Gündem
Türkiye’nin evlat acısı
Ayasofya Dergisi yazarlarından Ayfer Dakak "Türkiye'nin eğitim problemi"ni gündemine aldığı yazısında çarpıcı tespitlerde bulundu.
İŞTE O YAZI:
Biliyorum bu başlıktan farklı bir yazı beklentisi içine girmişsinizdir. Fakat yurdumuzu her zaman ayaklarının altında cennetin olduğu anneye benzetmişimdir. Kur’an, iman ve vatan sevgisiyle yazılmış İstiklâl Marşı’mızın şairi Mehmet Akif Ersoy’un “ Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı ” sözünden de anlaşıldığı gibi vatanımızın cennet üzerinde taşındığını tasvir etmek pek de yanlış sayılmaz, diye düşünüyorum. Bunun üzerine anneme sordum:
-Anneciğim, senin için yeryüzünde en kıymetli şey nedir?
-Evlattır, kızım.
-Peki anneciğim, dünyada canını acıtacak en acı his nedir?
-Evlat acısıdır yavrum, dedi ve uzaklara dalan buğulu gözlerle devam etti.Bir anne evladını kaybederse ruhsuz bir canla yaşar. Her şeyi yarım kalır… Eksik kalır…
İşte bu sebepledir ki madem yurdumuz bir “anadır” ve ana için en acı şey “evlat acısı” ise yurdumuz için de en acı şey “eğitim sorunu”dur.
Sırtımızda dağ gibi kamburlaşmış ve görmezlikten gelinen sığ, yoz bir eğitimle yıllarca yaşaya duruyoruz.
Bir ülke eğitim ile gelişir, eğitim ile çağ atlar. Bizdeki eğitim sistemiyle bırakın çağ atlamayı anca tın tın emekleriz. Türkiye’ nin emekleyerek yürümesinin en büyük nedeni ise, beyin ölümü gerçekleşmiş mevcut eğitim sistemiyle yaşamaya inat etmesidir. Tamam, eyvallah son zamanlarda bazı şeyler değiştirilse de bunlar benim nezdimde birer yamadan öte değildir. Bir kitabı ortasından okumaya kalkışırsak çoğu şeyi atlar ve bütünü idrak edemeyiz. Oysaki kitabı tekellüfle anlamak için en başından okumamız gerekir. Yani mevcut eğitim sistemimiz ne zaman kuruldu? Cumhuriyet döneminde. O halde cumhuriyet dönemini ele alarak eğitim sistemini sil baştan yeniden inşa etmemiz kaçınılmazdır.
Allah aşkına bırakın ideolojilerinizi bir kenara… Elimizi vicdanımıza koyarak bir mü’min, bir vatansever edasıyla olayları analiz ve tefekkür süzgecinden geçirmemiz kişiliğimizin olgunluğunu gösterir. Çünkü ideolojilerimiz bizi cennete götürmeyecektir. Bizi cennete götürecek Allah’a, kitaba, peygambere olan kayıtsız şartsız imanımızdır, hakikatlere olan tasavvurumuzdur.
Yıllarca bizlere okullarda empoze edilen devrimler birer darbeden ibaret değil de nedir? Ve dikkat edin darbeler peş peşe sıralanmış, yenilmemiş içilmemiş âdeta bu toplumun ruhuna, tarihine, geçmişine, geleceğine, dinine, imanına, hakikatlerine, ilmine, bilimine, geleneğine, göreneğine “dan dan dan” kurşunlar sıkmıştır. Zaten Kazım Karabekir’in Atatürk ile yollarını ayırmasının nedeni, kendisine “Her şeyden önce din anlayışını kaldırmalıyız.” sözü idi. Şükür ki “Allah nurunu tamamlayacaktır ” ayeti , hakikate sarılan bir avuç Asımın Neslini bugünlere kadar ulaştırdı.
Gelin hep beraber devrimleri (darbeleri) ve oluşturdukları tahripleri inceleyelim. Sebeplerle yüzleşmeden neticeye varılması mümkün değil. Gerçi tahriplerini yazmaya ne mürekkep ne de kağıt yeter. Neyse olduğu kadar diyelim. Zaten binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete.İnşallah o kıyamet gelmeden biz kendimize gelelim.
* 3 Mart 1924 Halifeliğin Kaldırılması
Bugün biz Müslümanların başında Kur’an ve sünneti yaşayan bir halife bulunsaydı, zamanın hangi fravunu bir Müslüman’a yan gözle bakmaya cesaret edebilirdi? Suriye’de, Irak’ta, Doğu Türkistan’da, Mısır’da, Filistin’de, Arakan’da Müslüman kanı akar mıydı? Ayasofya kapalı kalabilir miydi? Veya kapanır mıydı? Kudüs İsrailoğullarının elinde esir olabilir miydi? Tabiki de hayır! Halife’nin bir çağrısıyla bütün Müslümanlar cem olur ve alem-i cihan bizi izlerdi.
