Gündem
Dr. Fatma Çetin kaleme aldı! Hoş Bir Sadâ: Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in Ardından...
FSMVÜ İslami İlimler Fakültesi Dr. Öğr. Üyesi Fatma Çetin, Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in vefatının 5’inci seneyi devriyesi nedeniyle duygusal bir yazı kaleme aldı.
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Dr. Öğr. Üyesi Fatma Çetin, takva sahibi kişiliğiyle ön plana çıkan, garibanların “doktor annesi” olarak tanınan Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in vefatının 5’inci yıl dönümü nedeniyle bir yazı kaleme aldı. Çetin’in yazısı şöyle:
Her nefis elbette ölümü tadacaktır. Ancak Dr. Ayşe Hümeyra Ökten gibi kimileri bu dünyada hoş bir sadâ olarak kalır, isimleri kitaplara yazılır ve kalplerimizde yaşamaya devam ederler. Hemen her muhabbette kendilerinden bir hatıra aktarılmaya devam eder.
Dünya’da hoş sadâ bırakmak bizim elimizde olan bir şey mi? ve yine bir şairin dediği gibi:
Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
Günler şu heyûlâyı da er, geç silecektir.
Rahmetle anılmak…, ebediyyet budur amma.
Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?
Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;
Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.
Toprağın sırtında taşıdığı insanlar kimlerdir? Toprak, kimleri sırtında taşır?
Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in vefatının üzerinden beş yıl geçti. Zaman, onun ardından edilen duaları, anlatılan hatıraları ve bıraktığı hoş sadâyı silmedi; bilakis daha da derinleştirdi. Bugün onun ismi hâlâ anıldığında, sadece bir doktor olarak değil; dua alan bir evlat, babasının “Allah hem dünyanı hem ahiretini mamur eylesin” diye niyazda bulunduğu bir kız; hastalarının “Ayağın Kâbe’ye gitsin” diyerek uğurladığı bir hekim; ilimle yoğrulmuş, şahsiyetini muhafaza etmiş ve laik eğitim sisteminin dönüştürücü baskısına rağmen, Müslüman kimliğini koruyarak var olabilmiş nadir örneklerden biri olarak hatırlanıyor.
Ne var ki, bu çok yönlü şahsiyet, genelde doktor olması yönüyle, Cumhuriyet döneminin ilk başörtülü tıp doktoru olarak tanıtılmasını öne çıkarıyor. Çünkü modern başarı anlatıları, çoğunlukla bireyin mesleki yükselişini merkeze alır; buna karşılık ailevi ilişkiler, duygusal emek ve dua alma gibi insani değerler daha geride kalır.
Oysa Ayşe Hümeyra Ökten’in şahsiyeti, yalnızca bir tıp mensubu olmanın ötesinde, dönemin ideolojik ve kültürel gerilimleri içinde şekillenmiş bir hikâyenin taşıyıcısıdır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında laikleşme politikaları, kız olsun erkek olsun, eğitim kurumlarını muhafazakâr kesim için bir tehdit hâline getirmişti. “Çocuklar dinsiz olur” endişesiyle birçok aile, özellikle kız çocuklarını okula göndermekte tereddüt etti.
Bu bağlamda, Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in hayat hikâyesi üzerinden Müslüman kimliğini muhafaza ederek modernleşmenin mümkün olabileceğine dair bir mesaj üretilmekte; onun şahsında bir “istisna” üzerinden temsil inşa edilmektedir.
Bu nedenle Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in öne çıkarılması, sadece bir başarı hikâyesi değil, aynı zamanda bir kimlik mücadelesidir ve onun hayatı, Müslüman kadının modernleşme sürecinde yok olmadığını, aksine var olabileceğini göstermek için seçilmiş bir örnek olarak sunulmaktadır.
