Gündem
Amerika ve İsrail’e Karşı Direnen Her Cephe Türkiye’nin Cephesidir! Doğu Perinçek'ten özel açıklamalar...
Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik müdahalesinden Ortadoğu’daki güç dengelerine, İran’ın hedef alınmasından Suriye’deki son gelişmelere kadar birçok başlıkta dikkat çeken yeniakit.com.tr’ye değerlendirmelerde bulundu. Perinçek, ABD’nin küresel ölçekte gerileyen bir güç olduğunu vurgulayarak, Türkiye’nin güvenliği açısından bölgesel ittifakların hayati önem taşıdığına dikkat çekti.
SEBAHATTİN AYAN/İSTANBUL
Uluslararası hukukun hiçe sayıldığı Venezuela müdahalesi, ABD’nin İran ve Suriye politikaları, İsrail’in bölgedeki rolü ve Doğu Akdeniz’de artan gerilimler gündemdeki yerini korurken, Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, tüm bu gelişmeleri Sebahattin Ayan’ın sorularını yanıtlayarak değerlendirdi. Perinçek, ABD ve İsrail’in bölgedeki hamlelerinin karşısında Türkiye, Rusya, Çin ve İran eksenli yeni bir stratejik dengenin oluştuğunu savunarak, bu ittifakın yalnızca Türkiye’nin değil, bölge barışının geleceği açısından da belirleyici olacağını ifade etti.
Malumunuz, ABD, geçtiğimiz günlerde uluslararası hukuku hiçe sayarak Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’ya yönelik sert bir müdahalede bulunarak kaçırdı. Bu durum ABD’nin nasıl emperyalist politika ve güç kullandığını bir kez daha gözler önüne serdi. Bu çerçevede, ABD’nin uluslararası hukuku yok sayarak gerçekleştirdiği bu girişimi ve “emperyalist müdahale” eleştirilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu yaşananlar bir fiyaka, bir şovdur. Amerika Birleşik Devletleri’nin hem içeride hem de dışarıda duvarları vardır ve önümüzdeki dönemde bu duvarlara çarpacağını hep birlikte göreceğiz.
Öncelikle Amerika’nın ekonomisi ciddi bir gerileme içindedir. Amerika artık eski Amerika değildir. 1945’te, İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyanın üretiminin yaklaşık yarısını gerçekleştiriyordu; bugün ise bu oran ancak yüzde 16 seviyesindedir. Çin Amerika’yı geçmiştir, Hindistan da geçmiştir. Bu tablo, Amerikan ekonomisinin her cephede saldırgan politikaları besleyip sürdürebilecek kapasiteye artık sahip olmadığını göstermektedir.
Buna ek olarak Amerika’nın çok sayıda cephesi vardır. Kendi ana karasından binlerce kilometre uzakta Pasifik Okyanusu’nda Çin cephesi, Tayvan Boğazı krizi, Avrupa’da Ukrayna cephesi, Filistin cephesi, Doğu Akdeniz ve Ege’de Türkiye ile yaşanan gerilimler bulunmaktadır. Bu çok cepheli yapı, aynı zamanda Amerika’nın karşı karşıya kaldığı stratejik duvarları oluşturmaktadır.
Bu nedenle meseleye stratejik bakmak gerekir. Venezuela bizim ön cephemizdir. Türkiye’nin güvenliği yalnızca kendi sınırlarından değil; İran’dan, Filistin’den ve Venezuela’dan da başlamaktadır. Bu ülkeleri bize uzak coğrafyalar gibi görmemek gerekir. Sonuçta bu ülkeler Amerika ve İsrail tehdidine karşı mücadele ettikleri için aynı zamanda bizim için de direnmektedir. Bu nedenle bu cephelerde tarafız.
Maduro bir savaş esiridir. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Venezuela devleti ayaktadır. Dışişleri Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı çalışmaktadır. Devlet mekanizması işlemektedir, televizyonlar yayındadır. Amerika, Venezuela devletini ve iktidarını ele geçirememiştir. Bugün ülkede Amerikan yanlısı bir hükümet yoktur; Maduro’nun hükümeti görev başındadır ve devlet kadroları Maduro’ya bağlılıklarını açıkça ifade etmektedir. Bu durum bizim açımızdan sevindiricidir.
Bu süreci biraz zamana bırakarak izlemek gerekir. Amerika inişe geçmiş bir ülkedir. Hitler’in çizmesini giymiştir ve Hitler’in akıbetini paylaşacaktır. Nasıl ki Hitler’in geriye tozu bile kalmadıysa, ABD’nin de “tozunun kalmadığını” göreceğiz. Amerika artık kendi müttefikleriyle dahi düşmanca ilişkiler kurmaktadır. Avrupa ile karşı karşıyadır, Grönland’ı fethetmekten söz etmektedir. Danimarka NATO üyesi olmasına rağmen, Amerika NATO içinde bile bir tehdit unsuru hâline gelmiştir.