* 3 Mart 1924 Tevhidi Tedrisat Kanunu
Kanundaki amaç pozitif bilimler ile dini ilimleri birbirinden tefrik etmekti. Annemin de dediği gibi bu soylu milleti soysuzlaştırarak, ruhsuz bir canla yaşatmak istediler. Kime sordunuz da milleti dininden ayırıyorsunuz? Mademki milleti Kur’an’ından, dilinden, tarihinden, inancından etmekti emeliniz neden aziz milletimi Fransızlarla, ingilizlerle, Ermenilerle, Yunanlılarla İstiklal harbinde savaştırdınız? Onlar başa gelseydi en fazla sizin yaptıklarınızı yaparlardı!
Bu kanunla beraber müfredattan tamamen din dersi kaldırıldı.
1939-1948 yılları arasında hiç din dersi okutulmadı.
Hani bizim şu cici, vatansever, dinsever 1128 akademisyenleriz var ya, işte onların tohumları bu devrimlerle atıldı!
1931 yılında bizzat Atatürk tarafından yazdırılan tarih kitaplarını bir inceleyin.(Arşivlerde mevcut).
Bu kitaplar yıllarca liselerde tarih kitabı diye okutturuldu.Bu kitaptan bir kaç cümleyi haşa diyerek yazmak istiyorum.
* “Muhammet Medine’de yerleştikten ve az çok teşkilat yaptıktan sonra Mekke ile Suriye arasında gelip giden tüccar kervanlarına tecavüzlere başlamıştı.”
* “Muhahmet uzun bir devirdeki mahsulü olan âyetleri lüzum ve ihtiyaçlara göre takrir ediyordu.”
* “Muhammet Mekke’den Medine’ye kaçtı. Buna hicret denildi.”
* “Muhammed’in koyduğu esasların toplu olduğu kitaba Kur’an denir.”
Gerçekten Müslüman’ım diyen bir insan bu cümleleri okuduğunda beynine kan sıçrar. Allah’ını, kitabını, Peygamberini seven hangi Müslüman bu küfür dolu cümleleri kabul eder? İnsanın nutku, feraseti, basireti iflas ediyor araştırdıkça karşılaştıkları karşısında.
* 25 Kasım 1925 Şapka Kanunu
Savaştan çıkmış bir milletin ayağında çarığı yok, zorla şapka aldırmak!… Kanuna karşı çıkanların akibetlerini biliyorsunuz. İskilipli Atıf Hocalar, Şalcı Bacılar, bombalanan şehirler…
Kafama takılan, bütün alevi katliamları (Dersim, Çorum, Maraş, Sivas) chp zamanında olmasına rağmen alevi kardeşlerimizin halen kemalist-chp tutkularına akıl erdirmek zor. Celladına aşık olmak böyle bir şey olsa gerek.
Peki savaşın yaralarını daha saramayan aziz milletimin başka derdi yokmuş gibi ecdadın kemiklerini sızlatarak, Kanuni Sultan Süleyman’ın torununa, Sütçü İmam’ın bacısına mayo giydirip güzellik yarışmasına katıp, sözde dünya guzeli (Türkiye çirkini) seçip, kafirin “1400 yıllık İslam’ı bitirdik.” sözüne kadeh kaldıranlara ne demeli?
Aklıma gelmişken bunu da yazmadan geçemeyeceğim. Diyorum ki; Atatürk saltanatı kaldırdıktan ve kendini cumhuru reis seçtirdikten sonra en büyük hatayı saltanatı geri getirmeyerek yaptı bence. Şayet saltanatı geri getirmiş olsaydı, bu ülkeyi ilelebet chp zihniyeti yönetecekti! Tabi ülke diye bir şey kalır mıydı o da meçhul! Verilmiş sadakamız varmış da, bugün devran dönmüş ve devran Asımın Neslinden yana… Hamd olsun…
*30 Kasım 1925 Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması
*1926 Medreselerin Kapatılması
Bu adı devrim olup icraati darbe olan kanunlar eğitime atom bombası atmıştır. Dinsiz bir toplum yetiştirmekten başka bir amaç güdülmemiştir. Bununla ilgili Can Dündar’ın bir yazısı var, bu yazıda der ki; Göze alabiliyorsanız Atatürk’ün bir İngiliz yazara söylediği “Benim dinim yok. Bazen bütün dinler denizin dibine batsın istiyorum!” sözünü Diyanet İşleri Başkanlığı’nın girişine asalım.”
Atatürk bu misyonunu açıkça söylemekten çekinmemiştir, TBMM konuşma kayıtlarında ve Nutuk’ta dahi mevcut bu itiraflar.
