Aktüel
Batı’nın Düzeni İflas Etti, Yeni Düzene Türkiye Liderlik Edebilir
Alper TAN 'Batı’nın Düzeni İflas Etti, Yeni Düzene Türkiye Liderlik Edebilir' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Alper Tan'ın kaleme aldığı o yazı;
Bir süredir dünya siyasetinde aynı cümle farklı diller ve farklı aksanlarla tekrar ediliyor: “Uluslararası düzen çöküyor.” “Kurallara dayalı düzen” denilen şey, aslında seçilmiş ülkelere ayrıcalık tanıyan bir mekanizmaydı. Dün bunu yüksek sesle dile getiren az sayıdaydı. Bugünse sahne kalabalık: Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’nın içindeki muhalif hatlara kadar giderek daha çok lider, Batı’nın “evrensel” diye pazarladığı sistemin çifte standart ürettiğini söylüyor.
Bu artışın bir sebebi var: Sistem, “güvenlik” ve “refah” vaat ediyordu. Son yıllarda ise daha çok savaş, yaptırım, tedarik krizi, enerji şoku, göç, borç sarmalı ve en önemlisi Gazze üzerinden büyüyen meşruiyet erozyonu üretiyor. Eleştiriler, artık bir ideoloji tartışması olmaktan çıkıp “çıplak performans değerlendirmesine” dönüştü.
Üstelik eleştirinin dili artık sadece “Küresel Güney”e ait değil. Batı ittifakının içinde sayılan ülkelerde de, “düzen” diye anlatılan şeyin bir masal olduğu, masalın da kritik anlarda yok olduğu daha açık konuşuluyor. Davos kürsüsü bile bunu saklayamıyor.
Erdoğan: “Batı’nın değerleri Gazze’de ölüyor” çizgisi ve “Dünya 5’ten büyüktür” hattı
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yıllardır “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek BM Güvenlik Konseyi yapısını hedef alıyordu. Son 1-2 yılda söylem sertleşti: eleştiri yalnızca kurum mimarisine değil, Batı’nın norm iddiasına yöneldi. Erdoğan, BM sisteminin ve Batı değerlerinin Gazze’de çöktüğünü söyledi; “insanlığın daha adil bir dünyada yaşama umudunun öldüğünü” vurguladı.
Buradaki stratejik hamle şu: Ankara, “düzen” tartışmasını soyut ilkeler düzeyinden çıkarıp somut kriz görüntülerinin üzerine kuruyor. Bu, retorik olarak çok güçlü bir teknik. Çünkü insanlar “metin” değil “sahne” izliyor. Sahnede Batı’nın hukuk söylemi var, ama ortada hukuk ve adalet yok…
Kanada: Davos’ta “kopuş” uyarısı ve ABD’ye açık itiraz
Kanada Başbakanı Mark Carney, 2026 Davos’ta “kurallara dayalı uluslararası düzen”e dair en sarsıcı cümleyi kuran Batılı liderlerden biri oldu: Düzenin “geçiş” yaşamadığını, bir “kopuş/yarılma” içinde olduğunu söyledi; “eski düzenin geri gelmeyeceği” mesajını verdi. Daha da önemlisi, bu düzenin hikâyesinin “yalan” olduğunu açıkça kabul etti: “Güçlü olanın, işine geldiğinde kendini muaf tuttuğunu” hatırlattı.
Bu, “düzen eleştirisi”nin artık Ankara’dan yükselen bir itiraz olmaktan çıktığını; Ottawa’nın bile, üstelik Davos gibi bir vitrinde, ABD-merkezli sistemin sürdürülemezliğine dair alarm verdiğini gösteriyor.
Güney Afrika: “Uluslararası hukuk seçmeli uygulanamaz”
Güney Afrika Cumhurbaşkanı Cyril Ramaphosa, 79. BM Genel Kurulu konuşmasında meseleyi çok net bir noktaya çiviledi: “Uluslararası hukuk seçmeli uygulanamaz. Hiçbir devlet diğerinden daha eşit değildir.” Bu cümle, “Batı düzeni” eleştirisinin en keskin omurgasıdır: Kurallara dayalı düzen iddiası, eğer kurallar herkese eşit değilse bir propaganda aracına dönüşür.
Malezya: Enver İbrahim ve “Hukuk seçici olunca propaganda olur”
Malezya Başbakanı Enver İbrahim, Kuala Lumpur’daki konferansta şu çerçeveyi kurdu: “Hukuk seçici olunca propaganda olur… Güç kendini açıklama ihtiyacı duymadığında barbarlık modern kıyafetlerle geri gelir.” Bu, Batı düzeni eleştirisinin ahlaki versiyonudur: “Sorun sadece kurumlar değil; güç-hukuk ilişkisi çürüdü.” Enver İbrahim, “kurallara dayalı düzen” söyleminin seçici uygulamalarla zedelendiğini vurguluyor.