Biz olaya Türkiye perspektifinden bakıyoruz. Bu noktada tarafız. Amerika ve İsrail’e karşı verilen her direniş, aynı zamanda Türkiye’nin güvenliği, ekonomisi ve geleceği için de verilmiş bir mücadeledir.
İran’ın Türkiye’nin ön cephelerinden biri olduğunu söylediniz. Sizce İran neden ABD ve İsrail’in sürekli hedefinde?
Çünkü İran başını dik tutan bir ülkedir. Bölgenin en önemli aktörlerinden biridir; ciddi petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahiptir. Ayrıca Hürmüz Boğazı, dünya açısından son derece stratejik bir öneme sahiptir. Çin Halk Cumhuriyeti, petrol ihtiyacının önemli bir bölümünü bu hat üzerinden karşılamaktadır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in İran’ı hedef alması tesadüf değildir.
İran, İsrail’e karşı net ve sağlam bir duruş sergileyen; bizim de sırtımızı dayadığımız dağlardan biridir. Bu bakımdan Amerika Birleşik Devletleri’nin hedefindedir. Aynı zamanda İran, bizim binlerce yıllık kardeşimizdir. Kanlarımız birbirine karışmıştır, tarihimiz iç içe geçmiştir. İnanç bakımından da ortak bir zemine sahibiz; onlar da Muhammedi’dir, biz de Müslümanız.
Bu nedenle İran’la aramızda çok güçlü bağlar ve önemli ortaklıklar bulunmaktadır. Güvenlik ve ekonomi açısından da İran’la aynı cephede yer almaktayız.
Malumunuz, Halep’te son günlerde iç çatışmalar yeniden artmış durumda. SDG ve PKK unsurlarının Suriye ordusuna yönelik saldırıları gündeme gelirken, gelen son bilgilere göre bu yapıların kuzeye doğru geri çekiliyor. Bu gelişmeler ışığında, Amerika Birleşik Devletleri’nin SDG ve PKK’yı sahada gözden çıkardığını söylemek mümkün mü?
“Gözden çıkardı” demek doğru olmaz; asıl mesele, Amerika’nın artık bu yapıları yönlendirecek ve sahada belirleyici olacak gücünün kalmamış olmasıdır. Suriye devleti Beşşar Esad döneminde yıkılmak istendi, ancak bugün Ahmet Şara da Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir lider konumundadır. Suriye, açık bir şekilde bölünmeye karşı kararlı bir tavır ortaya koymaktadır.
Suriye devleti kendisini toparlamış, Suriye ordusu ve askeri güçleri PKK’nın üzerine kararlılıkla yürümüştür. SDG adı verilen yapı, gerçekte PKK’dan ibarettir; isim değişikliğinin sahada bir kıymeti yoktur. Bugün Suriye devleti PKK’ya karşı operasyon yürütmektedir ve bu durum Türkiye açısından son derece olumlu bir gelişmedir. Çünkü Suriye’nin kuzeyinde, “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devletinin kurulması Türkiye’nin güvenliği ve geleceği açısından ciddi bir tehdit olarak görülmektedir.
Türkiye’de yürütülen bütünleşme süreci açısından da, Suriye’nin kuzeyindeki PKK yapılanmasının tasfiye edilmesi zorunludur. Bu nedenle Suriye’nin bu süreci başarıyla yürütmesi Türkiye için bir memnuniyet kaynağıdır. Hükümetimiz ve Milli Savunma Bakanlığı da, Suriye Devleti talep ettiği takdirde her türlü yardıma hazır olduklarını açıkça ifade etmektedir. Bu yardımların askeri boyutu da dahil olmak üzere, gerekli desteğin verileceği yönünde açıklamalar yapılmıştır. Sayın Cumhurbaşkanımızın “Gerektiğinde kılıcı çekeriz” sözleri de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bu konudaki kararlı duruşunu ortaya koymaktadır.
Bu şartlar altında Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in sahada fazla yapabileceği bir şey kalmamıştır. Çünkü karşılarında yalnızca Suriye’yi değil; Türkiye’yi, Rusya’yı ve İran’ı da bulmaktadırlar. Bölge ülkeleri birleştiği zaman, Amerika ve İsrail’in bu cephede başarılı olabilmesi mümkün değildir.
