Gündem
Seküler yobazlar ve satılık kalemlerin korkulu rüyası idi! Hasan ağabeyi rahmetle anıyoruz
Ömrünü ve kalemini hakikat mücadelesine adayan ve peygamber diyarı Medine’de ruhunu Rahman’a teslim eden Genel Yayın Yönetmenimiz Hasan Karakaya’yı Hakk’a irtihalinin 8. yıl dönümünde dualarla yâd ediyoruz. Usta kalem, ‘Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz’ ilahi hikmetini tecelli ettirircesine, 31 Aralık 2015’te Mescid-i Nebevi’de son namazını eda ettikten ebedi âleme hicret etmişti.
Bildiğini yazmaktan vazgeçmedi
Özellikle 28 Şubat sürecinde mütedeyyin kesime yönelik başlatılan sistematik baskılara boyun eğmeyen, iftiralara, gözaltılara ve cuntacıların zulmüne rağmen doğru bildiğini yazmaktan vazgeçmeyen Karakaya, eski Türkiye artıklarının ve sonrasında o boşluğu doldurmaya hevesli FETÖ’cülerin korkulu rüyası oldu. Bu ülkenin asli unsuru inançlı kesimi hedef alan seküler yobazlara ve ruhunu şeytana satan satılık kalemlere anladığı dilden konuşan Hasan Karakaya, iyi bir dost, vefakâr bir ağabey, yeri doldurulamaz bir gazeteciydi. Başkan Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan temaslarını takip eden heyette yer alan ve Mescid-i Nebevî ziyaretinin ardından kalp krizi geçirerek ebedi âleme göçen merhum Genel Yayın Yönetmenimiz Hasan Karakaya’yı Hakk’a irtihalinin sekizinci yıl dönümünde dualarla yâd ediyoruz. 28 Şubat sürecinde Müslümanların haykıran sesi olan Karakaya, son nefesine kadar milli iradeden yana tavır alarak gönüllerde taht kurdu.
‘Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz’
Mütevazılığı, sevecenliği ve tavizsiz duruşuyla hatırlanan usta kalem, ‘Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz’ ilahi hikmetini tecelli ettirircesine, 31 Aralık 2015’te peygamber şehri Medine’de bulunan Mescid-i Nebevi’de son namazını eda ettikten ebedi âleme hicret etmişti. Vefatının sene-i devriyesinde ailesi, çalışma arkadaşları ve meslektaşları Karakaya’yı anlattı.
Akif'e komşu oldu
Hasan ağabeyin Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazına başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere dönemin başbakanı, bakanlar, milletvekilleri, bürokratlar, gazeteciler ve binlerce seveni katılmıştı. Kılınan cenaze namazının ardından tekbirler eşliğinde Edirnekapı Şehitliği Mezarlığı’na getirilen Hasan ağabeyin cenazesi, İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy’un kabrinin hemen yakınındaki bir mezara defnedildi. Define katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, Hasan ağabeyin kabri başında Bakara Suresi’nin ilk 5 ayetini okuduktan sonra mezarına toprak atmıştı.
Hak neyse onu yazıyordu
Eşsiz bir kalemdi
Sürekli Fatiha’larımızda
Ustamızın yeri dolmuyor
Hiçbir zaman savaşını bırakmadı
Hasan abimizi çok özlüyoruz
Yaşasaydı, 15 Temmuz'da şehit olurdu
“Hasan olsa ne derdi?”
Yokluğun belli oluyor
Rahmetli Genel Yayın Yönetmenimiz Hasan Karakaya ağabey, son günlerde mütedeyyin kesime yönelik nefret söylemlerini artıran ve geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da yapılan Gazze’ye destek mitingine katılan vatandaşlara küfreden Fatih Altaylı’ya hitaben anladığı dilden bir yazı kaleme almıştı. Hasan ağabey, 10 Ekim 1999’da kaleme aldığı yazısında başörtülülere “fahişe” hakaretini eden Altaylı’nın küfürlerini büyük bir öfkeyle karşılamış ve “Bugün yazmak gelmiyor içimden... Sövmek istiyorum” başlıklı bir yazı kaleme almıştı.
Karakaya’nın ne kadar haklı yazılar kaleme aldığını gösteren yazı şöyle:
“Bugün yazmak gelmiyor içimden... Sövmek istiyorum - Öncelikle; böyle bir yazıyı kaleme almış olmaktan dolayı hepinizden, özellikle de hanımlardan özür diliyorum.
Bugün; “seviye” beklemeyin benden... Çünkü “çukur”ların seviyesine inmek ve kulaklarına bağırmak istiyorum.
Ahlâk, edep, medeniyet, hoşgörü de beklemeyin.
Zira; kendimde değilim bugün.
Son derece öfkeli, kızgın ve kendimi kaybetmiş durumdayım.
Vücut kimyam bozuk.
Ağzıma geleni, kâğıda döküyorum.
Kusura bakmayın... Özür diliyorum hepinizden...
Bugüne kadar;
Bu köşeyi hanımlar da okuyor diye, mümkün olduğu kadar “argo” kullanmamaya, mümkün olduğu kadar “sövmemeye” özen gösterdim.
Ne var ki;
Okuma hakları ellerinden alınan “Başörtülü” öğrenciler için “fahişe” diyebilecek kadar adileşen, pespayeleşen bir “orospu çocuğu”na, hakettiği dilden cevap vereceğim.
Dikkat edin;
“Orospu’nun çocuğu” değil, “ .......” diyorum.