Çin: Xi Jinping ve “hegemonizme karşı gerçek çok taraflılık”
Çin tarafı “Batı’nın kuralları” eleştirisi yaptı. Xi Jinping, “hegemonizme ve güç siyasetine karşı açık tavır” çağrısında bulundu ve “küresel yönetişimin yeni bir kavşağa geldiğini” söyledi. Pekin aslında Batı dünyasının güce dayalı sisteminden pek rahatsız değildi. Kendisi de o sistemin bir ürünüydü. Ama şimdi Çin, ABD’nin tarifeleri, “kurallara dayalı çok taraflı ticaret sistemini” bozduğu için rahatsızlık duyuyor.
Putin de BRICS’i “daha demokratik, kapsayıcı, çok kutuplu bir dünya” hedefinin platformu olarak sunuyor.
Avrupa içinden: Orbán ve “liberal dünya düzeni bitti” itirafı
Eleştiri yalnızca “Batı dışından” gelmiyor. AB ve NATO üyesi Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, 2026 başında yaptığı uluslararası basın toplantısında 2025’i “liberal dünya düzeninin bittiği” yıl olarak tanımladı ve 2026’yı “uluslar çağı” diye kodladı. Bu, “Batı’nın kendi içindeki bölünme”yi gösteriyor.
İngiltere devlet adamları: “Eski düzen ‘duyarsız/complacent’” uyarısı
İngiltere’de özellikle eski Başbakan Gordon Brown, Trump dönemi güç siyasetini ve müttefiklere baskıyı işaret ederek “liberal kurallı düzenin” bu haliyle ayakta kalacağını düşünmenin “rehavet” olduğunu yazdı; “Özgür dünyanın yeni bir plana ihtiyacı var” dedi. En ironik not: Batı’nın içinden de “liberal düzen” eleştirisi yükseliyor
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, “kurallara dayalı düzenin” terk edilmesi gerektiğini söylüyor. Bu, sahnenin “dünya tarihine en yakışır anı:” Düzeni kurduğunu söyleyen merkez, artık o düzeni “yük” diye anlatmaya başlıyor.
.. Ve uluslararası sistemin tabutuna son çiviyi çakan sözler: "Uluslararası hukuka ihtiyacım yok."
ABD Başkanı Donald Trump, söz ve icraatlarında hiçbir sınır tanımadığını açıkça dünyaya ilan etti. ABD'nin uluslararası arenadaki yetkilerinin sınırının "kendi ahlakı ve kendi aklı" olduğunu belirterek, "Uluslararası hukuka ihtiyacım yok" dedi.
“Düzen eleştirisi”ni büyüten 5 itici güç
1. Gazze ve çifte standart algısı: Teorik olarak uluslararası hukuk söylemi ile sahadaki yani uygulamadaki görüntü arasındaki fark büyüdü.
2. BM Güvenlik Konseyi kilidi: Reform tartışmaları yıllardır vardı, ama krizlerin, çifte standartların ve adaletsizliklerin üst üste binmesi sabır taşını çatlattı.
3. Yaptırımların normalleşmesi: Finansal sistem bir “politik silah” gibi kullanılınca, “düzen”in tarafsız olduğuna kimse inanmıyor.
4. Ticaret savaşları ve tarifeler: “Kural” söylemi, tarifelerle birlikte “seçici rekabet” politikasına dönüştü.
5. Çok kutupluluğun fiili hale gelmesi: İslam dünyasındaki birleşmeler ve ittifaklar, BRICS gibi platformlar “alternatif ağ” gibi çalışmaya başlayınca eleştiri küresel çapta daha cesurlaşıyor.
Batı sistemi çıkmaz sokakta, Türkiye’nin rolü ne olabilir?
“Batı sistemi çıkmaz sokakta” cümlesi bir temenni değil, bir göstergeler toplamı olarak okunabilir: Kurumlar işlemiyor, krizler büyüyor, norm iddiası yıpranıyor, merkez ülkeler kendi içinde bölünüyor. Orbán gibi Avrupa içi aktörlerin “liberal düzen bitti” diye konuşması; ABD içinden “kurallı düzeni bırakıyoruz” tonunun yükselmesi ve altmıştan fazla uluslararası platformdan bir anda çıkması, Küresel Güney’in “hukuk seçici uygulanamaz” diye masaya vurması, aynı fotoğrafın farklı köşeleri.
