Gündem
Kudüs’e hâkim olan dünyaya hâkim olur
Filistin ve Kudüs üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Araştırmacı-Yazar Musa Biçkioğlu, Kudüs’ün İslâm dünyası için önemini ve Türkiye-İsrail ilişkilerini akit’e değerlendirdi.
İslam aleminin mevcut durumuna bakarak Kudüs’ün yeniden Müslümanların himayesine geçmesi noktasında ne düşünüyorsunuz?
Tarih okuması yapacak olursak Kudüs özelinde yaklaşık olarak 105 yıl önce Kudüs’ü kaybettik. Oysa 1917’den önce sadece 15 Temmuz 1099 Cuma günü ile 2 Ekim 1187 yılı arası 88 yıllık bir süreçte İslam egemenliğinin dışında kalmıştır. Normal şartlarda 88 yıllık süreç kısa olmasa bile günümüzden bakınca şu şekilde bir okuma yapmaktayız: 638 yılında Hz. Ömer döneminde fethettiğimiz Kudüs’ü 15 Temmuz 1099 Cuma günü ile 2 Ekim 1187 yılı arasında 88 yıllık kısa bir süreliğine elimizden kaptırmışız, diye ifade etmekteyiz. Geçmişe dönük yaptığımız bu okumanın aynısını yine gelecekte de aynı şekilde yapacağımıza inanıyorum.
Kudüs’ün bereketli topraklar olarak görülmesinin sebebi nedir?
Kudüs’ü yöneten dünyayı yönetir sözünün arka planı nedir?
İlginç bir coğrafya burası, tarih boyunca siyaseten de çok hareketli olmuştur. Kimin orada sancağı dalgalanıyorsa bir şekilde dünyada sesi gür çıkmıştır. İslam dünyası için şunu söyleyelim: İslam dünyası Kudüs’e hizmet şerefine (egemen demek istemiyorum) nail olduğu dönemlerde dünyanın hakimidir. Dört halife, Emeviler, Abbasiler, (arada Fatımi dönemi var) Selçuklular dönemlerinde İslam dünyası olarak çok güçlü ve kudretliyiz. 15 Temmuz 1099 Cuma günü Kudüs’ü kaybettiğimizde İslam dünyası 30’dan fazla parçaya bölünmüş. Anadolu’da ki ilk başkentimiz İznik, Ege ve Akdeniz kıyıları elden çıkmış, Suriye ve Ürdün topraklarının büyük bölümü ve Filistin topraklarının tamamı kaybedilmiş, Urfa ve Antakya’da Haçlı krallıkları kurulmuş. Bu tarihte Kudüs elden çıkmış ama İslam dünyası perişan bir vaziyettedir. 1183’de Şam’da Selahadini Eyyubi’nin önderliğinde birliktelik maksatlı bir deklarasyon imzalandı. İslam ülkelerinin emir ve devletlerinin birlik içinde hareket etmeyi kabul ettikleri 1183 tarihindeki deklarasyondan 4 sene sonra Kudüs fethedilmiştir. Kudüs’ün kaybından önce güçlü ülkelere sahip olan Müslümanlar, Kudüs’ün fethinden sonra ilk başta sahnede Eyyubi devleti var iken akabinde Memlüklüler sonra da Osmanlılar hükmetmiştir. Kudüs’te Müslüman egemenliği var iken bazı lokal sıkıntılara rağmen İslam sancağı dünya çapında yükseklerdeki yerini muhafaza etmiştir.
Osmanlının kaybıyla neler yaşadık?
09 Aralık 1917’de Kudüs’ü yine kaybettik. İlginç olanı ise tarih tekerrür eder gibiydi çünkü Kudüs’ü kaybetmedik sadece. Falih Rıfkı anılarında diyor ki: “Gözyaşlarımızı Şam ve Beyrut’a hazırlamaya başladık çünkü Kudüs’ü elinde tutamayan Osmanlı, Şam ve Beyrut’u da elinde tutamayacaktı. Artık sadece Anadolu’yu düşünmeye başladık.” Falih Rıfkı, Osmanlı’nın Filistin Cephesindeki 4. Ordunun kurmay başkanıdır. Asker olarak öngörüsü önemliydi ve de isabetliydi, zira Kudüs’ü elde tutamayan Osmanlı, Şam ve Beyrut’u elde tutamamıştır. Öngörüsü isabetli de olmuş ama öngörüsü kısa düşmüştür öyle ki, Şam ve Beyrut’u elde tutamayacak ve Anadolu’yu düşünecek iken maalesef Anadolu da, İstanbul da işgal edildi. Hatta İslam dünyasında işgal edilmedik yer kalmadı.
Kudüs’ün aynı zamanda birleştirici gücü de var değil mi?
