AKİT MENÜ

Aktüel

Tek Bayrak

Besni Eski Belediye Başkanı Eyyup Mehmet Emre, bu yazısında bayrağımızın tarihî, manevî ve sembolik anlamını nübüvvetten günümüze uzanan süreklilik içinde ele alıyor. Al bayrağın millet olma bilincimizdeki yerini, kardeşlik ve istiklal ekseninde değerlendiren Emre, ortak hafızaya dikkat çekiyor. Yazı, bayrağın yalnızca bir devlet alameti değil; iman, fedakârlık ve birlik şuuru taşıyan mukaddes bir emanet olduğunu vurguluyor.

Haber Merkezi
Güncelleme Tarihi:

Bayrağımız, milletimizin varlık bilincini ve devletimizin tarihsel sürekliliğini temsil eden en yüce semboldür. Gönderde dalgalanan al bayrağı görmek, fertlerde yalnızca estetik bir hayranlık uyandırmaz; aynı zamanda güven duygusunu pekiştirir, huzuru temin eder ve derin bir gurur hissi doğurur. Çünkü bayrak, bir milletin ortak hafızasının, müşterek kaderinin ve bağımsız yaşama iradesinin müşahhas hâlidir.

Bayrak, bin yıllık kardeşliğin sessiz ama en gür sesidir. Bu topraklarda farklı isimler, farklı diller ve farklı renkler, asırlar boyunca aynı kaderin yükünü birlikte taşımıştır. Sevinç de acı da ortaktır; çünkü bu coğrafyada kader, tek başına yaşanmaz. Türküyle, Kürdüyle, Arabıyla, Lazıyla, Çerkeziyle millet olma bilinci; tarih, inanç ve ortak hafıza içinde kök salmıştır.

 

Ne var ki bu köklü birliktelik, uzun yıllardır dışarıdan kurulan hesapların hedefi hâline getirilmiştir. Kendi çıkarları uğruna bu coğrafyayı zayıflatmak isteyen güçler, ayrılıkları kaşıyarak kardeşi kardeşe düşürmeye çalışmış; fitneyi büyütmek için acıyı bir araç hâline getirmiştir. Bedelini ise her defasında bu milletin evlatları ödemiş, anaların yüreği yanmıştır. Bu oyun ne masumdur ne de ilktir; fakat en tehlikeli yanı, bize ait olmayan bir senaryoya inanmamızdır.

Bugün asıl mesele, kimin kazandığını ve kimin kaybettiğini doğru görmektir. Kazanan hiçbir zaman bu toprakların insanı olmamış; kaybeden hep kardeşlik olmuştur. Bu yüzden yapılması gereken, başkalarının kurduğu tuzaklara düşmemek; öfkeyle değil ferasetle, ayrışmayla değil birlikle hareket etmektir. Oyun, ancak oyuna gelinmediğinde bozulur.

 

Şanlı bayrağımız, bu ferasetin ve ortak bilincin en açık ifadesidir. Bayrağı anlamak; kimliğimizi, kaderimizi ve kardeşliğimizi yeniden idrak etmektir. Onun mânâsını kavradığımızda, birlik şuuru yeniden ayağa kalkacak; bizi birbirimize düşürmek isteyen tüm hesaplar, kendi karanlığında boğulacaktır.

Bayrağımızın kutsiyyetini anlamak onun tekamül sürecini anlayabilmekle mümkündür. Şekiller değişse de ona atfedilen mana değişmemiştir, değişmeyecektir.
Selçuklu Sultanı III. Alaeddin Keykubad tarafından Osman Gazi’ye gönderilen Ak Sancak, bağımsızlığın ve siyasi meşruiyetin sembolü olarak büyük bir anlam taşımaktaydı. Bu sancak, yalnızca bir hediye yahut askerî bir alamet değil; aynı zamanda saltanat yetkisinin ve devlet kurma iradesinin sembolik bir ifadesiydi.
Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesinin ardından, Müslümanların halifesi olan III. Mütevekkil Alellah, Hilafet Makamı’nı ve bu makamın alameti olan hilafet sancağını Sultan Selim’e devretmiştir. Bu devir, yalnızca sembolik bir teslimden ibaret olmayıp, İslam dünyasının manevî liderliğinin Osmanlı Devleti’ne intikalini ifade eden tarihî bir dönüm noktasıdır.

