AKİT MENÜ

Gündem

Boykot, dışarıdan verilmiş bir çağrı idi

Eski Diyarbakır Sur Belediye Başkanı Cemal Toptancı, Akit’e özel röportaj verdi. CHP’nin boykot çağrısını değerlendiren Toptancı, “2 Nisan’da milli sermayenin sahibi olduğu şirketlerin mal ve hizmetleri için yapılan ‘Boykot Çağrısı’ aslında bizatihi Özgür Özel’in düşüncesi sonucunda deklare edilmiş bir çağrı değildi. Dışarıdan talimat verilmiş bir çağrı idi” dedi.

Haber Merkezi

Araştırmacı Yazar, eski Sur Belediye Başkanı Cemal Toptancı, Akit’in bu haftaki konuğu olarak gündeme ilişkin çarpıcı tespitlerde bulundu.

CHP’NİN SOKAK ÇAĞRILARI MİLLETİMİZİN PRESTİJİNİ SARSMA AMAÇLI

Sayın Toptancı, CHP eski İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun çeşitli suçlamalarla gözaltına alınıp tutuklanmasının ardından, CHP sokakları karıştırıp tedhiş eylemleriyle hükümete gözdağı vermeye çalıştı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İBB sabık başkanı hakkında yapılan ihbar ve şikâyetlerin kendi parti mensupları tarafından anlaşıldığı kadarıyla çıkar ilişkilerinden kaynaklı olduğu, yani burada şikâyet edenler CHP’li, şikâyet edilenler de bizzat CHP’lilerin kendileri olması hem kamuoyunda hem de devletin ilgili sorumlu kurumları tarafından dikkate alınmasına vesile olmuştur. Savcılık tarafından okunan resmi raporlar neticesinde de sabık İBB başkanı ve kurduğu iddia edilen suç örgütü mensubu arkadaşları, 19 Mart 2025 günü gözaltına alınmış ve 23 Mart 2025 günü de tutuklanma talebiyle mahkemeye sevk edilmişlerdir. İlgili mahkemece de sabık İBB başkanı tutuklanarak Silivri’deki cezaevine gönderilmiştir. Elbette ki, konu ile ilgili karar verecek merci bu saatten sonra yargıdır. Ancak bizim açımızdan başta Avrupa olmak üzere bütün dünyaya haber olan gelişmeler, vatandaş olarak bizleri sonsuz derecede üzmüştür. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, yönetimler de makam işgal eden kişilerin görev ve yetkileri yasalarla belirlenmiştir. Henüz yargılama sürecinin devam ettiği bir ortamda, sabık İBB başkanının mensubu olduğu CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından tedhiş eylemleri için sokak çağrıları yapılması bölgemizde ve dünyamızda her yönüyle saygınlık kazanmış olan milletimizin prestijini sarsma amaçlıdır. Zira yapılan çağrının kendisi 1970’li yılların tedhiş eylemlerinin örnek alındığına delalet eder. Amaç hak aramak değil, ülkenin maddi ve manevi değerlerine mala ve cana kastetme gibi bir temayülün tezahürüne adeta dönüşmüştür. Saraçhane’de sahnelenen tedhiş eylemleri içinde devletin polisine karşı yapılan saldırılar, asit gibi kimyasal silahların da bizzat örgütledikleri eylemciler tarafından kullanılmış olması sopalarla yapılan saldırılar milletimizce tanık olunmuş sahnelerdi. Türkiye’nin eski Türkiye olmadığını ve özlemini çektikleri geçmişin Türkiye’sinin de geri gelmeyeceğini artık bilmeleri lazım.

TEDHİŞ EYLEMLERİNE İŞTİRAK EDENLERİN YÜZDE 90’I BELEDİYE ÇALIŞANLARI

CHP’nin gençleri sokaklara döküp, suç işletmesi ardından da gözaltına alındıklarında “Pırlanta gibi gençler” diyerek salıverilmelerini istemeleri mantıklı mı?

