleşme ile aile problemi arasında ilişki kuruyor?” Bu soruya verilecek cevap “6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” olacaktır. Yeni Akit Gazetesi 19.11.2019 tarihinde “6284’ten 5 yılda 2 milyon uzaklaştırma gerçekleşti” şeklinde haber yaptı (https://www.yeniakit.com.tr/haber/6284ten-5-yilda-2-milyon-uzaklastirma-955213.html). Diyelim ki İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun olmasaydı bu neticeyle karşılaşmayacak mıydık? Türkiye’de şiddet uygulayan erkeği evden uzaklaştırma düzenlemesi bu muhafazakâr kesimin zannettiği gibi 6284 sayılı kanundan geliyor değildir. 14/1/1998 tarihli “4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun”un 1. Maddesinde 7 tedbir sıralayarak şu hükme yer verir:

4320 sayılı yasa madde 1-b: “Aile Mahkemesi Hâkimi, kusurlu eşin veya diğer aile bireyinin; müşterek evden uzaklaştırılarak bu evin diğer aile bireylerine tahsisi ile bu bireylerin birlikte ya da ayrı oturmakta olduğu eve veya işyerlerine yaklaşmaması tedbirine hükmedebilir. Tedbir hükümlerinin uygulanması amacıyla öngörülen süre altı ayı geçemez ve kararda hükmolunan tedbirlere aykırı davranılması halinde tutuklanacağı ve hakkında hapis cezasına hükmedileceği hususu şiddet uygulayan eş veya diğer aile bireyine ihtar olunur. Eğer şiddeti uygulayan eş veya diğer aile bireyi aynı zamanda ailenin geçimini sağlayan yahut katkıda bulunan kişi ise hâkim bu konuda mağdurların yaşam düzeylerini göz önünde bulundurarak daha önce Türk Medenî Kanunu hükümlerine göre nafakaya hükmedilmemiş olması kaydıyla talep edilmese dahi tedbir nafakasına hükmedebilir.”

Görüldüğü üzere Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi ve ona dayanan 6284 sayılı kanun olmasa dahi Birleşmiş Milletler’in sözleşmesi olan CEDAW Sözleşmesi ve ona dayanan 4320 sayılı kanun ile evden uzaklaştırma söz konusu olabilecektir. Yani muhafazakâr kesimin “6284 sayılı yasa ailenin çöküşüne sebebiyet verdi” iddiası eğer evden uzaklaştırma kararlarına vurgu yapılarak dile getirilmekteyse doğru değildir. Yok eğer bu iddia, “süresiz yoksulluk nafakası”, “çocuk icrası”, “velayet” gibi konular nedeniyle dile getiriliyorsa yine yanlıştır. Zira nafaka ve velayet Türk Medeni Kanunu’ndaki, çocuk icrası ise İcra İflas Kanunu’ndaki hükümlere dayanmaktadır ki, bu kanunlar da CEDAW Sözleşmesi’ne dayanmaktadır.

6284 erkeği "insan altı" duruma indiriyor

Bu durumda feministlerin 6284 sayılı kanunda ısrarlarını nasıl yorumluyorsunuz?

Feministlerin 6284 sayılı kanunun yürürlükten kaldırılmamasına dair görüşleri bir konuda tutarlıdır. İslâmî kesimde “imam nikâhı” adı altında evlilik yapan ve resmî evliliğe yanaşmayan bir sosyolojik taban vardır. Bu yapıda “çok eşlilik” (poligami), daha doğrusu “çok karılılık” (polijini) olgusu bulunmaktadır. 4320 sayılı yasa madde 1/1’de şu düzenlemeyi yapmıştır:

4320 sayılı yasa madde 1/1: “Aile bireylerinden birinin aile içi şiddete maruz kaldığını kendilerinin veya Cumhuriyet Başsavcılığının bildirmesi üzerine Aile Mahkemesi Hâkimi meselenin mahiyetini göz önünde bulundurarak re’sen aşağıda sayılan tedbirlerden bir ya da birkaçına birlikte veya uygun göreceği benzeri başka tedbirlere de hükmedebilir.”