Kudüs’ün öyle bir potansiyeli var ki, siyaseten İslam dünyası toplamda 5 defa bir araya gelmiştir:
1071 Fatımi Hilafetini ortadan kaldırırken Abbasilere karşı kurulan ve Abbasi Hilafetini hedef alan aynı zamanda dinsel bölünmeye sebep teşkil eden Fatımi hilafeti Kudüs uğruna ortadan kaldırılmış ve İslam dünyası manen birleştirilebilmiştir.
1183 Şam deklarasyonuyla İslam ülkelerinin birbirleriyle savaşmamaları ve Kudüs’ün fethi yolunda Selahaddin’e yardım için birlikte hareket etmeyi kabul etmişler.
Aralık 1931’de Kudüs Müftüsü Hacı Emin El-Hüseyin’’in girişimleriyle Kudüs’te toplanan Dünya İslam Kongresi’ ile İslam dünyası işgal altında iken Müslümanlar bir araya gelebilmiştir. Müslümanların birliği, maslahatı ve Kutsal yerlere dair hassasiyetlerin konu edildiği bu kongre Kudüs’te toplanmıştır.
21 Ağustos 1969’da Mescit-i Aksa yakıldığında bir araya gelen İslam ülkeleri İslam İşbirliği Teşkilatı kuruldu. İslam işbirliği teşkilatının işlevli hale getirilmesi ile başta Kudüs olmak üzere Müslümanlar ve insanlık adına yaşanmakta olan birçok soruna çözüm getirebilecektir. Şu an da dünyada birleşmiş milletlerden sonraki en büyük ve güçlü örgüttür.
6 Aralık 2017’de ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınma kararı üzerine, tüm ihtilaf ve sorunlara rağmen İstanbul’da toplanan İslam ülkeleri firesiz bir şekilde Filistin lehine karar vermişlerdir.
Bizden olmayan liderlerden hiçbirisi belki hain bile olsa, Kudüs aleyhine bir duruş göstererek tarihe geçmek istemiyor. İstanbul’da yapılan o toplantıda bütün İslam dünyası beşinci defa Kudüs uğruna bir araya gelmiştir. Dolayısıyla İslam dünyasının tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de Kudüs bağlamında birlikte hareket etme potansiyeline sahiptir.
ABD elçiliğinin Kudüs’e taşınma tarihini Türklere bir mesaj olarak yorumlayabilir miyiz?
ABD elçiliğinin taşınma kararının altında ilginç ve bilinçli bir şekilde bizden intikam almakta olduğunu görmekteyiz. Türkiye halkı ve Türkiye devletinin İslam Dünyasındaki duruşu ve tarihsel misyonu dikkate alındığında, Müslümanlar adına Kudüs’teki son yönetimin Türklerde olduğu gerçeğinden hareketle günümüz Türkiyesi ile adeta hesaplaşılarak tarihsel bir intikam alınmaya çalışılmıştır. 1917’nin 9 Aralık’ında (tarihlere dikkat edelim) kaybettiğimiz Kudüs’ün (ki tahrip olmasın diye teslim ettiğimiz vesika hâlâ mevcuttur) kaybedilişinin-İşgalinin tam 100. yılında 2017 yılında ABD elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı almıştır. Burada çok ilginç bir durum var, ABD Kongresi 1995 yılında elçiliğini Kudüs’e taşıma kararı almıştır. 1995 yılından 2017 yılına kadar altı ayda bir (toplam 44 defa tehir ettikleri kararı yani her 6 ay da bir erteleme toplam 22 yıl) ertelenen kararı, Osmanlı-Türkiye olarak bizim oradan (Kudüs’ten) çekilişimizin 100. Yılında, 2017 yılının 6 Aralık tarihinde karar bağlanarak ABD elçiliği Kudüs’e taşıma kararı netleştirilmiştir. İlginç bir durum daha var, Türkiye olarak güneyimizde korsan koridor ile terör devleti kurdurmaya çalışan ABD ile mücadele içinde bulunduğumuz bir döneme denk ge(tiri)lmesi de ayrıca dikkate değerdir.
Bütün imkansızlıklarına rağmen Gazze’nin İsrail’e direnmesi İsrail’in aslında dize getirilebileceği olarak değerlendirilebilir mi?
İsrail yetkilerinin bir söylemi olmuştu: “Biz onları yakalım demiştik ama onlar ateşi bütün şehirlerimize taşıdılar.” Ve İsrail kuruluşundan beri görmediği bir sorun, bir direnç ile karşılaştı. Öyle ki, herhangi bir ön şart bildirmeden barışmak durumunda kalmıştı.
Siyonistlerin politikalarına karşı Müslümanlar ne yapmalı?
