Okur Postası
Modern karayip korsanı Donald Trump
Korsanlar kendilerini kötü olarak tanımlamazlar. Onlar denizlerin gerçek sahipleri olduklarına söylerler. Gücü olanın haklı, zayıfın ve itaat etmeyeni yok etmenin meşru sayıldığı bir dünyada yaşarlar.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Venezuela’da yaşananlara ve genel olarak Amerika kıtasına bakıldığında, adına strateji, güvenlik doktrini ya da dış politika dedikleri korsan zihniyetinin modern bir şekli karşı karşıya olduğumuzu net olarak ortaya koyuyor.
Monroe Doktrinin Trump yorumu, Venezuaela olayında bu gerçeği herhangi bir örtme gereği dahi duymayan bir çıplaklıkla önümüze koymuştur.
Klasik Monroe Doktrini, Avrupa devletlerinin Amerika kıtasında sömürgecilik faaliyetlerini engellemeyi hedefleyen savunmacı bir çerçeve sunuyordu.
Trump’ın yeniden başkan seçilmesi ile yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi ile Trump yönetiminin verdiği mesaj, “Küresel jandarmalık sona eriyor, ancak Amerika kıtasında tam hâkimiyet hedefleniyor.”
Bu yaklaşım, bir içe kapanmadan ziyade, öncelikle kıtasal hegemonya anlayışının güçlendirilme amacını taşımaktadır.
ABD Güney Komutanı Laura Richardson, kokain ve demokrasi bir yana, ABD müdahalesinin asıl nedeninin (dünyadaki en zengin) petrol yatakları ve nadir toprak elementleri üzerinde kontrol sahibi olmak olduğunu açıkladı.
ABD Güney Komutanı Laura Richardson’ın Latin Amerika’ya ilişkin bu sözleri bir dil sürçmesi ya da gaf değildir.
Bu süslü laflara gerek duymaksızın, yeni Amerikan realizminin itirafıdır. Artık ham güç ve ham madde siyaseti öne çıktığının, Washington’un bölgeyle ilişkisini belirleyen şeylerin demokrasi, insan hakları vs gibi şeyler olmadığını açıkça ortaya koyma halidir.
Latin Amerika, Soğuk Savaş’tan bu yana ABD için ideolojik bir mücadele sahası olmaktan çok, bir kaynak ve nüfuz havzasıdır. Venezuela’nın dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip olması, Bolivya–Şili–Arjantin hattının lityum üzerinden 21. yüzyılın enerji denkleminde merkezî bir konuma oturması, nadir toprak elementleri, altın ve stratejik madenler… Temel amaç işte bu kaynaklar üzerindeki ABD kontrolüdür.
Venezuela olayını sadece Maduro’nun otoriterliğiyle, uyuşturucu kokain vs nedenlerle açıklamak mümkün değildir. Aynı otoriterlik, ABD’ye itaat eden ve ABD çıkarlarına uygun hareket eden başka coğrafyalarda görmezden gelinirken Venezuela’da “kırmızı çizgi” sayılıyorsa, bunun nedeni ahlaki değildir.
Monroe Doktrini’nin güncellenmiş ve sertleştirilmiş Trump yorumu ile Amerika Kıtasında rakip büyük güçlerin askerî olmayan nüfuzunu dahi ABD açısından meşru bir müdahale sebebi olarak tanımlıyor. Richardson’ın sözleri açıkça şunu ifade etmektedir. ABD, Latin Amerika’da demokrasi kaybetmekten değil, Çin’e alan kaptırmaktan korkmaktadır. Trump yönetimi, Çin’in bölgedeki kredi mekanizmalarını, liman ve altyapı yatırımlarını, 5G ve telekomünikasyon projelerini, Rusya’nın askerî iş birliklerini ve İran’ın siyasi nüfuzunu da aynı çerçevede kendisine yönelik stratejik bir güç erozyonu olarak güvenlik tehdidi olarak değerlendiriliyor.
Trump’ın dünyasında bu durumun tercümesi nettir: “Benim arka bahçemde başka bir güç olmayacak.”
Trump için “ABD için arka bahçesine asker göndermesen bile, altyapı kuruyorsan tehdit sayılırsın.” Bu Monroe Doktrini’nin Trump uyarlamasının en kısa ifade edilmiş şeklidir.
Trump’ın ABD’si için ülkesine ABD müdahalesini kabul eden, İsrail’in çıkarlarını koruyacağına söz veren, ülkenin başına geçerse Venezuela’nın İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyacağını söyleyen, aldığı Nobel Barış Ödülü’nü “Trump’a vereceğim” diyen Corina Machado örneğinde görüldüğü üzere sadakat tek başına değersizdir, ideoloji gereksizdir. ABD’ye itaat edeceğine dair tüm bu sözleri veren María Corina Machado hakkında Trump, “İyi bir kadın ama ülke içinde desteği yok” diyerek ülkesini emperyalizme peşkeş çekmeye hazır bu kadını bir çırpıda harcadı.
Yani mesele Demokrasi, İnsan Hakları falan değildir; itaat-menfaat meselesidir.
Çünkü Trump döneminde ABD, demokrasi ihraç etmek gibi, rejim güzellemeleri yapmak gibi, ahlaki üstünlük iddiası taşımak gibi bahanelere gerek duymaksızın işine yarayanı kullanıp, yaramayanı silmekten hiç gocunmaz.
Artık açık ve net olarak görülmektedir ki, büyük güçler ahlaki reflekslerle değil, jeolojik, ekonomik, stratejik ve jeopolitik hesaplarla hareket eder. Demokrasi, insan hakları ve hukuk çoğu zaman amaç değil, araçtır. Asıl sorular: Kaynak kimin kontrolünde? Hat nereden geçiyor? Limanı kim yönetiyor? Bu soruların cevabı değiştiğinde, dostluklar da tehditler de hızla değişir.
Bugün Karayipler’in korsanları tarih kitaplarında kalmış gibi anlatılıyor. Oysa korsan zihniyeti şekil değiştirerek yaşıyor. Trump bu zihniyetin güncel ve en çıplak temsilcilerinden biridir. Belki yarın başka bir isim gelir, başka bir söylem kullanılır. Ama korsan zihniyeti değişmez.