Şimdi bu maddede geçenaile bireylerinden birinin” ifadesi nedeniyle mahkemeler “imam nikâhlı” kişilerin birbirine şiddetine müdahale edememekteydi. Çünkü müdahale için “resmi evlilik” gerekmekteydi. İşte İstanbul Sözleşmesi aslında bu eksikliği kaldırdı ve “imam nikâhlı” kadınlara şiddet uygulandığında koca/partner hakkında evden uzaklaştırma tedbirine karar verilmesi imkânı sağladı. Dolayısıyla 6284 sayılı yasa şiddete uğrayan “imam nikâhlı” kadını “partner” kavramı ile yasal koruma altına almıştır. Kanaatimce bu düzenleme gereklidir. 6284 sayılı yasada bulunan ve daha önceki 4320 sayılı yasadan da gelen en önemli düzenleme “kadının şiddete uğradığı hakkında iddiası için delil aranmaması”dır. İşte bu düzenleme “suçsuz ceza olmaz” ilkesine aykırıdır. Suçun ispatlanmasını kadın lehine bir tasavvurla askıya alan 4320 sayılı yasa ve ardından gelen 6284 sayılı yasa açıkça insan hakları savunusu iddialarına rağmen erkeği “insan altı” bir varlık durumuna itmekte ve ayrımcılığa sapmaktadır.

Bir röportajınızda, “muhafazakâr kesimde İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıktığı halde hangi değer alanından hareket ederek karşı çıkılması gerektiğini bilmeyen bir entelektüel zemin var” diyorsunuz. Sizce bu mesele gereken ölçüde tartışılmıyor mu?

Elbette tartışılmıyor. Yukarıda da ifade ettiğim gibi Türkiye’de dindar kesimde “resmî nikâh” karşıtı olduğu için veya “çok eşlilik (poligami) / çok karılılık (polijini)” zihniyetinde olduğu için “devlet nezdinde aile sayılmayan” bir kesim var. 7.08.2020 tarihinde Almanya kaynaklı Deutsche Welle Türkçe adlı haber sitesinde “Almanya partnerler için seyahat kısıtlamasını kaldırdı” başlıklı bir haber yayımlandı (https://www.dw.com/tr/almanya-partnerler-i%C3%A7in-seyahat-k%C4%B1s%C4%B1tlamas%C4%B1n%C4%B1-kald%C4%B1rd%C4%B1/a-54490756 rel="nofollow"). Türkiye’de dindar kesimde hem “çok karılılık” savunucusu olan hem de İstanbul Sözleşmesi’nin “partner” kavramını “eşcinsel birlikteliklere yasal meşruiyet tanınmak isteniyor” söylemi üreten kişiler bulunuyor. Aslında İstanbul Sözleşmesi dikkatli incelenirse, bu sözleşmenin çok eşliliği savunan dindarların ikinci, üçüncü eşleri ile aile statüsü kurmakta olduğu veya onlarla birlikte seyahat özgürlüğünü sağladığı görülecektir. Fakat Türkiye’de dindar kesimin hukukçuları veya entelektüelleri arasında İstanbul Sözleşmesi’ndeki “partner” kavramını benim gibi okuyan birine rastlamış değilim. Dindar kesimin İstanbul Sözleşmesi’ne hangi düşünsel zeminden hareketle karşı çıkacağını bilmediğini düşünüyorum.

Aile kurumu çöküyor

Türkiye 2011’de İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülke oldu. 2014 Ağustos’unda uygulamaya geçildi. Sözleşme, geçen 6 yıl içinde ne gibi hukuki, sosyal faydaları sağlamış olabilir?

İstanbul Sözleşmesi’nin orijinal adı, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’dir. Bu sözleşmenin yürürlüğe girdiği 2014’ten itibaren ne gibi hukukî, sosyal faydaları sağladığını bilemeyiz. Hangi ölçüte göre bu faydayı ölçeceğiz? Evlenme ve boşanma verilerine bakılırsa Türkiye’de aile kurumu çöküyor:

Öncelikle İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlük tarihi olan 2014’den sonraki verileri ele alarak “aile çöküyor” söylemi üretmek tutarlı değil. Çünkü pek çok dinamik ailenin çöküşü bakımından etkili olmaktadır. Örneğin muhafazakâr kesimin kamusal alan mücadelesi kentleşme süreçlerini desteklemekle neticelendi ve bu da “içinizdeki bekârları evlendirin” ayetine dayanan anlayışın terkedilmesine yol açtı. Dolayısıyla hem gençler hem de ebeveynleri artık 20-27 yaş aralığındaki evliliği hoş görmüyor. Diğer taraftan kapitalizmin yayılması ve derinleşmesi nedeniyle artık evlilik kurumu çok yüksek bedellerle kurulabiliyor. Zaten öğrenim kredisi ile borçlu mezun olmuş gençlerin evlenememesinin ikinci nedeni ekonomiktir. Ayrıca kentleşme süreci de farklı törelere, geleneklere bağlı kadın ve erkeklerin yakınlaşıp evlenmelerine yol açıyor. Böyle evliliklerdeki kültürel doku uyuşmazlıkları da boşanmaları kaçınılmaz kılıyor.

İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme olsa da CEDAW Sözleşmesi geçerli

6284 sayılı yasada madde 2-a’da “Bu kanunun uygulanmasında Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi ve yürürlükteki diğer kanuni düzenlemeler esas alınır.” hükmü gereği İstanbul Sözleşmesi’ne atıf yapılmaktadır. Ancak bu atıfa rağmen İstanbul Sözleşmesi ile 6284 arasında doğrudan bir ilişki kurmak yanıltıcı olabilir. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasa olmasa dahi aile mahkemeleri “aile içi şiddet” konusunda kararlar vermekteydi. Örneğin Ankara 8. Aile Mahkemesi’nin E: 2007/898, K: 2009/605 sayılı ve 13. 5.2009 günlü kararında “davalı kocanın evlilikten kısa bir süre sonra eşine ilgisini yitirdiği, sorumsuz davranarak evlilik birliğinin gerektirdiği sorumluluk ve yükümlülüklerini yerine getirmediği, eşine karşı baskı ve şiddet uyguladığı, ayrı ev açmayıp ailesi ile birlikte yaşamaya zorladığı, hatta onu eve kapatıp sadece ev işlerini yapmasını beklediği anlaşılmakla, evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı, bunda davalı kocanın ağır kusurlu olduğu anlaşıldığından tarafların boşanmalarına, karar verilmiştir. Öte yandan, davacıya fiziki şiddet uygulandığı yolunda kanıtlar bulunduğu gibi evden çıkması kısıtlanarak ve kendisini geliştirip, destek olunmadığı için uğradığı sosyal şiddet de değerlendirilerek TMK’nın 174/2 maddesi uyarınca manevi tazminat takdir edilmiştir.” hükmüne yer verilmiştir. Dolayısıyla Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilse dahi CEDAW Sözleşmesi’nden etkilenmiş Anayasa, Türk Medeni Kanunu, İcra İflas Kanunu, Türk Ceza Kanunu, İş Kanunu gibi mevzuatlarla aynı esaslarla düzenleme yaptığı görülmelidir.

Sözleşmenin çevirisi eksik ve hatalı

Sözleşmenin farklı okumalara ve yorumlara açık olduğunu söylüyorsunuz. Bu hususu izah edebilir misiniz?

Evet. Kanaatimce bu sözleşmenin farklı bir nazarla okunması ve yorumlanması mümkündür. Sözleşme feministlerin zannettiği gibi “kadın lehine” değildir. Sözleşme’nin en büyük zaafı “ev içi” (domestic) kavramı. Bu kavram nedeniyle kadınlar, şiddet uyguladıkları gerekçesiyle evden uzaklaştırma kararına muhatap olabilir. Sözleşme’nin orjinalinde geçen “ev içi şiddet” (domestic violence) ibaresi, Türkçe’ye “aile içi şiddet’’ olarak ve “ev içinde” (domestic unit) ibaresi ise “aile birliğinde” olarak çevrilmiştir. 1969 tarihli Antlaşmalar Hukuku Hakkında Viyana Sözleşmesi m. 33 uyarınca, uluslararası sözleşmelerin orijinal metinleri bağlayıcıdır. Türkiye bu anlamda İstanbul Sözleşmesi’nin hatalı ve eksik Türkçe çevirilerine değil orijinal metnine bağlıdır. Dolayısıyla “ev içi şiddet” kavramı gereğince bir erkek de kendisine psikolojik/fiziksel/ekonomik şiddet uygulayan kadına karşı Sözleşme’nin veya 6284 sayılı yasanın uygulanmasını talep edebilir. Örneğin bir koca adayına gelin adayı tarafından yöneltilen “düğün yapacaksın, mobilya alacaksın, balayına çıkaracaksın, altın-pırlanta takacaksın” gibi talepler İstanbul Sözleşmesi bakımından “ekonomik şiddet” kapsamındadır. Kadının evde oğluna veya kızına aşağılayıcı sözler söylemesi, onların telefon mesajlarını okuması “psikolojik şiddet” sayılır.