Buradan “yeni düzen” nasıl doğar?
Düzenler genelde üç şeyle kurulur:
(1) güvenlik üretme kapasitesi,
(2) ekonomik ağlar,
(3) ahlaki meşruiyet anlatısı/değerler.
Türkiye’nin avantajı, bu üç başlıkta da öne çıkmasıdır:
• Jeopolitik köprü: Karadeniz, Doğu Akdeniz, Kafkasya, Orta Doğu. Bu coğrafya, düzen tartışmasının kalbinde.
• Diplomasi kapasitesi: Türkiye, kriz yönetimi ve arabuluculuk dosyalarında “masada kalma” refleksine sahip. Bu, çok kutuplu dönemde altın değerinde.
• Meşruiyet dili: “Mazlum milletler” vurgusu, insani yardım ağları, yeniden inşa fonları, ticaret koridorları, eğitim-sağlık işbirlikleri, borç hafifletme girişimleri.
En kritik şart şu: “Yeni düzen” iddiası, sadece sloganla değil, kurumsal teklifle ikna edilir. Enver İbrahim’in “hukuk seçici olamaz” çıkışı ya da Ramaphosa’nın “hiç kimse daha eşit değil” cümlesi, aslında Türkiye dahil herkes için bir çıpa: Binlerce yıllık devlet tecrübesinin mirasına sahip olan Türkiye bunu, hukukun tutarlılığı ve adil temsil başlıklarında somutlaştırarak yeni düzenin kurulmasına “liderlik” edebilir.
Türkiye liderliğinde Müslüman devletler ve “mazlum milletler” ortak düzen kurabilir
1. Adil temsil koalisyonu: Yeni bir BM ve küresel finans mimarisi. Bu alanda Türkiye, itirazı güçlü aktörlerle aynı hatta yürüyebilir.
2. Ekonomik dayanıklılık ağı: Ticaret, enerji, lojistik ve finans. “Yaptırımlara karşı kırılganlık” azaltılmadan siyasi iddia havada kalır. BRICS tartışmalarının büyümesi bu ihtiyacın sonucu. Türkiye’nin bu konuda derin hazırlıklar yaptığına dair işaretler var.
3. Ahlaki tutarlılık: Düzen, çifte standarttan ölüyorsa, yeni düzen tutarlılıkla doğar. Gazze, Ukrayna, Afrika çatışmaları, iklim, göç. Tutarlı bir “insan güvenliği” dili, Batı’nın kaybettiği meşruiyet alanını doldurur. Sahip olduğu zengin miras ve mevcut tutarlı ve etkileyici duruşuyla Türkiye bu konuda en şanslı yerde duruyor.
Türkiye ne yapıyor?
Sözü edilen uluslararası zalim sistemin çökeceğini önceden gören Ankara, yaklaşık son 20 yıldır sessiz ve derinden çok kritik bir küresel faaliyet yürütüyor. Türkiye, Asya’da, Afrika’da, Kafkasya’da, Balkanlarda, Ortadoğu’da, hatta mazlum Güney Amerika ülkelerinde, yönetimlerle uğraşmadan, devletlerle ters düşmeden halklarla kaynaşmaya, onların dertlerine çare bulmaya, sorunlarını dinlemeye, güvenlerini kazanmaya yönelik yoğun çaba sarf etti.
Batılı güçlü devletler, her zaman geniş halk kitlelerine karşı küçük azınlıklara teslim ettikleri devlet yönetimi üzerinden küresel hakimiyet elde ederken, Türkiye tam aksine, ülkelerdeki çoğunluğu teşkil eden geniş halk kitlelerini yanına aldı.
İşte tam bu sırada, halklar iktidarları ele geçirmeye başladıkça Türkiye ile ortak anlayış içerisinde yeni güç merkezleri oluşturdular. Kısaca, Türkiye yirmi yıldır halklar üzerine kurduğu stratejisinin bugün meyvelerini almaya başladı. Bu stratejik yürüyüş hem insani hem de İslami kurallar çerçevesinde oluşturuldu. Üstünlük merkezli değil, anlayış, sevgi, saygı merkezli, güvene dayalı birlikteliklerin kurulması sağlandı.
Başta ABD olmak üzere mevcut sistemin nimetlerini tepe tepe kullanan küresel aktörlere açıktan meydan okumadan ve hatta onlarla da “iyi” ilişkiler kurarak yeni bir küresel sistemin derin temellerini attı. Sistemin sahipleri, ya “güç sarhoşu” oldukları ya Türkiye’nin çalışmalarını ciddiye almadıkları ya konuyu anlamadıkları veyahut da çaresiz kaldıkları için bunu engelleyemediler.