 

Böylelikle makam-ı hilafet, Abbâsî Hanedanı’ndan Osmanlı Hanedanı’na geçmiş; Osmanlı sultanları, siyasî kudretin yanı sıra İslam âleminin manevî temsil sorumluluğunu da üstlenmiştir. Hilafet sancağı ise bu büyük mesuliyetin ve İslam birliğini temsil eden yüksek otoritenin müşahhas sembolü olarak Osmanlı bayrak geleneği içerisinde müstesna bir yer edinmiştir.

Böylece Osmanlı Devleti, bir yandan hükümranlık ve idarî otoriteyi temsil eden saltanat makamını sürdürürken, diğer yandan İslam âleminin manevî liderliğini ifade eden hilafet makamını da uhdesinde bulundurmuştur. Sancaklar ise bu iki büyük mesuliyetin sembolik ve görünür tezahürü olarak devlet geleneğinde yerini almış; siyasî kudret ile manevî emanet arasındaki dengenin işaretleri hâline gelmiştir.

 

Hilafet, kaynağını doğrudan doğruya nübüvvetten alan ve İslam toplumunun siyasî ve manevî liderliğini ifade eden yüksek bir makamdır. Hz. Muhammed (S.A.V.), aynı zamanda bütün Müslümanların ilk devlet başkanı olarak Medine’de İslam Devleti’ni tesis etmiş; bu devletin alameti olan sancağı Bedir, Uhud ve Mûte gibi savaş meydanlarında dalgalandırmıştır. Böylece sancak, daha ilk andan itibaren yalnızca askerî bir işaret değil; İslam toplumunun birliğini ve otoritesini temsil eden mukaddes bir sembol hâline gelmiştir.

Peygamber Efendimizin vefatının ardından İslam devlet başkanlığı, Hz. Ebû Bekir’e (R.A.) intikal etmiş; bu tarihten itibaren İslam devlet başkanlarına halife adı verilmiştir. İslam sancağı ve bu sancakla temsil edilen otorite, Raşid Halifeler döneminden sonra sırasıyla Emevî Hanedanı’na, ardından Abbâsî Hanedanı’na tevarüs etmiş; nihayet Yavuz Sultan Selim devrinde Osmanlı Hanedanı’na intikal etmiştir.

 

Bu silsile içerisinde hilafet, Peygamber Efendimizin temsil ettiği manevî makamın devamı olarak telakki edilmiş; hilafet sancağı ise bu makamın görünür ve müşahhas alameti sayılmıştır. Dolayısıyla hilafet sancağı, yalnızca bir devlet sembolü değil; nübüvvetten devralınan büyük bir emanetin ve ağır bir mesuliyetin işareti olarak tarih boyunca muhafaza edilmiştir.

III. Selim döneminde, Osmanlı Devleti’nde birlikte var olan hilafet sancağı ile saltanat sancağı sembolik olarak birleşmiş; al renk zemin üzerine hilal ve sekiz köşeli yıldız tercih edilmiştir. Bu tercih, hem manevî otoriteyi hem de siyasî hâkimiyeti tek bir sembolde buluşturan anlamlı bir adım olmuştur. Daha sonra Sultan Abdülmecid devrinde yıldız beş köşeli hâle getirilmiş; böylece bayrak, günümüzde bilinen şeklini büyük ölçüde kazanmıştır.

 

1923 yılında devlet nizamında köklü bir değişiklik gerçekleştirilmiş; saltanat kaldırılarak yerine cumhuriyet sistemi ikame edilmiştir. Bu rejim değişikliğiyle birlikte devletin adı Türkiye Cumhuriyeti olarak ilan edilmiştir. Ancak yönetim biçiminde yaşanan bu esaslı dönüşüm, bayrağın taşıdığı tarihî ve sembolik sürekliliği ortadan kaldırmamıştır.

Nitekim 1936 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen Bayrak Kanunu ile, Sultan Abdülmecid döneminde benimsenmiş olan şekil esas alınmış; al zemin üzerindeki hilal ve beş köşeli yıldız muhafaza edilerek bayrağımız kanunla teminat altına alınmıştır. Böylece Türk bayrağı, devlet şekli değişmiş olsa dahi tarihî tekâmülünü ve sembolik bütünlüğünü koruyarak günümüze ulaşmıştır.

 

Bu süreçte bayrağımızın üzerindeki sembollerin ifade ettiği manaları izaha geçmeden önce, zihinlerimize yerleştirilmesi gereken temel bir hakikat vardır: Bu şanlı bayrak, köksüz ve sonradan ihdas edilmiş bir işaret değildir. O, Hz. Muhammed’in Medine-i Münevvere’ye teşrifinde, Büreyde b. Husayb el-Eslemî’nin taşıdığı sancakla başlayan mukaddes bir yürüyüşün sembolüdür. Bu sancak, Bedir’de İslam’ın Allah adına müşriklere karşı açtığı cihad sancağıdır.