Sözleşmede tutarsızlıklar var

Sözleşmeyi tutarlılık bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz?

İstanbul Sözleşmesi’nin tutarsızlığı çok boyutludur:

1) Kadınlar Şiddet Uygulayan Olarak Ev Dışı Kalabilir: İstanbul Sözleşmesi hem “kadına yönelik şiddet” kavramını kullanıyor, hem de “ev içi şiddet” (domestic violence) diyerek getirdiği bu kavramın karşısına çıkıyor. Bu bir çelişkidir. Zira “ev içi şiddet” kadının da haksız fiili olabilir. İstanbul Sözleşmesi şiddeti psikolojik, ekonomik, fiziksel, cinsel çeşitleri bulunan çok katmanlı haksız fiil olarak ele alıyor. Örneğin küsmek, duygu sömürüsü yapmak, partnerini küçümsemek, onu belli bir davranışa zorlamak, arkadaşlarından veya ailesinden destek almasını engelleyecek şekilde sosyal çevresinden uzaklaştırmak “şiddet” kapsamında değerlendiriliyor. Dolayısıyla kadın da “insan” olarak bu şiddeti uygulayan olarak değerlendirilebileceğinden Sözleşme metni aslında erkeğin ontolojik olarak “şiddet uygulayan” olduğu iddiasında tutarlı değildir;

2) Cinsiyetçiliği Reddedeyim Derken Cinsiyetçilik Yapan Bir Sözleşme: İstanbul Sözleşmesi mantalite olarak “Kadınların İnsan Hakkı” kavramına dayanarak erkeğin ontolojik olarak kötü, sapık, cani olduğunu ima ediyor. Hatta İstanbul Sözleşmesi’ni savunan feminist çevreler “Çünkü kadın hakkı demek insan hakkı demektir.” söylemiyle “insan=kadın” denebilecek bir zemine kaydılar. Diğer ifadeyle İstanbul Sözleşmesi aslında cinsiyetçiliği engelleme iddiasıyla toplumu dizayn etmeye çalışan bir cinsiyetçilik sözleşmesi olduğu için tutarsızdır. 6284 sayılı yasada bu cinsiyetçilik madde hükmüne dahi girmiştir. 6284 sayılı yasa madde 1-2-ç: “Bu Kanun kapsamında kadınlara yönelik cinsiyete dayalı şiddeti önleyen ve kadınları cinsiyete dayalı şiddetten koruyan özel tedbirler ayrımcılık olarak yorumlanamaz.”;

3) Sözleşme, Toplumsal Cinsiyete Dayalı Rollerin Değişmesi Konusunda Erkeğin Kadına Benzetilmesini Amaçlamakta ve Tüketim Toplumunu Güçlendiren Kapitalizme Hizmet Etmektedir: İstanbul Sözleşmesi’nin uygulanmasını talep eden çevreler kadının geleneksel toplumsal cinsiyet rolü nedeniyle ayrımcılığa uğradığını dile getiriyor. Ancak aynı çevreler toplumsal cinsiyet rolleri bakımından dinin, geleneğin etkisinin kazınmasını isterken erkeği kadına benzeten sinema filmlerine, reklam filmlerine, kültür endüstrisine karşı çıkmıyor. Yani “toplumsal cinsiyet rolünün değişmesi” teklifinin savrulduğu yer, erkeğin kozmetik kullanmasının, makyaj yapmasının, kadın ayakkabısı ve etek giyinmesinin rol model olarak gösterildiği yerdir. Oysa kadının kozmetik kullanması, sosyal alanda makyaj yapması, kadına mahsus topuklu ayakkabı ve kısa etek giymesi toplumun geleneksel cinsiyet rolü değildir; kapitalist kültürün kadınlara dayattığı cinsiyet rolüdür. Feministler kapitalizmle çatışmak yerine fıtratla çatışmaktadır;

4) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) Kadınların Geleneksel Cinsiyet Rollerini Terk Etmelerini Yasallaştırırken Erkeği Köleleştiriyor Olması Nedeniyle “İnsan” Kavramını “Kadın”a Özgülüyor: İstanbul Sözleşmesi’nden önce CEDAW’ın1992 tarihli 19 sayılıGenel Tavsiye Kararı’nda da yer alan Toplumsal Cinsiyet Eşitliği (TCE) kadınların geleneksel cinsiyet rollerinin eşitsizlik oluşturduğu fikrine dayanıyor. Ancak bu kavramı gündemde tutanlar aslında kadın-erkek eşitliği istiyor değiller. Türkiye’de İstanbul Sözleşmesi’nden önce de TCE kapsamında kadınlara bazı ayrıcalıklar tanındı. 2003 tarihli 4857 sayılı İş Kanunu’nun 5. maddesinde işveren, biyolojik veya işin niteliğine ilişkin sebepler zorunlu kılmadıkça, bir işçiye, iş sözleşmesinin yapılmasında, şartlarının oluşturulmasında, uygulanmasında ve sona ermesinde, cinsiyet veya gebelik nedeniyle doğrudan veya dolaylı farklı işlem yapamaz. Aynı veya eşit değerde bir iş için cinsiyet nedeniyle daha düşük ücret kararlaştırılamaz. İşçinin cinsiyeti nedeniyle özel koruyucu hükümlerin uygulanması, daha düşük bir ücretin uygulanmasını haklı kılmaz. Yine aynı kanunun 72. maddesinde, maden ocakları ile kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yeraltında veya su altında çalışılacak işlerde on sekiz yaşını doldurmamış erkek ve her yaştaki kadınların çalıştırılması yasaklanmıştır. Türkiye’de dikkat edilirse “iş kazaları”nda ölenlerin %95’inden fazlası erkek işçilerdir. Keza Türkiye’de trafik kazalarında ölen nüfusun %95’ine yakını da erkek olarak görünüyor. Kadınlara riskli iş kollarında pozitif ayrımcılık yapılarak “erkek”lerin ameleleşmesi ya da proleteryalaşması denilecek bir süreç başlatıldı. İstanbul Sözleşmesi’nin getirdiği perspektif “Kadının İnsan Hakları” kavramlaştırması olduğu için “erkeği, kadının tamamlanmamış hali” olarak ele almakta ve insanı kadına özgülemekte. Bu çok büyük bir tutarsızlık;

5) Kadın Konusu Batı’nın Küresel Kıtlık Hazırlığını İfade Ediyor. Kadının Cinsiyet Rolünü Kentleşme İçin Hazırlayan Batı, Yeni Bir Dünya Düzeni Kurmakta ve Tarım Nüfusunu Kaybetmekle Neticelenen Sosyal Değişimi Hayata Geçirmektedir: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı Avrupa Birliği Başkanlığı’nın internet sitesinde 16.06.2009’da yayımlanan bir duyuruya göre Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye Kadın İstihdamının Desteklenmesi Hibe Programı kapsamında toplam bütçesi 13.700.000 Avro olan bir proje teklif çağrısı olmuştur. Bu hibe programı kadın istihdamının önündeki engeli şöyle açıklar: “Toplumun, kadınlara çocuk ve yaşlı bakımı sorumlulukları yükleyen geleneksel cinsiyet rolleri ve özellikle toplumun fakir bölgelerindeki ataerkil aile yapısı (…) kadınların işgücü piyasasına katılımına mâni olan sosyo-kültürel engellerdir.”  Bu hibe programı aynı zamanda hedef kitle olarak da tarımda çalışan kadınların kentlerde istihdamını artırmayı amaçlıyor. “İnsan Kaynaklarının Geliştirilmesi Operasyonel Programı” kapsamında gerçekleşen bu Hibe Programı’nın “Önlem 1.1” kapsamında hedefi: “Daha önce tarımda çalısmakta olanlar dâhil olmak üzere, kadınların isgücüne katılımlarını tesvik etmek ve kadın istihdamını artırmak.” idi. Bütün dünyada kentleşme hızlı bir yükseliş gösterirken tarım nüfusu hızla hem tohumunu kaybediyor ve hem de tarımdan kopuyor. Bu olgu kadına kentsel mekânlarda verilen “istihdamda ayrıcalık” rüşveti ile hayata geçiriliyor. 21. asrın ikinci yarısına doğru büyük bir gıda krizi ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kapitalizm, kendini sürdürebilir kılmak için kıtlığı bir silah olarak kullanıyor ki, bu “insanlık” ideali adına büyük tutarsızlık demektir.

“Sözleşme ve 6284 sayılı kanun kaldırılarak yeni ve yerli bir Sözleşme yapılmalı” çağrılarıyla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyim?