Bu nedenle Türkiye, Rusya, Çin ve İran arasında kurulacak bir stratejik ittifak artık gündemdedir. Bu ittifak; Türkiye’nin güvenliği, ekonomisi ve bölgesel istikrar açısından büyük önem taşımaktadır. Aynı zamanda yalnızca bölgesel savaşları değil, daha büyük küresel çatışmaları da caydırabilecek bir güçtür. Bu ittifak, barışı koruyacak ve insanlığı savunacak bir birliktelik olarak görülmektedir.
Nitekim Birleşmiş Milletler toplantısı öncesinde Devlet Bahçeli de bu yönde açıklamalarda bulunmuştur. Daha önce Türkiye, Rusya ve Çin vurgusu yapılırken, sonrasında İran’ın da bu denklemin vazgeçilmez bir parçası olduğu ifade edilmiştir. Çünkü İran olmadan böyle bir denge kurulması mümkün değildir.
Zaten hâlihazırda Rusya, İran ve Çin donanmaları Afrika açıklarında ortak askeri tatbikatlar gerçekleştirmektedir. Bu tabloda eksik olan tek unsur Türkiye’dir. Bu nedenle Doğu Akdeniz’de Türkiye, Rusya, İran ve Çin’in ortak deniz tatbikatları yapması gerektiği savunulmaktadır.
Bugün Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan, Türkiye’ye karşı bir cephe oluşturmuş durumdadır. İsrail ve Yunanistan’ın tek başlarına Türkiye ile baş edebilmeleri mümkün değildir; ancak Amerika’nın bu cephede yer alması, Türkiye açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bu tehdidi yalnızca milli gücümüzle değil, aynı zamanda stratejik ittifaklarla göğüslemek mümkündür. Doğu Akdeniz’de Rusya’ya ve İran’a da ihtiyaç vardır.
Bu ülkelerle birlikte oluşturulacak bir cephe, yalnızca Türkiye’nin güvenliğini değil, Doğu Akdeniz’de barışı ve insanlığı koruyacak çok önemli bir sürecin de başlangıcı olacaktır.
İsrail yönetiminin kendi tabanına “sessiz kalın, açıklama yapmayın” yönünde mesajlar verdiği iddialar var. İsrail’in Demir Kubbe savunma sisteminin ciddi şekilde zedelendiği ve bu nedenle zaman kazanmaya çalıştığı öne sürülüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
İsrail’in İran’la baş edebilmesi mümkün değildir. İsrail’in tek avantajı, İran’la sınırdaş olmamasıdır; aralarında yaklaşık bin beş yüz ila iki bin kilometrelik bir mesafe bulunmaktadır. Eğer iki ülke sınır komşusu olsaydı, İran bir taraftan girer, diğer taraftan çıkardı. Bu nedenle yaşanan çatışmalar ağırlıklı olarak füze ve hava savaşı şeklinde gerçekleşmiştir.
Elbette İsrail bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri ve bazı Avrupa ülkelerinin desteğini almaktadır. Ancak buna rağmen füze savaşlarında İran önemli bir başarı elde etmiş ve İsrail’e ciddi darbeler indirmiştir. Ayrıca İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesine sahip olduğu artık tüm dünyanın bildiği bir gerçektir. İran’ın elinde son derece güçlü imkânlar ve caydırıcı unsurlar bulunmaktadır. Rusya ve Çin’in de İran’a verdiği destek göz önüne alındığında, İran’ın bu saldırıları bertaraf edebilecek güce sahip olduğu açıktır.
Bizim de kalbimiz ve yüreğimiz İranlı kardeşlerimizle birlikte atmaktadır. İran nüfusunun neredeyse yarısı Türk kökenlidir; geri kalan kısmı da tarihsel ve kültürel olarak kardeşimizdir. Yüzyıllar boyunca İran toprakları Selçuklular tarafından yönetilmiş, ardından Safeviler döneminde ortak bir tarih ve kültür inşa edilmiştir. Şah İsmail Hatayi, Yunus Emre gibi büyük ozanlar bu ortak medeniyetin simgeleridir.
Selçuklu saraylarında Farsça konuşulmuş, Osmanlı padişahlarının en çok okuduğu eserlerden biri Firdevsi’nin Şehname’si olmuştur. Kültürlerimiz, edebiyatımız ve tarihimiz birbirine derinlemesine karışmıştır.
Bu nedenle İran, Türkiye açısından yalnızca bir komşu ülke değil; tarihsel, kültürel ve stratejik olarak son derece önemli bir kardeş ülkedir. İran’a yönelik her türlü tehdit, aynı zamanda Türkiye’ye yönelmiş bir tehdit olarak değerlendirilmelidir.