* 1 Kasım 1928 Harf İnkılabı
Bu kanunla da koca bir millet bir gecede ansızın cahil bırakılmıştır. Nice irfan ve hikmet sahibi alimler, dervişler iki harfi bir araya getirememişlerdir. Yani adamlar öyle güzel planlamışlar ki; destan yazan bütün tarihinizi unutun, konuşmayın, yazmayın bundan sonra biz size neyi öğretirsek onu yaşayın demişler!
Bu satırları yazarken kalemim titriyor, kalbim daralıyor, göz yaşlarıma hakim olamıyorum. Çünkü insanım ben, Müslüman’ım ben, ögretmenim ben… Ve imanla, hakikatle yoğrulmuş milletime yapılan bu zulme yüreğim dayanmıyor, içim kaldırmıyor, hazmedemiyorum. Bir öğretmen inanmadığı bu kanunları, çocuklara nasıl devrim diye anlatabiliri?
Türkiye mutlaka eğitim felsefesiyle yüzleşmelidir.
Eger Müslüman bir ülke degiliz diyorsak amenna, bu sistemle devam edelim. Yok eğer Müslüman’ız elhamdulillah, bizim amentümüz Allah, Kur’an, Peygamberdir diyorsak; bu eksende sil baştan bir eğitim sistemini acilen hayata geçirmeliyiz.
Devrimler devrimlerle yıkılır.Devrimlerin yıkımı da yapımı da silahlarla degil, eğitim ile olur. Eğer bugün kefenler giyilecekse, eğitim sisteminin düzeltilmesi için giyilmelidir.
Bir öğretmen olarak işin tam içindeyim ve durumun ne kadar vahim olduğunu yakinen görmekteyim. Zira durumun ve gençliğin içinde bulunduğu vahamiyetin farkında olmak için öğretmen olmaya da gerek yok, iman, vicdan ve vatan sevgisine sahip olmak yeterli.
Bu sistemi değiştirmek o kadar da zor değil aslında. Akli selim ve idealist eğitimci insanlardan oluşan bir heyeti güçlü bir kararlılıkla masaya oturtup “Ya Allah Bismillah” diyerek süreç başlar ve gerisi Allah’ın izniyle çorap söküğü misali gelir.
Naçizane bir eğitimci olarak eğitim sisteminde gördüğüm bir kaç sorun tespiti ve çözümleri üzerine de fikirlerimi belirtmek isterim.Eminim bu sorunlar masaya yatırıldığında istişare ile güzel vatanımızın bekası için cok daha makul ve çığır açacak çözümler bulacağından kuşkum yok.
* Evvela tarih kitaplarının yeniden yazılmasıyla başlanmalı.Yeni nesil yalan yazan tarihi değil; gercek, objektif ve bütün çıplaklığıyla hakikat giysisini giyinmiş tarihi bilmeli.
* Bütün öğretmenlerin muzdarip olduğu konulardan birinin de ders kitaplarının niteliksiz, faidesiz bilgi ve resimlerden ibaret olduğudur. Ders kitaplarının kesinlikle yeniden yapılandırılması farzdır.
* Türkiye’de eğitim tek tipleştiricidir. Acilen nesli bu kabuktan çıkarmalı. Yerine kendine güvenen, üretken, ümitvar, mutlu, ülkesinde yaşayan ırkından, renginden, mezhebinden, inancından olmayanlarla birlik ve kardeşlik duyguları içinde vatanını koruyan ve seven, bilinçli bir nesil yetişmelidir.
* İnsan bilmediğinin düşmanıdır. Bugün ateistler bu kadar çoğaldıysa bir vebali de çarpık eğitim sisteminin boynundadır. Nesiller inançsız akademisyen, Öğretmen ve inançsız sistemin mukadderine terk edildi. Bugün de o nesillerin meyveleri terörist, din düşmanı ve vatan haini olarak bize geri dönüt yapılıyor. Onun için bütün dinler bütün gerçekliğiyle, mü’min bir üslupla müfredata yerleşmeli. Bu yapılırsa nesil özünü bulacaktır. Devlet, gençliğin imanının çalınmasına kesinlikle müsade etmemeli.
* Mimar Sinan’ı, Yunus Emre’yi, Mevlana’yı, Akşemsettin’i, İbrahim Hakkı Hazretlerini, Şeyh Abdülkadir Geylani’yi, İbni Sina’yı, Bediüzzaman Hazretlerini, Nakşibendi Hazretlerini, Biruni’yi, Barbaros Hayrettin Paşa’yı, İmam Gazali’yi, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif Ersoy’u ve daha sayamadığım ilim, irfan dehaların tecrübeleri eğitimin kalbine, merkezine konulmalıdır.
