Dünya
'Amerika’nın Filistin Direnişini Kuşatma Hesabı'
2026 yılı Ocak ayında Amerika Birleşik Devletleri tarafından Mısır, Ürdün ve Lübnan’daki bazı Müslüman Kardeşler yapılanmalarının “terör” listesine alınması, yalnızca hukukî bir tasarruf olarak değil, Ortadoğu’daki güç dengeleri bakımından da dikkatle incelenmesi gereken bir gelişme olmuştur.
2026 yılı Ocak ayında Amerika Birleşik Devletleri tarafından Mısır, Ürdün ve Lübnan’daki bazı Müslüman Kardeşler yapılanmalarının “terör” listesine alınması, yalnızca hukukî bir tasarruf olarak değil, Ortadoğu’daki güç dengeleri bakımından da dikkatle incelenmesi gereken bir gelişme olmuştur.
Bu çalışma, söz konusu kararın yalnız iç güvenlik gerekçeleriyle açıklanamayacağını; zamanlama, coğrafya ve hedef tercihleri dikkate alındığında Filistin direnişini çevreleyen insan ve destek zeminine yönelik daha geniş bir baskı siyasetinin parçası olduğunu ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Ortadoğu coğrafyasında alınan hiçbir siyasî karar tek başına değerlendirilmez. Zira bu bölgede görünen adımların ardında çoğu zaman uzun vadeli hesaplar yer alır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin 2026 yılı başında aldığı söz konusu karar da bu çerçevede ele alınmalıdır. Kararın mahiyeti yalnızca bazı yapıların hukukî statüsünün değiştirilmesi değildir; asıl mesele, hangi ülkelerin, hangi dönemde ve hangi gerekçelerle hedef alındığıdır.
Bu çalışma, karara yöneltilen itirazları ilmî ölçüler içinde ele almakta ve her birine sahadaki veriler ışığında cevap sunmayı hedeflemektedir.
“Bu karar Filistin’le ilgili değildir” itirazı
Karara yöneltilen ilk itiraz, bunun Amerika’nın iç güvenlik yaklaşımının bir sonucu olduğu yönündedir.
Ancak bu görüş üç temel sebeple eksik kalmaktadır:
1. Karar küresel ölçekte değil, yalnız üç ülkeyle sınırlıdır.
2. Seçilen ülkelerin tamamı Filistin meselesiyle doğrudan temas hâlindedir.
3. Zamanlama, Gazze merkezli çatışmaların en yoğun dönemine rastlamaktadır.
Mısır, Gazze’ye açılan tek kara kapısını barındırması sebebiyle;
Ürdün, Kudüs ve Batı Şeria’nın insan dokusunu taşıması dolayısıyla;
Lübnan ise kuzey direniş hattının arka dayanağı olması bakımından ayrı bir yere sahiptir.
Bu ülkeler, askerî cepheden çok insan, vicdan ve destek yolları bakımından belirleyici konumdadır. Dolayısıyla kararın Filistin bağlamından kopuk ele alınması mümkün görünmemektedir.¹
Amerika–İsrail ilişkisinin mahiyeti
İkinci itiraz, Amerika’nın kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ettiği, İsrail adına karar almadığı iddiasıdır.
Bu görüş teoride doğru görünse de Ortadoğu pratiği farklıdır.
Soğuk Savaş sonrasından itibaren İsrail’in güvenliği:
• Amerikan dış siyasetinin temel ilkelerinden biri hâline gelmiş,
• Kongre kararlarıyla hukukî teminat altına alınmış,
• askerî ve mali yardımlarla sürekli beslenmiştir.²
Bu sebeple İsrail’in güvenlik öncelikleri ile Amerikan siyasetinin bölgedeki yönü arasında fiilî bir ayrım kalmamıştır.
Nitekim İsrail güvenlik belgelerinde açıkça ifade edilen anlayış şudur:
“Direniş yalnız silahla değil, onu doğuran zeminle birlikte ortadan kaldırılmalıdır.”³
“Bu yapılar artık zayıftır” iddiası
Bir diğer itiraz, hedef alınan yapıların güncel güç kaybına uğradığı ve tehdit oluşturmadığı yönündedir.
Ancak devletler tehdit değerlendirmesini yalnız mevcut duruma göre yapmaz. Asıl ölçüt, yeniden toparlanma ihtimalidir.
Söz konusu yapılar:
• silahlı birliklere sahip olmayabilir,
• siyaset sahnesinden uzaklaştırılmış olabilir,
fakat hâlâ:
• geniş bir düşünce mirası,
• köklü insan bağları,
• coğrafya aşan ilişki damarları taşımaktadır.
Bu sebeple baskının sebebi bugünkü güç değil, yarın doğabilecek imkândır.⁴
“Neden başka dinî çevreler hedef alınmıyor?” sorusu
Bu soru meselenin özüne işaret etmektedir.
Buradaki ayrım, inanç düzeyinde değil; mücadele anlayışındadır.
Siyasetten uzak duran, itaati merkeze alan ve zulme karşı söz üretmeyen çevreler:
• halkı harekete geçirme kudretine sahip değildir,
• mevcut düzenle çatışma üretmez,
• dış güçler açısından tehdit teşkil etmez.
Bu nedenle baskı, yalnızca:
• adalet iddiası taşıyan,
• direnişi meşru gören,
• zulme karşı duruş sergileyen yapılara yönelmektedir.
Filistin meselesinin merkezî konumu
Bazı itirazlar, her gelişmenin Filistin’e bağlanmasını aşırı bulmaktadır.
Oysa tarihî tecrübe göstermiştir ki Filistin meselesi:
• Ortadoğu’nun kalbidir,
• bölgedeki tüm fay hatlarını etkiler,
• büyük güç hesaplarının kesişme noktasıdır.
Bu sebeple Filistin’i merkeze alan okumalar indirgeme değil, bölgenin ana damarını esas alma çabasıdır.
Sonuç
Yapılan değerlendirme göstermektedir ki:
• 2026 kararı tek başına hukukî bir düzenleme değildir.
• Hedef yalnız silahlı yapılar değildir.
• Asıl baskı, direnişi besleyen insan ve düşünce çevrelerine yönelmiştir.
Bu yönelim, İsrail’in uzun vadeli güvenlik anlayışıyla uyumludur ve Amerika’nın bölgedeki siyasetinde süreklilik arz etmektedir.
Bu çalışma mutlak doğruluk iddiası taşımaz; ancak gelişmeleri yalnız görünen yüzüyle değil, ardındaki bağlarla okuma gereğini vurgular.
Zira Ortadoğu’da çoğu zaman çatışma cephede yaşanır;
asıl hesap ise sessiz odalarda yapılır.
Hazırlayan: Ahmet Ziya İbrahimoğlu - Mirat Haber