Siyonist zihniyete insanlık karşı çıkmalıdır mesela Ermenistan’a karşı çıkılmadı, Rusya’ya bir şekilde kısmen de olsa karşı çıkılıyor. Katiyen, zulmün her çeşidinin bizde karşısında durmalıyız ki, bunu en iyi Kudüs’te ortaya koyabilmişiz. Zulmün karşıtı adalettir ve bu adaletin en iyi örnekliğini insanlık Müslümanlar eliyle Kudüs’te görebilmiştir. Örnek olarak da, Kudüs’ün Hıristiyan ve Yahudi kısmı-mabetleri-kutsalları bizim sayemizde bugüne kadar gelebilmiştir. Onların kutsalları ve mabetleri bizim sayemizde bugüne kadar gelerek varlığını korumak ve sürdürebilmek imkanı bulmuşlardır.
Filistinlilerle yapılan ticaret İsrail ile yapılan ticaret hanesinde görünmektedir
Yahudiler başka toplumlar tarafından tahkir edilirken Müslümanların hoşgörüyle yaklaşıp ticaret yaptığını görüyoruz tarihte. Bu hususta ne dersiniz?
- Geçen gün, bir seyyahın notlarını okuyordum. Avrupa’da Yahudiler belli, muayyen bir kiliseye gitmek durumundaydılar. O kilisede İbranice bilen Hristiyan din adamları tarafından kendilerine tahkir ediliyordu. Ola ki, birileri uyuyacak olursa başında dikilen asker uzun bir sopayla onları dürter uyumalarına mani olur ve kalk dinle diyerek söylenenleri de dinlemelerini sağlardı. Yahudilere normal bir iş ve/veya ticaret yapma yasağı uygulanıyor ve sadece eskicilik yapmalarına izin veriliyordu. Bu dönemlerde ise Yahudiler, İslam dünyasında gümrüklerde dahi çalışabiliyorlardı.
Bugün devletimizin İsrail ile ticaret yapmasını nasıl yorumlarsınız?
- Aslında insanca yaşam ve insani kriterlere riayet edildiği insanlık onuru, değerleri ve kutsalları muhafaza edildiği müddetçe ticari işbirliklerimizde sorun olmamalıdır.
İsrail ile yapılan ticaret hacminin yüksek olmasını eleştiren muhalefet partileri var. Filistin’e yapılan ticari yatırım İsrail hanesine mi yazılıyor?
- İsrail ile ticaret konusunda önemli ayrıntılar var. Bunun ayrımını gayet basit yapabilmek mümkündür. Tüm bu ticaret hacmi İsrail diye geçse de unutulmasın ki Filistin devleti ve Filistin şehirlerindeki esnaf ile de ticaret yapılmaktadır. Filistin Devleti diye bildiğimiz kâğıt üstünde var olan ama gerçekte maalesef neredeyse hiçbir hükmü bulunmayan ve bulundurulmayan bu devletten söz ettiğimizde, bu devletin bir gümrüğünün olmadığını hatırlamak lazım. Bu devletin Cumhurbaşkanı, Başbakanı, parlamento üyeleri dâhil her bir kişi İsrail gümrüğünü kullanmadan kendi topraklarından ne çıkabiliyor ne de girebiliyor. Bu yüzden İsrail topraklarında belki de daha fazla Müslüman nüfusu bir Filistinli nüfusu var. Filistin devletinin ve Filistin halkının büyük ticari potansiyele sahip El Halil, Nablus gibi şehirleri var. Filistin şehirlerinden Türkiye ile gerçekleştirilen ticaret de İsrail gümrüğü üzerinden gerçekleştiğinden dolayı Filistinlilerle yapılan ticaret de İsrail ile yapılan ticaret hanesinde görünmektedir.
İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye ziyareti konusunda neler söylersiniz? Diplomatik ilişkilerle Filistinlilerin lehine kararlar alınmasını sağlamak Filistinlilerin faydasına olmaz mı?
- İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye’yi ziyaret edeceği konusu siyasetin bazen devletin gördüğü siyasi-politik gereklilik ve maslahatlar ihtiva edebilir. Şartlar her ne olursa olsun, değerlerimizden ve sabitelerimizden ödün vermemek kaydıyla farklı tonlarda hareket edilebilir ki, burada devletin tutumu ayrı, halk ve sivil toplumun tutumu ayrı olabilir. Hakkı temsil etmek, muhafaza ve müdafaa etmek konusunda sivil toplumun ortaya koyacağı, makul, mutedil ve doğru reaksiyonlar devletin elini de güçlendirecektir. Nitekim basın toplantısı sırasında Filistin ve kutsallarımız konusunda önemli hususların altının çizildiği de basın-ekranlardan canlı bir şekilde takip edildi.