Saraçhane başta olmak üzere isimlerini andığım başta Ankara ve İzmir’de çağrılar üzerine tedhiş eylemlerine iştirak eden kesimin yüzde 90’nın belediyelerinin çalışanları olduğunu, “Pırlanta gibi gençler” dediklerine gelince çoğunlukla okullarda okuyan ve tedhiş eylemlerinin henüz ne anlama geldiğini bilmeyen, kendi gençliğinin zarar görebileceği idraki içinde olmayan kesim olduğunu gördük. Söz konusu gençlerin bir kısmının zehirlendikleri son tedhiş hareketleri yine aynı zihniyeti paylaşanlarca 12 yıl önce Taksim Gezi parkında 11 vatandaşımızın öldüğü 8 binden fazla vatandaşımızın da yaralandığı tedhiş hareketiydi. Özgür Özel ve CHP’liler sandılar ki, eski Türkiye’dir burası. Tekrar ediyorum, o köprüler altından çok sular geçti. FETÖ ve PKK gibi tedhiş eylemlerinin banisi olan terör örgütlerinin diz çöktüğü bu zaman dilimindeyiz artık. DHKP-C ve MLKP gibi illegal terör örgütlerinin iştirak ettiklerini devletin güvenlik güçleri için bilinmeyen bir durum değildi. Bizzat sabık İBB başkanı ve CHP tarafından kendileri için özgürlük istenen, Cihangir, Beyoğlu ve Galatasaray’ın arka sokaklarını mesken edinmiş Pinokyo Bar, Mor Kedi Cafe & Bar, Chaplin Cafe & Bar gibi barlar ile Grant Haytt ve Ottopera Hotel’in müdavimi kesimin katılım sağladığı gök kuşağı bayraklarını sallayan zavallılar idi onlar. Heyecan arayan zamanın dijital kültürünün kurbanı bir kısım öğrencilere gelince, zaten onlar için ders olsun diye milletin ve devletin hukukuna saygılı olsunlar diye, tutuklu kaldıktan sonra şartlı salıverildiklerini de gördük. Ancak şunu da unutmayalım ki, iki başlık altında ‘Yolsuzluk ve Kent Uzlaşısı’ iddiasıyla tutuklu yargılanan ne İBB’nin sabık başkanının oğlu, ne de onun için tedhiş hareketlerinin fitilini çakan, CHP genel başkanın çocuklarının eylemlere katılımda bulunmadıklarını da unutmayalım.

BOYKOT TALİMATI DIŞARIDAN VERİLDİ

CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in İmamoğlu’nu serbest bıraktırmak için yerli markalara yönelik boykot çağrısı, ardından da alışveriş boykotunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

2 Nisan günü milli sermayenin sahibi olduğu şirketlerinin mal ve hizmetleri için yapılan ‘Boykot Çağrısı’ aslında bizatihi Özgür Özel’in düşüncesi sonucunda deklare edilmiş bir çağrı değildi. Bana göre dışarıdan talimat verilmiş bir çağrı idi. Bunu ilk duyduğumda bir intikam çağrısı olarak değerlendirmiştim. Evet, boykot çağrısı ekonomimizi çökertme ve milletimizi fakirleştirme amaçlı yapılmıştı. Zira bu bir intikam çağrısıydı. Mesele yapılan bu çağrıya Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu; “Üreten, istihdam sağlayan, yatırım yapan şirketlerin hedef haline getirilmesi ve boykot yanlış. Şirketlerimiz siyasi tartışmaların dışında tutulmalı” demişti. MÜSİAD, ASKON, İTO, İSO ve TESK de onu destekler mahiyette görüş bildirmişti. Boykot cağrısı konusunda CHP ile birlikte İsrail’i sevindiren, Türkiye Sanayici İş Adamları Derneği’nin (TÜSİAD) sessiz kalması ve TÜSİAD gibi gayri Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK)’in verdiği destek idi. Bütün dünyanın tanık olduğu Siyonist İsrail’in binlerce Gazzeli Müslümanı şehit ettiği bu süreçte, katil İsrail hükümetini destekleyen ve ülkemizde de gerek mal ve gerekse hizmet üretimi yapan yabancı şirketlere karşı bir ‘BOYKOT” başlatmıştık. Kısmen de olsa bu eylemin Siyonistlere destek verenlere zarar verdiğini hep beraber görüp yaşadık. Hamdolsun ki hepimiz de milletçe tanık olduğumuz üzere o bir günlük ‘BOYKOT ÇAĞRISI’ iltifat görmemiş ve kullanmak istedikleri silah kendilerini vurdu.

KÜRTLER VE TERÖRDEN ZARAR GÖRMÜŞ KESİM CHP’NİN EYLEMLERİNE DESTEK VERMEDİ

CHP Lideri Özel, Kürtlerin de sokak eylemlerine katılmasını istemesi üzerine DEM Parti’den “Biz sizin eylem gücünüz değiliz” mealinde tepki geldi. Kürtler de CHP’nin sokak davetine fazla itibar etmedi. Kürtlerin ve DEM Parti’nin CHP’nin iç yüzünü kavradığını söyleyebilir miyiz?