Uhud’da, Hz. Mus‘ab b. Umeyr’in kesilen kollarına rağmen yere düşürmediği; Mûte’de, Hz. Hâlid b. Velîd’in Roma ordusunu durdurduğu sancaktır. Asırlar sonra aynı sancak, Çanakkale’de son Haçlı ordusunun önüne set olmuş; Kutü’l-Amâre’de İngilizleri, Sakarya Meydan Muharebesi’nde ise Yunan ordularını mağlup eden iradenin alameti hâline gelmiştir.

 

Bu sancak; saymakla bitirilemeyecek zaferlerin nişanı, milletimizin imanla yoğrulmuş mücadelesinin alemi ve tarih boyunca taşınan büyük bir davanın sembolüdür. Dolayısıyla bugün gönderde dalgalanan bayrağımız, yalnızca bir devlet işareti değil; nübüvvetten başlayarak nesiller boyunca taşınan iman, fedakârlık ve istiklal şuurunun müşahhas ifadesidir.

Öpüp alnımıza koyduğumuz bayrağımız, al rengini şühedanın kanından almıştır. Bu renk, Bedir şehitlerinin; Uhud’da Seyyidü’ş Şüheda Hz. Hamza,’nın; Viyana önlerine kadar yürüyen ecdadın , Mohaç’ta, Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda vatan uğruna can verenlerin kanlarının rengi ve bizlere emanetidir.

 

Bu miras yalnızca geçmişe ait değildir. Son yüzyılda, hainlere karşı verilen mücadelede şehit düşen asker ve polislerimizin kanı da bu rengin manasına karışmıştır. Bayrağa yaklaşan her vicdan, bu yüzden onda yalnızca bir renk görmez; yüzyıllar boyunca yaşanmış ve nesilden nesile aktarılmış bir fedakarlığın, bir adanmışlığın ve bitmeyen bir mücadelenin tarihini görür.

Bu itibarla al bayrak, sadece bir devlet alameti değil; şehadetle yoğrulmuş bir istiklal ahdinin, nesiller boyu taşınan mukaddes bir emanetin müşahhas ifadesidir, şanlı bayrağımız, yalnız Türkiye Cumhuriyetinde yaşayanların değil, yer yüzünde yaşayan tüm Müslümanların sancağıdır. Hz. Peygamberden tevarüs yoluyla bizlere ulaşan en kutsal emanet ve tüm Müslümanların TEK BAYRAĞIDIR.

 

Ebced, klasik edebiyatımızda kullanılan mühim ve köklü bir sanattır. Günümüzde zaman zaman büyü ve sihir gibi unsurlarla karıştırılsa da, ebced esas itibarıyla ilmî ve edebî bir hesap usulüdür. Bu usulde Arap alfabesindeki her harfin belirli bir sayısal karşılığı bulunur ve bu karşılıklar üzerinden anlamlı tarih düşürme işlemleri yapılır.

Ebced, hurafelerle izah edilecek bir uygulama değil; bilakis edebiyatımızın zirve dönemlerinde gelişmiş, estetik inceliği yüksek ve ilmî temellere dayanan bir medeniyet sanatıdır.

 

Bayrağımızı süsleyen hilal sembolü, ebced usulüne göre 66 sayısal değerine karşılık gelmektedir. Kur’an’ı Kerim ve Arap lügatında bu sayıya tekabül eden tek bir isim vardır o isim ise “ALLAH” lafzıdır. Klasik İslâm ilim ve edebiyat anlayışında bu ilişki, hilalin yalnızca estetik bir unsur değil; derin bir manevî anlamın sembolik ifadesi olarak görülmesine zemin hazırlamıştır.

Bu sebeple ecdadımız, Cenâb-ı Hakk’ın ismini her yerde açık bir yazı formuyla ifade etmek yerine, saygı ve tevhid hassasiyetiyle hilal sembolünü tercih etmiştir. Camilerin kubbelerinde ve minarelerin zirvelerinde yer alan hilal, bu anlayışın mimarîdeki en görünür tezahürlerinden biridir. Böylece ilâhî isim, yazıyla değil; sembolle, işaretle ve manayla temsil edilmiştir.