Filistinliler Türk devletinin İsrail ile görüşmesine nasıl yaklaştı?
- İslam Dünyasında Türkiye’nin gücü ve rolü aynı zamanda tarihsel misyon ve sorumluluğu ortadadır. Dolayısıyla gerek mazlum halklar gerekse Filistinliler açısından bizlere yönelik bizden beklentiler yüksek. Filistinlilerin bizlere sevgisi, güveni gerçekte halkımız tarafından görülmüş olsaydı omuzlarımızdaki yük çok daha fazla artacaktı diye düşünüyorum. Hatta, 1997-1998 dönemlerinde, mevcut hükümet yok iken yani 28 Şubat hükümetlerinin olduğu sıralarda ve İsrail ile askeri müşterek tatbikatların yapıldığı süreçte dahi hükümet ve halk ayrımını çok iyi yapıyorlardı. O süreçte bizlere “Hükümetinizi sevmiyoruz ama devletinizi ve sizi seviyoruz” diyorlardı.
İsrail ile uzun soluklu iyi bir ilişki sürmez
İsrail Cumhurbaşkanının ziyaretini iç politika malzemesi yapmak isteyenler oldu. Bu ziyaretin İsrail’e meşruiyet kazandıracağı iddia edildi. Siz ne dersiniz?
- İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye’yi ziyareti ile meşruiyet kazanacağı gibi bir düşünceye katılmıyorum. Siyasetin attığı adımlar bir çizgiden sonra halk ve/veya sivil toplumun kabulünü gerekli kılmaz. Durum böyle olsaydı son on yılda Türkiye İsrail bağlamında gerçekleşenler itibariyle İsrail (dünya çapında) meşruiyetini yitirmiş olmalıydı. Devletlerarası ilişkiler beklenmedik zamanda çok iyi veya çok da kötü olabilir. Konjonktür ve devletin hatta birlikte hareket ettiğiniz mesela dinsel birliğimizin olduğu İslam ülkelerinin durumu ve birlikteliği konusu önemlidir ve dikkate değerdir. Devletlerarası ilişkiler bağlamında İsrail ile uzun soluklu iyi bir ilişkinin sürdürülebileceği kanaatine sahip değilim. Çünkü görünür bir durum var ki, zulmün bu kadarını tolere etmek çok zor olmakla birlikte bu zulme yönelik vicdanların ne kabulü ne de tahammülü neredeyse imkansızdır. Meşruiyet konusu, dünyanın mevcut denklemi içerisinde sadece bizim sözümüz ile bitecek bir durum olmamakla birlikte maalesef İslam ülkelerinin de yanımızda olmadığı gerçeği dikkatlerden kaçmamalıdır.
Türkiye her zaman Filistin’in yanında oldu
Türk devletinin farklı siyasi görüşlerin iktidar olduğu dönemlerde dahi Filistin’den yana bir siyaset güttüğünü görüyoruz. İsrail ile diplomatik görüşmeler bu gerçeği değiştirir mi?
- Şunu açık ve net söyleyeyim. Belki tepkilere de sebep olur. İsrail’in, BAE ve benzeri zihniyetler ve işbirlikçi kukla devletçiklerle beraber yürümesindense (değerlerden taviz vermemek kaydıyla) Türkiye ile yürümesini tercih ediyorum. Çünkü İsrail’i durdurabilecek bir denklem ne Ürdün’de ne Mısır’da ne BAE ne Suriye’de olmadı, olacağa da pek benzemiyor. Ancak Türkiye’de neredeyse darbe dönemlerinde bile “28 Şubat’ın utanç verici çok kısa dönemi hariç) sürekli Filistin ve Kudüs davasından yana tavır takınılmıştır. Tabi duruşun tonu ve dozajı farklılık gösterebilmiş olmakla birlikte genel manada temsil edilen çizgi muhafaza edilmişti. Türkiye devleti her zaman Filistin’in yanında oldu. Medeniyet önemli bir değerdir, bir de ortaya medeniyet koyabilmek, medeniyet değeri üretebilmek ayrıca kıymetlidir. Bizim temsil ettiğimiz bir medeniyetimiz var ve bu medeniyet temsilinin bizlere, (yük demek doğru değildir) miras olarak bıraktığı başımızda bir taç vardır. Diğer birçok millette bulunmayan ve imrenilerek bakılan bizdeki bu değerin sorumluluğu ve refleksiyle hangi hükümet olursa olsun tavrımız ve çizgimiz genelde bellidir. Kudüs’ün nasıl bir değer taşıdığının bilinciyle hareket edilmektedir. Tarihsel ve medeniyet bağlamında sorumluluklarımız itibariyle devletimizin Kudüs’ün işgaline sebep olacak herhangi bir entegrasyonu kabul edeceğini düşünmüyorum.