Türkiye, Afrika’ya yıllardır büyük yatırımlar yapıyor. Diplomatik misyon sayılarını arttırması, THY’nin onlarca destinasyona uçması, TİKA, YTB, Diyanet Vakfı, İHH gibi kuruluşların yüz milyonlarca mazlumun hayatına dokunması çok önemliydi.
Türkiye, Somali’yi uçurumun kenarından kurtardı. Afrika’daki en büyük askeri üssü Somali’ye kurdu. TSK, hem Somali ordusunu hem de Afrika’nın doğusundaki çok sayıda ülkenin ordusunu burada eğitiyor. Fakirlik, açlık, sömürge ile eşdeğer görülen ülkeye uzay üssü kuruyor. Ülkenin enerji kaynaklarını kullanıma sunarak kalkındırmaya çalışıyor. Güvenilir arabulucu olarak Somali, Sudan, Etiyopya, Eritre gibi devletler arasındaki ihtilaflara adil ve kabul edilebilir çözümler getiriyor.
Türkiye bir yandan bunları yaparken diğer yandan Cibuti gibi stratejik konumdaki ülkelerle yaptığı anlaşmalar ve ortaklıklar sayesinde Aden Körfezi ve Kızıl Deniz’in güvenliği konusunda kritik bir etkiye ve role sahip oluyor.
Aynı şekilde Katar’da kurduğu askeri üs ve geniş tabanlı stratejik anlaşmalarla hem kardeş Katar’a riskli bir süreçte sahip çıktı hem de Basra Körfezi’nin güvenliği konusunda eşsiz bir konuma sahip oldu.
Türk Devletleri Teşkilatı’nı kurumsal hale getirerek yüzyılların hayali olan “Türk Birliği”ni sağladı. Üstelik bunu bölgede çıkarları olan hiçbir devleti karşısına almadan, kimseyle çatışmadan, diplomatik yöntemlerle yaptı.
Karabağ sorununun çözümüne destek olarak Kafkasya’ya barış ve istikrar getirdi. Suriye’yi özgürlüğüne kavuşturdu. Vatandaş bile sayılmayan Kürtlerin eşit vatandaşlar olmasını gerçekleştirdi. Geçen yıl Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan ile askeri ittifak kurdu. Mısır’la kurduğu önemli ilişkilerle İsrail’i siyasi olarak kuşattı.
Batının parçalamaya çalıştığı Libya’yı bölünmekten kurtardı, ülkeye huzur ve istikrar getirdi.
Kuzey Afrika ülkelerinin hepsiyle çok sıkı, samimi ve “güce” değil güvene dayalı ilişkiler tesis etti.
Sömürgeci Fransa’nın Afrika’dan kovulmasına zemin hazırladı. Fransa Afrika’dan kovuldu. Senegal, Nijerya, Mali, Burkina Faso, Çad ve bölgedeki çok sayıda ülkelerle stratejik ilişkiler geliştirdi. Somali ve Katar benzeri yapılanmalar bu bölgede de olacak. Batıdan Doğuya, Atlas Okyanusu kıyılarını, kara ve demiryolları ile Hint Okyanusu’na bağlayan yollar açılacak.
Afganistan, Bangladeş gibi ülkelerde yürütülen sessiz faaliyetler yerkürenin siyasi ve sosyal dönüşümünü sağlıyor.
Pakistan, Malezya ve Endonezya ile yürütülen projeler, o bölgeyi ve dünyayı dönüştürecek nitelikte.
Gazze/Filistin’e verilen güç ve destek Ortadoğu’nun alışılmış dengelerini değiştireceği gibi küresel taşları da yerinden oynatacak.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, bir hafta Baltık ülkeleri dışişleri bakanları toplantısında diğer hafta Balkan ülkelerinin dışişleri bakanları ile İstanbul’da…
Son günlerde dünyanın dikkatini çeken ve tartışılan konulardan biri de Suudi Arabistan-Pakistan-Türkiye arasında kurulmakta olan ittifak. Bu üç ülke bir büyük çekirdek oluşturuyor. Pakistan, Asya-Pasifik bölgesinin, Suudi Arabistan, Arap dünyasının, Türkiye ise hem Türk dünyasının hem de Osmanlı mirasına sahip geniş bir coğrafyanın sembol ülkeleri… Bu üç ülkenin ardından onlarca devlet, bu ittifaka dahil olmak için sıraya girecektir.