Ne var ki, günümüzde eğitim sisteminden Müslüman edep ve kimliğini muhafaza ederek çıkanların sayısı oldukça azalmıştır. Artık dindar anne-babaların çocuklarının dinden uzaklaştığı, hatta inançsızlaştığı vakalar kamuoyunda daha sık konuşulur hâle gelmiştir. Bu durum, sadece bireysel bir tercih değil, toplumsal bir tehlike olarak değerlendirilmektedir. Eğitim sisteminin sekülerleşme yönündeki baskın yapısı, medya ve dijital kültürün yönlendirici etkisi kadar, bu kopuşun temelinde aile içi ihmalin, örneklik eksikliğinin ve manevi bağların zayıflamasının yattığı da dile getirilmektedir. Bu bağlamda Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in hem mesleki başarıya ulaşmış hem dinin emirlerini ve yasaklarını tavizsiz uygulamış, hem de ailesine karşı vefalı, dua alan bir evlat olması yanında hastalarının da dualarını alan bir doktor olarak anılması, günümüz Müslümanının yaşadığı kimlik parçalanmasına karşı güçlü bir örneklik teşkil eder. Bu bakımdan onun şahsiyeti, sadece geçmişe ait bir hatıra değil, bugüne dair bir uyarı ve davet niteliğindedir.
Hatıratıyla geçmişin ideolojik baskılarına karşı sessizce yükseltilmiş bir kimlik sadâsının da tanığıdır. 1933 ile 1950 yılları arasında 17 yıl boyunca minarelerden Türkçe ezan okunmuş, camilerde imamlar namaz surelerini Türkçe okuyarak kıldırmıştı. Bu dönemin son bulduğu haziran ayı, Ramazan-ı Şerif’e denk gelmişti. Dr. Ökten, o geceyi şöyle anlatır:
“Teravih namazını kılmak üzere Süleymaniye Camii’ne gittik. Avlu da dahil olmak üzere cami hınca hınç doluydu. Çünkü artık ezanlarımız Arapça okunuyor, namazlarımızı Arapça kılıyorduk.”
İşte bugüne dair gerçek ibretler alınmak isteniyorsa, onun hayatına parçalı değil, bütüncül bir bakışla yaklaşmak ve derinlemesine analiz etmek gerekir. Dr. Ayşe Hümeyra Ökten sadece tıp tahsil etmiş birisi değildi. Eğer yalnızca tıp eğitimiyle sınırlı bir kimlik taşısaydı, bugün başta hocaları olmak üzere birçok meslektaşı gibi sıradan bir hekim olarak anılabilirdi.
Diğer taraftan onun şahsiyeti, yaşadığı dönemin kültürel ve ahlaki dokusunu yansıtan bir örnek olmanın ötesinde, bu dokunun içinde yetişmiş pek çok benzerinin varlığına da işaret eder. Onun İstanbul’un Fatih semtinde başlayan hayatı, yaşadığı dönemin başlıca özelliklerini yansıtması ve onun gibi daha nicelerinin varlığını hissettirmesi bakımından da önemlidir. Şöyle ki Dr. Ayşe Hümeyra Ökten, yaşadığı çevrede kendisi gibi pek çoklarına benzer bir şekilde Osmanlı terbiyesini benimsemiş, şehirli ve İslami eğitimle yoğrulmuş bir aile ortamında yetişmiştir. Onun ailesi, yalnızca bir kültürel mirasın taşıyıcısı değil; aynı zamanda Osmanlı’nın ilmî ve ahlaki geleneğinin canlı bir devamıdır. Babası Celaleddin Hocanın aldığı eğitim, sadece şahsına değil, ailesinin kuşaklar boyu medrese geleneğiyle şekillenmiş kimliğine de ayna tutar. Bu gelenek, bilgi aktarmanın ötesinde şahsiyet inşa etmeyi amaçlayan bir sistemdi. Zira Osmanlı eğitim anlayışı, bireyi yalnızca “öğreten” değil, aynı zamanda “terbiye eden” bir özne olarak ele alırdı.