Örgütlü legal Kürt siyasalının Türkiye tarihindeki yeri malumunuz çok eski değildir. 1990’da sahneye çıkan bir örgütlenmedir. Halkın Emek Partisi olarak (HEP) kurulan ilk Kürt orijinli siyasi parti olmakla beraber aslında illegal terör örgütü PKK’nın vesayetinde bir hareket olarak doğmuştur. Partinin tüzüğüne bakıldığında, ideolojik bir parti ve ideolojilerinin de Kürt Milliyetçiliği olduğu görülür. İllegal ve legal olarak siyasallaşmalarının sebebi olan bir zamanların CHP’nin devamı ve Genel Başkanlığını da İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü’nün yaptığı SHP listesinden, 6 Kasım 1991 seçimlerinde 21 milletvekilliği kazanır. Kapatılan bu partinin yerine bu kez Demokrasi Partisi (DEP) adını verdikleri yeni bir parti kurarlar. Onun da ideolojisinde Kürtlük ve Kürt Milliyetçiliği öncelikli olup aynen HEP’in siyaseten savunduğu; Anadilde Eğitim ve Yayın, Olağanüstü Bölge Hal (OHAL) Valiliğinin kaldırılması, Köye geri dönüşlerin sağlanması ve Kürt sorununun özgürce tartışılacağı demokratik ortamın sağlanmasıdır. Akabinde Halkın Demokrasi Partisi kurulur (HADEP) Hadep’te ideoloji artık Kürtlük ve Kürt Milliyetçiliği olarak lanse edilmez. Zira bundan böyle Türk solu ile ittifak kurulduğu süreç başlatılmıştır. Hatta dedesi Kadri Ahmet (Kürkçü) tarafından 97 Kürd’ün kurşuna dizilmek suretiyle ölümlerine neden olmuş bir Ertuğrul Kürkçü ile yol arkadaşlıkları başlamıştır. Ertuğrul Kürkçü bir tüzük değişikliğiyle, Yargıtay tarafından kapatılmasına karar verildiği halde Anayasa Mahkemesi’nin kapattırmadığı Halkların Demokratik Partisi’nin de onursal başkanlığına getirildi. Marjinal Türk soluyla ittifak kurarak parlamento da siyaset yapan seküler Kürt siyasal hareketinin özellikle 15 Temmuz 2016 FETÖ darbesi sonrası yıllarda CHP ile yaptıkları ittifaklar, Kürt seçmen kesimini az da olsa etkilemeye başlamış ve her seçimde özellikle oy depoları olarak öne çıkan kentlerde zamanla sandıklara gösterdikleri teveccüh azalmıştır. Hele hele hâlâ terör örgütü tarafından evlatlarının serbest bırakılmalarını isteyen Diyarbakır annelerinin gösterdiği direniş ve HDP’nin Diyarbakır’daki il başkanlığı binasını kapattırmalarını zikretmek lazım. 2019 yerel seçimlerinden sonra terör örgütünün vesayetinde görevlerini kötüye kullanan bölgedeki şehir ve ilçe belediye yönetimlerine kayyımların atanması neticesinde halkın psikolojik, sosyal ve ekonomik olarak kavuştukları huzurlu ortam, nihayet son zamanlarda gerek Türkiye siyasetinde gelinen nokta ve gerekse Suriye’de Türkiye lehine oluşan durum. Kürt partisi olmayan ittifakın mahsulü olan DEM Parti de artık teröre mesafeli durmak zorunluluğu içinde. Dolayısıyla, Özgür Özel’in öncülük ettiği sokak anarşizmine prim vermeyecekleri ve başta Kürtler olmak üzere terörden zarar görmüş her kesimin tedhiş eylemlerine prim vermedikleri görülmüştür.

Kürt Halkı Bölünmek İstemiyor

PKK’nın ve bağlı silahlı diğer örgütlerin lağv edilmesine yönelik MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin başlattığı inisiyatif, DEM Parti’nin dört elle sarıldığı bir barış sürecine dönüştü. Bu kez Türkiye terör belasından kurtulacak mı sizce?