Aslında önceki sorularınıza verdiğim cevaplarda da görüleceği üzere İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmek veya 6284 sayılı kanunu mülga kılmak ile aileye ilişkin meseleler çözülmeyecektir. Öncelikle “İstanbul Sözleşmesi Uygulansın” diyen kadınların haklı olduğu iki konu var. Birincisi: Boşanmak istediklerinde veya bir ilişkiyi bitirmek istediklerinde kadınların cinayete kurban gitmesiyle neticelenen vakalara İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan kesimler ne çözüm üretiyor? İkincisi: Zorla evlendirilen kadınların veya imam nikahı ile evlenip de sonradan eşi tarafından nafakasız bırakılan kadınların mağduriyetleri hakkında İstanbul Sözleşmesi’ne karşı çıkan kesimler ne teklif ettiler? Muhafazakâr kesim hem dinî hassasiyetlerin korunduğu bir aileden bahsediyor hem de kadınlara mehir vermiyor. Dolayısıyla düzenlenmesi gereken asıl alan öncelikle uluslararası Sözleşme alanı değildir. Asıl alan Türkiye’de muhafazakârların tüm insanlığa bir aile modeli sunmasıdır.

İnsan Hakları Teorisini savunmak hatadır

Sizce akademik camiada, eğitim kurumlarımızda, mevcut kanun, tüzük ve yönetmeliklerde bu toplumu yansıtan net bir aile tanımının, aile modelinin ortaya koyulduğundan bahsedilebilir mi? Siz kadın ve erkeğin “eşit” değil “küfüv” olduğunu sıklıkla vurguluyorsunuz. Ne öneriyorsunuz?

Kanaatimce “aile” kavramı konusunda Batı ülkeleri tutarsızlık bakımından köşeye sıkıştırılabilir. Bir kere “aile” kavramını 1) Üremeyi gerçekleştiren çiftler arasındaki birliktelik; 2) Birbirine “sadakat sorumluluğu” ile davranan çiftlerin akitle gerçekleştirdikleri birlikte yaşama iradesi şeklinde iki kriterle tanımlamak gerekir. Bu iki kriterden hareket edildiğinde bizim Batı ülkelerinin hukuk tasavvurlarına şunu söyleme hakkımız oluyor: “Siz geçici süreyle duygusal ve cinsel yakınlaşmalarda bulunan aynı cinsten çiftleri dahi ‘aile’ saymaktasınız. Ancak bu ilişkilerin sadakati esas almadığı bir yana, üreme kabiliyeti dahi olmadığına göre AİHM kararlarında onlar hakkında ‘aile’ statüsü belirlemeniz ontolojik olarak hatalıdır.” Türkiye’de muhafazakâr kesim “İnsan Hakları” teorisini savunarak bir hata yaptı. Özgürlük bildirgelerinde “Bütün insanlar eşittir” ifadesine sarılan muhafazakârlar kadın ile erkeği eşitlediği için bugün aynı cinsten bireylerin “evlilik”lerine veya birbirleriyle “partner” olmasına karşı düşünce üretemiyor. Gerçekten de “ancak iki erkek eşittir” veya “ancak iki kadın eşittir.” Dolayısıyla “bir erkek ile bir kadın küfüv olabilir.” Ayrıca bütün insanlar da eşit değildir. Eğer böyle bir eşitlik gerçekleşiyorsa Allah niçin “zekât verin, sadaka verin” diye emretmektedir? Yani fakirler vardır, zenginler vardır. Herkesin aynı servet düzeyinde bulunması söz konusu değildir. Servet eşitliği mutlak olsaydı, Hızır-Musa kıssasında Hızır (as) iki yetim çocuğa kalan serveti ilerde bulup kullansınlar diye duvarın altına saklamazdı. Kadın veya erkek kendi küfüvü olan karşı cinsten bir şahısla izdivaç yapmak istediğinde akit tesis ederek “aile” kurar. Bu evlilikte erkek kadına bir mehir verir. Bu mehirin kadına verilmesi Allah’ın kadının şerefini gözeten iradesinin işaretidir. Osmanlı’da kadı sicillerinde görüldüğü üzere bu mehir günümüzdeki 1+1 daire bedeli kadar bir miktardır, vadeli olarak da ödenebilir. Kadın evlenirken eşinden poligamiye tevessül etmeyeceği hususunda taahhüt vermesini talep edebilir. Başkaca şartlar da talep edebilir. Koca karısını dövüyorsa, içki/kumar gibi iptilaları varsa, ailenin nafakasını karşılamıyorsa, sözleşmesini ihlal etmişse, kadın mahkemeye başvurabilir ve boşanma talep edebilir. Bu halde kadının evlenirken alacaklı olduğu veya peşin aldığı mehir kendisinin olur. Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) mevcut hükümleri bu türden bir sözleşme yapmaya müsaittir. Çünkü TMK’da “mal ayrılığı rejimi” hükümleri düzenlenmiştir. Kanaatimce Türkiye’de öncelikle mevcut mevzuatla mütedeyyin aileler nasıl inşa edilir hususu muhafazakâr kesimde tartışılmalıdır.