Yahu Japonlar neden ecdadımızın bilgilerini kullanıp bize satsınlar. Avrupa’da tıp İbni Sina’nın kitaplarıyla ilerliyor, bizdeki hasta tonlarca para döküp oralara tedavi olmaya gidiyor. Oysa sistemi öyle donanımlı bir seviyeye getirmemiz gerekiyor ki, Avrupa’daki hasta bize tedavi olmaya gelmeli.
* Şu saçma sapan hiçbir mantığı olmayan sınav sistemine de bir son verilmeli. Çocukları sadece sınavı geçene kadar etkisi olacak bir test kuyusunun içine gömüp ömürlerinin en verimli çağlarını bitkisel hayata bağlamak cinayettir. Herkesi ortaokuldan itibaren mesleki eğitimine ve alanına göre üretken bir yapıda eğitmeli. Öyle olmalı ki; en iyi hukukçular, doktorlar, mühendisler, mimarlar, ekonomistler, sanatçılar, polisler, askerler, akademisyenler, siyasetçiler, öğretmenler çağ atlatsın bu cennet kokan vatana.
* Mesela ülkemizde dil eğitimi sıfır. Üniversiteden mezun olan gençler iki kelimeyi bir araya getiremiyor. Sistemde tutturmuşlar yarım yamalak bir gramer vermeye. Biz anadilimizi öğrenirken dilbilgisi ile mi başladık? Öncelikle yabancı dil nasıl konuşulur, pratik nasıl yapılır, onu öğretin, onu öğrenen grameri de öğrenir elbet. Ve şuanda dil ögrenememenin ne kadar büyük eksiklik oldugunu iliklerimize kadar hissetmekteyiz.
Bence eğitim külliyeleri yapılmalı her semte. Doğu-batı sentezinden oluşmuş modern ve otantik külliyeler… İçinde kreş tarzı subyan mektepleri olmalı. Çocuğu 2-3 yaşlarında alacaksın, çocuğa ilkokula başlamadan anadili dışında en az iki dil ögretilmeli ve çocuk hafızlığını bitirmeli. Çünkü bir çocuğun en mükemmel öğrenme yaşı 7 yaşına kadar olan zamandır. Zihin cok temiz. Ne verirsen onu alacak kapasitededir. Yahudiler der ki; “Çocuklarınızı yedi yaşına kadar bize verin, bütün eğitim masrafları bize ait, ondan sonrası sizindir.” Sanırım bu sözden yaşın ne derece önem arz ettiği anlaşılmıştır.
Külliyenin içinde ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite de bulunmalı. Ama bu okulların süreleri kısaltılmalı ve nitelikli olması makbuldür. Bir genç burdan mezun olduğunda bir akademisyen, bir bilim adamı donanımında mezun olmalı. Zira bir meslek, bir kariyer edinmek için insanların ömrü gidiyor. Gelmiş kırk yaşına yok halen master, yok doktora peşinde. O yaştan sonra adam akıllı kendi işinde de verim alamadığı gibi imanın yarısını tamamlayan, toplumun yapı taşını oluşturan bir yuvaya sahip olmaya da bir hayli gecikiyor.Yani her yerden yarım kalan bir neslin akıbeti hüsran oluyor.
Ayrıca Külliye bir ormanlık alan haline dönüştürülmeli, sosyal ve spor faaliyetleriyle zenginleştirilmeli. Külliyeden küçük çocukların kur’an sesleri yükselmeli, her yer misk-i amber kokmalı, kuş sesleri cıvıldamalı. Ruhlar huzur zikretmeli. Hatta bu Külliyeler için ehli sünnet cemaat ve tarikatların ileri gelenlerinden fikirler alınmalı, tecrübelerinden istifade edilmeli.
İnanın istedikten sonra bunların yapılmaması için hiç bir engel yoktur. Veliler çocukların eğitimi için özel okullara, kurslara, özel derslere çok ciddi paralar ödüyorlar. Devlet eğitim için velilerin, esnafın, iş adamlarının maddi manevi olarak desteğini almalı ve eğitimin kıymetini şerhetmeli. Bankalardan ev, araba kredileri gibi fakat faizsiz eğitim kredilerini devreye koymalı.
* Öğretmenlere seminer adı altında yurt içi ve yurt dışı eğitim turları düzenlemeli. Bir öğretmen ülkenin çeşitli köy, kasaba, şehir okullarını gidip görmeli. Bir Avrupa’daki, Balkanlar’daki vs. eğitim sistemini incelemeli, oradaki kültürü, havayı solumalı. Kendi tecrübesine eklemeli ve de elinden geçecek nesillere yansıtmalı.
Yeni bir eğitim sistemi için çeşitli fikirlerin gelişip, ete kemiğe bürünüp en kısa zamanda Osmanlı torunlarını fetret devrinden Türkiye’nin yükselme devrine ulaştıracak umut vadeden bir neslin filizlenmesi ve muvaffakiyet bulması duasıyla, vesselâm…