 

Bu geleneksel telakkiye göre hilal, ALLAH isminin ebced hesabıyla sembolize edilmiş bir ifadesi olarak kabul edilmiştir. Bayrağımızdaki hilal de bu manevî mirasın devamı niteliğindedir. Dolayısıyla hilal, yalnızca tarihî bir motif değil; tevhid inancının, saygının ve sembolik anlatım gücünün asırlardır süregelen bir nişanesidir.
Peygamber Efendimizin isim ve sıfatlarından biri de, karanlıkları ziyası ile delip geçen ve yol gösteren yıldız oluşudur. Bu mana, tasavvuf literatüründe sıkça istidlal edilen rivayetlerde açık biçimde dile getirilmiştir. Nitekim Câbir hadisi olarak bilinen rivayette, Hz.Peygember bu hususu ifade etmektedir. Bu anlatım, yıldız metaforunun yalnızca kozmik bir tasvir değil; nübüvvet hakikatine işaret eden derin bir sembol olduğunu göstermektedir.

 

Aynı şekilde müfessirler, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Necm ve Târık sûrelerinin isimlerinde geçen yıldız vurgusunun, sıfat itibarıyla Peygamber Efendimize işaret ettiğini ifade etmişlerdir. Burada yıldız; karanlıkta yol gösteren, istikameti tayin eden ve hakikate ulaştıran bir rehber olarak ele alınmıştır. Bu bağlamda yıldız, nübüvvet nurunun sembolik bir ifadesi hâline gelmiştir.

Dolayısıyla yıldız, klasik İslâm düşüncesinde ve tasavvufî yorumlarda Peygamber Efendimizin sembolize edilmiş hâli olarak telakki edilmiştir. Bayrağımızda yer alan yıldız da bu manevî mirasın bir yansıması olarak; nübüvvet nurunu, rehberliği ve hakikate daveti sembolize eden güçlü bir işaret niteliği taşımaktadır.
Bu rivayetler ve yorumlar bir arada değerlendirildiğinde, yıldız sembolünün bayrağımızda yer almasının tesadüfî olmadığı; bilakis nübüvvet nuruna, rehberliğe ve hakikatin karanlıkları yırtan aydınlığına işaret eden köklü bir sembolik geleneğin devamı olduğu anlaşılmaktadır

 

Dolayısıyla bayrağımızın üzerinde, doğrudan yazıyla değil; sembolle ifade edilmiş bir hakikat bulunmaktadır. İlk bakışta hilal ve yıldız olarak görülen bu şekiller, derinlikli bir mananın işaretleridir. Hilal, ebced usulüyle ALLAH ismini; yıldız ise nübüvvet nurunu ve HZ.MUHAMMED’i sembolize etmektedir. Böylece bayrağımız, lafzî olmayan fakat manevî olarak son derece güçlü bir “yazı”yı bünyesinde taşımaktadır.

Bu sembolik dilin ifade ettiği mana açıktır; LA İLAHE İLLALLAH MUHAMMEDÜN RESULULLAH. Yani tevhid ve nübüvvet, bayrağımızda şekle bürünmüş; inanç esaslarımız, estetik ve sembolik bir anlatımla görünür hâle gelmiştir. Bu yönüyle bayrağımız, yalnızca bir devlet alameti değil; aynı zamanda inanç temelli bir medeniyet tasavvurunun sessiz fakat derinlikli ifadesidir.

 

Bayrağa bu mihvalde baktığımızda, ayrılıklar ittihada; farklılıklar hoşgörüye, düşmanlıklar kardeşliğe dönüşecektir. Zira bu bayrak, bizi birbirimize bağlayan ortak vicdanın adıdır. Onun mânâsında buluşan bir millet için kurulan hiçbir oyun kalıcı olamaz, hiçbir fitne hedefine ulaşamaz. Nitekim Mehmet Âkif Ersoy’un veciz ifadesiyle:

“Girmeden tefrika bir millete düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”

Yorumlara Git

Filistinli iş adamını takip ediyordu! Türk “MOSSAD ajanına” suçüstü! Üstünden bakın neler çıktı

Ahmet Özer'e hapis cezası!

Trump'tan tarihin en büyük "gayrimenkul" hamlesi! Grönlandlılara kişi başı 1 milyon dolarlık servet teklifi!

ABD’nin gazına gelirsen böle olur! İran'dan Zelenski'ye olay gönderme

CHP’li Belediye Başkanlarının işi çok zor. Çalarsa devlet görevden alıyor! Çalmazsa CHP görevden alıyor.”