Siyasi arenamızda günümüzün bilge siyasetçisi olan Sayın Devlet Bahçeli beyin, ekim ayının 22’sinde TBMM’de yaptıkları tarihi açıklama alışıla gelmiş Türk siyaset sosyolojisinin alışık olmadığı bir mesaj olarak büyük yankılar yapmıştı. Bu yankı sadece ülkemizde değil dost düşman bizi tanıyan bütün ülke coğrafyalarında ve siyasi arenalarında da gündem oldu. Bu çağrıyla şahsen şu okumayı yaptım: En başta devletin kendisi başta olmak üzere, Öcalan ve Kandil’in katil baronları da şunu gördüler ki, 40 yılı aşkın zamandır terörün ülkemize verdiği can ve mal kaybına rağmen, Kürt halkının kahir ekseriyeti asla bölünmek istemiyor ve terör örgütünün kendilerini de temsil etmediğini gördüler. Bütün bu yaşanmışlıkları elbette siyasetimiz de gördü, Sayın Devlet Bahçeli de bunu gördü. Neticede terörün temelinde yatan nedenin Türk ve Kürt çatışması olmadığını da bütün dünya görmüş oldu. Zira Türkiye’nin Kürtleri ile başta İran olmak üzere diğer iki komşu ülkemiz Irak ve Suriye’deki Kürtler gibi olmadıklarını da unutmayalım. Saydığımız diğer üç komşu ülkede yaşayan Kürtlerin belirli bir coğrafyalarında yaşadıkları, Arap ve Acemlerle Türkiye’deki gibi akrabalık hukuklarının olmadığı da bir gerçekti. Türkiye’nin bu alanda çok mesafe kat ettiğini tecrübe sahibi olduğunu gören iç ve dış muhalif güçlerin de umutlarının kursaklarında kaldığını gördük. Bu nedenle cumhurbaşkanlığı sistemi de bu konuda umutlarımızı artırdı. Zira artık ne parlamenter sistemin zayıf kısa süreli koalisyon hükümetleri ne de ikide bir geçmişte demokrasimize yönelik yapılan askeri darbe ve müdahalelerin olma ihtimalinin kalmaması teröre karşı verilen güçlü ve tavizsiz kararları da beraberinde getirmiş oldu.

İmamoğlu’nun telaşının sebebi ceza alma korkusu

CHP’nin seçime bunca yıl varken İmamoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı gösterme telaşının arkasında ne yatıyor?

Çok yakın bir tarihte yaşadığımız küresel bir sağlık sorunu ve hemen akabinde on bir vilayetimizin karşılaştığı büyük bir deprem afetinin ardından üst üste gelen Cumhurbaşkanlığı genel ve yerel seçimlerinde muhalefetin oylarının artışı başta CHP olmak üzere birlikte ittifak kurdukları ortaklarını da umutlandırmıştı. Özellikle son iki yerel seçimde Ak Parti’nin başta İstanbul olmak üzere Ankara gibi yıllarca yönettikleri kaleleri olarak kabul edilen belediyeler kaybedilince, 1950 seçiminden bu yana tek başına iktidar görmemiş ve iktidar kültüründen mahrum kalmış bir CHP’nin “ne pahasına olursa olsun mutlaka Erdoğan gitmeli” hastalığına yakalanmış olduğunu da üzüntüyle seyrettik. Elbette ki iktidarın oy kaybına neden olan hizmet yapmayışı değildi. Bilakis bütün sıkıntılara rağmen yapmayı düşündüğü projeler tıkır tıkır işliyordu. Ne var ki CHP ile birlikte ittifak içinde olan küçük partileri de en çok umutlandıran ekonomi dünyamızda yaşadığımız olumsuzluklar, faiz, enflasyon, geçinme şartlarının zorlaşması milletimizde haklı bir tedirginliğe sebep olmuştu. Ak Parti ve Cumhur İttifakı bileşeni MHP olarak Cumhur İttifakını ayakta tutmuş ve kamuoyu anketleri CHP ve muhtemel ittifak ortaklarının yapılacak bir seçimde mutlu olacaklarına dair net bir müjde vermiyordu. Buna rağmen CHP’nin erken seçim isteme nedeni ve sabık İBB başkanının yapılacak seçimde Cumhurbaşkanı adayı gösterilme kararının, parti üst yönetimince alınmış olması da sanki bir tiyatro oyunuydu. Zira 20 Şubat 2024 günü Ozan Özcan isminde Muharrem İnce’nin partisinden bir genç mahkemeye başvurarak sabık İBB başkanının diplomasının ‘denklik’ noktasında yatay geçiş nedeniyle hükümsüz olduğu şikâyetinde bulunması ve ardından konu ile ilgili gerçeğin açığa çıkmış olmasıdır. Cumhurbaşkanı olma hayalini kuran İmamoğlu’nun yolsuzluktan dolayı işlediği suçlar nedeniyle ceza alacağı konusunda şüphesi olmadığı için fevri ve siyasi ahlaka aykırı söylem ve eylemlerine tanık olduk. Gösterdiği bütün telaşın sebebi buydu.