Bugün şehir hayatının karmaşası, ulaşımın kolaylaşması ve dijital kültürün yönlendirici etkisiyle şahsiyetin inşası aileden kopmuş; sosyal medya platformlarının geçici kimlik dayatmalarına teslim olmuştur. Bu dönüşümle birlikte nesep, yani soy bağı, sessizce önemsizleştirilmiş; oysa yakın geçmişte bu bağ, şahsiyetin temel taşı olarak görülürdü. Sağlam şahsiyetler, ancak sağlam aile yapıları içinde filizlenebilir. Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in ailesi de bu bağlamda köklü bir geçmişe sahiptir. Baba tarafından Gürcüzâdeler olarak tanınan aile, ilim ve edep mirasını taşıyan bir soydan gelir. Babası, Osmanlı dönemi ulema sınıfından müderris Celaleddin Ökten; annesi ise İstanbul Fatih doğumlu Mahmude Hanım’dır. Mahmude Hanım’ın babası, Atik Ali Paşa Camii’nin imamı olan Süleyman Surûrî Efendi’dir. Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in annesi başta olmak üzere, ailesindeki kadın şahsiyetlere dair anlattıkları; yumuşak huyluluk, zorluklara karşı sabır, şikâyetten uzak duruş ve çocuklara karşı şefkatli yaklaşım gibi nitelikler, Osmanlı kadınına özgü ahlaki ve içtimai bir duruşu yansıtır. Bu kadınlar, sadece birer aile ferdi değil; aynı zamanda bir terbiyenin, bir kültürün ve bir şahsiyet inşa geleneğinin taşıyıcılarıdır. Bu aile yapısı da Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in ilmî derinliğini ve manevi istikametini besleyen, sessiz ama köklü bir zemin oluşturmuştur.
Ömrünün sonlarına yaklaşırken, kendisinden nasihat isteyenlere sade ama derinlikli cümlelerle seslenirdi Dr. Ayşe Hümeyra Ökten. Hayatının birikimini, imanla yoğrulmuş bir tefekkürle özetlerdi:
“İmandan sonra en mühim şey namazdır. Namazlarınızı ihmal etmeyin. Eğer kazaya kalmış namazlarınız varsa, onları da kılın.”
Namazı sadece bir ibadet değil, bir şahsiyet inşası olarak görürdü. Özellikle çocuklara namazı sevdirmenin yolunun emirden değil, örnekten geçtiğini vurgulardı:
“Çocuklarınıza ‘namaz kıl’ demeyin. Onlara namazı, namaz kılan güzel insanları örnek vererek sevdirin.”
Bir diğer vurgusu ise hizmetti. Hayatını karşılık beklemeden, Allah rızası için hizmet etmeye adamıştı. Bu hizmet anlayışının bereketini yaşlılığında da gördüğünü şöyle ifade ederdi:
“Gücünün yettiği hizmeti karşılık beklemeden Allah rızası için yap. Ben hep böyle yaptım. Allah da bana yaşlılığımda hizmet eden insanlar gönderdi.”
Bu sözler, sadece bir nasihat değil; bir ömrün özeti, bir şahsiyetin sesi ve bir sadâ olarak bugüne ulaşan bir mirastır.
Dua ile Yaşamak, Dua ile Uğurlanmak
Hayatının son dönemlerinde Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in en büyük duası, sağlığını muhafaza ederek kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürmek ve namazlarını tadil-i erkân üzere kılabilmekti. Bu dua, onun ibadet hassasiyetini ve hayata karşı vakur duruşunu yansıtıyordu. Ancak bir arzusu daha vardı ki, onu dile getirirken gözleri dolu dolu olurdu:
“Peygamber Efendimiz’in yakınına defnedilmek istiyorum, Allah nasip ederse. Bizim geleneğimizde büyük zatların yanına gömülenlerin, o zat rahatsız olmasın diye eziyet görmeyeceklerine inanılır. İnşallah Peygamber Efendimiz’in Gülbahçe’sine defnedilirim.”
Bu sözler, onun sadece bir hekim değil; dua ile yaşayan, teslimiyetle yönelen, manevi derinliği olan bir şahsiyet olduğunu gösterir. Medine’ye duyduğu sevda, sadece bir mekâna değil; bir ahlaka, bir huzura ve bir ümmet bilincine yöneliştir.
Onun hakkında çok şey yazıldı, yazılmaya da devam edecek. Ancak biz burada onun hayatının yalnızca bir yönüne, belki de en sade ama en derin tarafına işaret ettik. Dr. Ayşe Hümeyra Ökten’in hayatı, doktorlukla sınırlı kalmamış; Kur’an ahlakını hayatına geçirmiş, yaşadığı çağın zorluklarına rağmen istikametini korumuş bir şahsiyet olarak örnekleşmiştir.
Bugünün insanı için, özellikle şeytanın tuzaklarının çoğaldığı bir zamanda, bu tuzaklarla nasıl baş edilebileceğini gösteren bir örnektir onun hayatı. Sessiz bir direniş, sade bir istikamet ve derin bir teslimiyetin adıdır Ayşe Hümeyra Ökten.