İdam cezası gündeme alınmalı

Siz mevcut hukuk sisteminin referansı olan “İnsan Hakları”, “Kadın Hakları” gibi kavramlarla gelen norm düzeninin sosyal yapımızla çeliştiğine ve hatta yeryüzündeki bütün toplumların ontolojik varlığına tehdit oluşturduğuna işaret ediyorsunuz. Kadına şiddet ile ortaya çıkan cinayetler konusunda çözüm olarak ne söyleyebilirsiniz?

15.03.2019’da Yeni Zelanda’da CristChurch El Nur camisi ile bir başka camiye saldırı düzenlendi ve 50 kadar kişi hayatını kaybetti. Bu katliam sonrasında diyelim; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) mantığı içinde katile ne ceza verildi? “Yaşama hakkı” gereğince toplumun ona bakma mükellefiyeti. Verilen ceza budur. AİHS’nin 2. Maddesi “Yaşama Hakkı”nı düzenliyor. Bu hakka göre “Her ferdin yaşama hakkı kanunun himayesi altındadır. Kanunun ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın infazı dışında, hiç kimse kasten öldürülemez.” AİHS’nin bu hükmü, Sözleşme’nin ölüm cezasını barış zamanında kaldıran 6 No’lu ve her halükârda kaldıran 13 No’lu Protokolü ile değiştirilmiştir. Nitekim Türkiye de ölüm cezasını AİHS’nin tarafı devlet olarak TBMM’de DSP-MHP-ANAP hükümeti döneminde 3 Ağustos 2002’de “Savaş ve çok yakın savaş tehdidi hâllerinde işlenmiş suçlar hariç” olmak üzere kaldırmıştır. Türkiye’nin “insan hakları” teorisine karşı Batı’ya şunu sorması gerekir: Haksız yere bir cana kıyan, başkalarının yaşam hakkını ihlal eden bir katile toplumun yaşam hakkı tanıması aslında topluma yönelik bir tehdit değil midir? İkinci olarak toplum vicdanında kadın cinayetlerinin cezasızlık ile ödüllendirildiği algısına bir cevap verilmesi gerekir. Zira bu cevap verilmedikçe katil erkekler ile kimseyi incitmeyecek değerli şahsiyetler aynı kavramsal varlığa, yani “eril tahakküm”e indirgeniyor. Oysa Kur’an’da biri şiddet uygulayan (Kabil), diğeri ise ölüm tehdidi karşısında meşru müdafaa için dahi elini bile kaldırmayan maktul (Habil) olmak üzere iki erkek tiplemesi var. Buna göre Kabil’in eril tahakkümün rol modeli, Habil’in ise erkek/alp/gazi/feta/racül/yiğit kişiliğin rol modeli olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Türkiye’nin bir yandan erkeği pasifize etmeye yönelen uluslararası sözleşmeleri sorgulaması ve alp/gazi/feta/racül/yiğit şahsiyetlerinin önünü açması; diğer yandan da kasten cana kıyma cürümünü işleyen Kabilî tiplere idam cezası uygulamasını gündemine alması gerekir.

Röportaj: Cumali Dalkılıç

Yorumlara Git

Sarı Şeytan küresel kaostan besleniyor! 60 ülkeye yüzde 12,5 gümrük vergisi iddiası

Demre Noel Baba Festivali'nde “Ekümenik” rezaleti! CHP’li belediyenin paylaşımı gaflet değilse ihanet

3 yıl sonra rezil oldular! Cumhuriyet’in arşivi açıldı

CHP Kadın Kolları’ndan yeni partiyi açıklayan Özel’e sert tepki! “Siyasi ilkesizlik, ahlaksızlık!

6 Alman görevliyi öldürmüştü: Türk baba ölü bulundu!