Cumhuriyet sonrası yaşanan katliamların müsebbibi CHP’dir

Şeyh Said isyanı ve Dersim harekâtları gibi olaylarda CHP zihniyetinin Kürtlere yönelik katliamlarına ilişkin bilgi verebilir misiniz?

Son yüzyıl siyasi tarihimizi ne Türkler ne de Kürtler bilmiyor. Zira konu ile ilgili gerçek olmayan tarih hâlâ müfredatımızda çocuklarımıza ders olarak verilmektedir. Ancak günümüzde hissettiğim kadarıyla bu durum devletimizin ve ilgili kurumlarının da rahatsız olduğu bir durum olarak sıkıntı yaşamamıza vesile oluyor. Şeyh Said hareketi için, yayınlanan son çalışmam “Cepheden Sürgüne/CHP ve KÜRTLER” kitabımda belgelerini de birlikte sunduğum üzere hareket için isyan değil kıyam diyorum. Zira Şeyh Said’in hareketi lokal kalmış ve bütünüyle Osmanlı sonrası çeşitli alanlarda yapılan tasfiyelere karşı bir duruşun neticesidir. Dinin tasfiyesi başta olmak üzere, Hilafetin tasfiyesi ve nihayet Osmanlı Saltanatı’nın tasfiyesi bu kıyamda önemli rol oynamış, Kürtlükle uzak yakın ilgisi olmayan bir kıyam olarak tebarüz etmiştir. Seyit Rıza’nın da hareketi bir Kürt hareketi değildir. Zira Seyit Rıza da Kürt olmayıp, bilakis Alevi inancına sahip bir Türkmen aşireti olan Şeyh Hesenan aşiretine müntesiptir. Gerek din gerekse mezhepsel olarak cumhuriyet sonrası ortaya çıkan bu acılı katliamların müsebbibi elbette ki zamanın tek partisi CHP olmuştur.

1 milyon Yahudi’ye Türk pasaportu verip Filistin’e gönderen CHP hükümetiydi

Türkiye Suriye’de kanlı Baas rejiminin devrilmesine katkıda bulunup, yeni Suriye yönetimiyle ittifak kurduktan ve bu ülkede bazı askeri üsler kurmaya başladıktan sonra CHP’nin sokakları karıştırmaya, halkı kamplaştırmaya yönelik tutum geliştirdiğini görüyoruz. Bunu nasıl algılamak lazım?

Suriye’de 61 yıllık Baas diktasını ayakta tutan İsrail olmuştur. 1958’de Mısır ile Suriye’nin kurduğu Birleşik Arap Cumhuriyeti, İsrail tarafından tehdit olarak görülmüş, Suriye 1961’de bu birlikten ayrılmıştır. Ayrılığı isteyenler, Suriye ordusundaki azınlık Nuseyri subaylardı. 8 Mart 1963’te Hafız Esad ve Nuseyri arkadaşları darbe yaparak yönetime el koymuştur. 2010’da Tunus’ta başlayıp Arap ülkelerine yayılan Arap Baharı ile birçok ülkede yönetimler değişirken, Suriye’de Esad rejimi ayakta kalmıştır. 2011’de Esad’a karşı çıkan halk ağır katliamlara uğramış, milyonlarca kişi yerinden edilmiştir. Sednaya Hapishanesi’nde binlerce insan işkenceyle öldürülürken rejim değişmemiştir. ABD, İsrail’in dayatmasıyla, DAEŞ’i bölgede kullanarak üsler kurmuş ve Türkiye’yi baskı altına almaya çalışmıştır. Türkiye ise yaptığı operasyonlarla bu planları bozmuştur. 28 Mart 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke, CHP iktidarındaki Türkiye olmuştur. Hatta 1 milyon Yahudi’ye Türk pasaportu verilip, ileride işgal edecekleri Filistin topraklarına gönderilmiştir.

Yorumlara Git

Trump'tan JPMorgan ve CEO'suna dudak uçuklatan tazminat davası Parayı çok seviyor

Uyuşturucu soruşturmasında flaş gelişme! 14 zanlının uyuşturucu testi pozitif çıktı

Gözü kapalı destekten büyük hüsrana! İsrail’e koşan Evanjelik, siyonizmin barbar yüzüyle sarsıldı!

Bu işin üstüne gidilsin, uyuşturucu kullanmayan oyuncuya iş yok! Uyuşturucu testleri pozitif çıktı: Ünlü isimler kıskıvrak yakalandı!

Terör örgütü YPG/SDG yandaşları Almanları da bezdirdi