Bu konuda Hakan Fidan, "Bence bölgedeki herhangi bir anlaşma, daha kapsayıcı olmalı. Bu önemli, aksi halde bölücü olmak ya da yeni bir cephe oluşturmak istemiyoruz. Bölgesel bir dayanışma platformu oluşturmak istiyoruz. Hedefimiz bu olmalı. 2-3 ülkeyle başlayabilir ancak zamanla, bölgedeki çoğu ülkeyi kapsayan, “her şeyi içeren bir yapıya” dönüşürse, bu ideal olur ve nihai amaca hizmet eder" diyor. “Her şeyi içeren bir yapı” sözü çok dikkat çekici. Yani bu ittifak sadece askeri bir yapı olmayacak. “Her şeyi” kapsayacak… Bunun ne olduğunu başka bir yazıya bırakalım.
Rusya’nın tecrübeli Dışişleri Bakanı Lavrov, “Türkiye'nin her büyük ülke gibi, kendi ulusal çıkarları var. Bunları hayata geçirirken, Türk halkının Osmanlı İmparatorluğu'na dair tarihsel hafızasına da başvuruyor. Biz bunu çok iyi anlıyoruz” diyor ve ekliyor: “Eğer biri bu çökmekte olan yapıyı kurtarabilecekse, o da yetenekli Türk diplomatlardır.”
Dışişleri Bakanı Fidan, “Bölgemizdeki sorun, bölgedeki ulus devletler arasındaki güven eksikliği. Uluslarımız arasındaki güveni artırmayı başarabilirsek, bu istikrar ve barış getirmeye yardımcı olacak. Tahakküm olmayacak, ne Türk tahakkümü ne Arap tahakkümü ne Fars tahakkümü ne de başka bir tahakküm... Bölgesel ülkeler, bir araya geliyor ve sorumlu davranıyor... Avrupa Birliği'nin sıfırdan bugüne kadar nasıl bir yapı oluşturduğuna bir bakın. Neden biz yapamayalım?" diyerek çok net ve geniş bir çerçeve çiziyor.
Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, Ankara’da “Türkiye küresel güç oluyor” tespiti yaparken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Bu asra Türk mührünü vuracağız” diye noktayı koyuyor.
Bütün bunların hepsinin derin anlamları var. Dantel gibi hazırlanan oya gibi örülen sabırla işleyen bir süreç. Pazılın parçaları hazırlanıyor. Bu parçalar panoya yerleştirildiğinde büyük tabloyu herkes görecek.
Türkiye yıllardır yürüttüğü bu faaliyetleri taçlandırmak üzere… Çalışmalar dünyada öyle bir noktaya ulaştı ki klasik küresel güçler bile pes etmek üzere. Bunun nasıl bir şey olduğunu ve süper güç ABD’nin çaresizliğini İngiliz Times gazetesinin 40 yıldır analizlerini yazan duayen gazeteci Roger Boyes şu çarpıcı cümleyle açıklıyor: "Trump, Erdoğan'ın reel politiğini KENDİ ÇİZGİSİ olarak benimsedi."
Sonuç:
Mevcut düzenin pili bitti. Herkes yeni bir sistem bekliyor.
Biz bu analizimizde Türkiye’nin Dünyada aldığı mesafeden bahsederek gelinen noktayı tespit etmeye çalıştık. Sonuçta anladık ki “Türkiye, Türkiye’den ibaret değil” Türkiye, kurumsal kimlik olarak önümüze çıkıyor. Oysaki Türkiye faktörünün dünyadaki küresel varlığı çok daha büyük, güçlü, köklü ve kudretli bir anlayış içerisinde ilerlediğini görüyoruz. Kurulan sistemin, Türk, Arap, Farisi, Kürt, Pakistanlı gibi ırki, etnik kimlik merkezli değil, ona, kavimleri, ırkları içinde barındıran ama çok daha yüksek bir ÇATI altında merkezi bir irade ve ulvi bir anlayışın hakim olduğunu anlıyoruz. Bu durum da bugünkü dünya sahnesindeki şansını artırıyor ve başarıyı getiriyor.
Türkiye için tarihî fırsat şurada: Eğer yeni düzen “çok kutuplu” olacaksa, bu kutuplar arasında vicdani olan bir denge dili ve kurumsal teklif üretebilen aktörler öne çıkar. Türkiye, Müslüman ülkelerle ve mazlum milletlerle birlikte bunu başarabilir. Artık sloganı değil sistemi konuşmalıyız: barış, adalet, temsil, güven, tutarlılık, dayanıklılık…
Nereden başlıyoruz?