Çünkü; “ana”sının kabahati yok.
Bilseydi, büyüyünce böyle bir “Mahlûkat” olacağını hiç doğurur muydu onu?..
Evet;
O, kafası orospulaşmış bir fahîşe!..
(...)
O, mümkün değil ki, anasının rahminde büyümüş bir “Cenin” olamaz!..
Olsa olsa; ‘9 ay 10 gün çektiği kabızlık”tan sonra (....) ...............
Düşünüyorum da;
Bir “insan”dan, mümkün değil, böyle bir “yaratık” çıkamaz!..
Bir kadın, böyle bir “enik” doğuramaz!
Aklım, havsalam almıyor.
Hiçbir ana-baba, böylesine bir “...”, böylesine bir “mikrop” üretemez!.. Hele hele; 9 ay boyunca taşıyamaz bünyesinde!..
O halde, nereden çıktı bu mahlûk?..
“İnsan” desen, insana benzemiyor!..
“Hayvan” desen, tüm mahlûkata hakaret olur!..
Kendi dışkısını yiyen “Domuz” bile temiz kalır bu “necaset”in yanında!..
İyi de;
Kim bu alçak?..
Nereden çıktı bu şerefsiz?..
Öyle bir “necaset parçası” ki, hiçbir “ana”nın rahminden çıkması mümkün değil!..
................
Onun gözünde;
Okumak için üniversite kapısında bekleyen “başörtülü” öğrenciler birer “fahişe!..”
Hem de;
“Bellenmesi gereken bir fahişe!..”
Depremde çektikleri “acı”ların üzerine, bir de “okula girememe” baskısıyla karşılaşan bir “depremzede öğrenci”nin zulmü protesto için açtığı “7.4 yetmedi mi?” pankartına takmış kafayı.
Diyor ki;
“Size neyin yetip yetmediğini ben biliyorum da, size değmez!.. Onu yapmaya bile değmezsiniz!.. Sizi gidi alçak fahişeler sizi!..”
Ben de diyorum ki;
Hayır; böyle bir “şey”e “insanca” cevap vermek mümkün değil...
Ona neyin yetip-yetmeyeceğini ben de çok çok iyi biliyorum ama, değmez!..
Çünkü;
Yazdığı kalem bile “küçük” gelir ona!..
O ki;
Oturduğu “Cola Şişesi”nden bile zevk alan bir “...”dir!..
Dolayısıyla; “kalem”ler, “şişe”ler değil, “budaklı odun” lâzım, bu ....le!..
Ya da, çok iyi bildiği “çarpışan mızrak”lardan ikisi!..
Bu “necaset” var ya;
Program yaptığı “kanal-izasyon”dan aradım kendisini:
“O şimdi burada yok, denize doğru akıyor o bok!” dediler!..
Ağzından “kusmuk”, kaleminden “irin” dökülen bu .., asla “yazar” olamaz.
Büyük bir ihtimalle ya “boynuzlu” bir ..., ya da ...!..
Sırf “başörtülü” oldukları için okuma hakkı gaspedilen kız öğrenciler için “200 milyonu bastır soyunsunlar, 300 milyonu ver başka şey yapsınlar” diyebilecek kadar bayağılaştığına göre, merak ediyorum;
Böyle bir hayvana tahammül edebilmesi için, ....?..
Ya da;
(...)
Yoksa;
(...)
Öyle ya;
“Kimin kaça soyunacağı” konusunda bu kadar “uzman” olduğuna göre!..
Ne demiş eskiler;
“Kişi, başkalarını da kendisi gibi bilirmiş!..”
..............
Zaman zaman; bazı hanım okurlarımın “hassasiyet”lerine duyarlı davranır ve bu “pespaye tetikçi”lere daha ağır ifadeler kullanmamak için kendimi zor tutardım.
Hayır; bugün çıkaracağım ağzımdaki baklayı.
İster kızın, ister darılın, isterse telefonlara sarılın; ama n’olur, bu kafasındaki “irin”leri satarak para kazanan “..”na, bugün olsun anladığı dilden cevap vereyim.
Böyle “..”lere az bile yazıyorum.
Bunlar “balans ayarı”ndan hoşlanır...
Elleri kızarıncaya kadar alkış tutarlar bütün “dayatma”lara!..
Bunlara var ya;
Balans ayarı değil, aslında iyi bir “alyans ayarı” yapacaksın!..
Bol taşlı, büyük başlı “yüzük”leri ..., ... ayar yapacaksın!..
Hayır; bunlara karşı “anladığı dilden” konuşmak da çare değil.
Bundan böyle;
Anladıkları “stil”den konuşmalı bunlarla!..
Nasıl “bellenmek” istiyorlarsa,
Öyle bellemeli!..
Hem de “gazete” diye çıkardıkları “paçavra”ların üzerinde!..
Görsünler bakalım;
“Allah’ın emri” olan başörtüsünü taktığı için namus timsali olan o mağdur öğrencilere “fahişe” demek neymiş!.. Görsünler;
Budaklı odun, “cola şisesi”nin üzerine oturmaya benziyor muymuş!..
Görecek!..
Bir gün gelecek, cümle âlem görecek bu “...”ların rezilliğini!..
Bakalım “o gün” geldiğinde nereye kaçacaklar?..
Ama;
Dünyanın öteki ucuna da kaçsalar, en ücra köşeye de sinseler, girdikleri delikten çıkarıp, teşhir edeceğim bunları!..