AKİT MENÜ

Gündem

Dikkat çeken analiz! Erdoğan’ın S. Arabistan ve Mısır hamlesinin önemini bir de böyle okuyun!

Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Rakipoğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 3-4 Şubat'ta Suudi Arabistan ve Mısır’a gerçekleştireceği ziyaretlerin bölgesel ve diplomatik anlamını dikkat çekici şekilde analiz etti.

AA

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır hamlesinin geçici bir konjonktürel yakınlaşmadan ziyade, bölge ülkelerinin güvenliğini birlikte yönetme arayışının somut bir yansıması olduğuna dikkat çekilen analizde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iki ülkeye yapacağı ziyaretlerin ise resmi diplomatik temasların ötesinde, Gazze merkezli bölgesel kriz altında şekillenen bölgesel sahiplenmeye dayalı yeni bir stratejik mimari olduğunun altı çizildi.

Dr. Mehmet Rakipoğlu’nun dikkat çeken analizi şöyle:

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 3-4 Şubat tarihlerinde Suudi Arabistan ve Mısır’a gerçekleştireceği ziyaretler, 2026 yılı açısından bu iki ülkeye yapılacak ilk resmi temaslar olma niteliğini taşıyor. Son 4 yıllık süreçte Ankara-Riyad ve Ankara-Kahire hattında diplomatik normalleşme büyük ölçüde tamamlanmış, siyasi temaslar kurumsal bir zemine oturtulmuştu. Bu ziyaretler ise artık yalnızca ilişkilerin onarımı veya normalleşmesi değil yeni bir aşamaya -konsolidasyon ve stratejik işbirliği arayışına- geçildiğini gösteriyor. Aynı günlerde düzenlenecek iş forumları da bu yeni fazın ekonomik altyapısını güçlendiren tamamlayıcı unsurlar olarak öne çıkıyor.

İSRAİL TEHDİTİ VE BÖLGESEL GÜVENLİK

Ziyaretlerin arka planını belirleyen temel faktör, Gazze’de süregelen savaş ve bunun Mısır ve Körfez’i de kapsayan daha geniş bir İsrail saldırganlığına evrilmesidir. İsrail’in yayılmacılığı ve cezalandırılmayan saldırgan eylemleri, artık yalnızca Filistin bağlamında değil bölgesel güvenlik mimarisini sarsan bir tehdit olarak okunuyor. Bu durum, Suudi Arabistan ve Mısır gibi geleneksel olarak statükoyu önceleyen aktörlerde dahi stratejik kırılganlık hissini artırıyor. Mısır, Refah hattı üzerinden doğrudan bir güvenlik baskısıyla karşı karşıya kalırken Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri, çatışmanın yayılma ihtimalini ciddi bir senaryo olarak değerlendiriyor.

Bu tabloda Türkiye’nin konumu nevi şahsına münhasır olmasıyla öne çıkıyor. Hamas ile doğrudan temas kurabilen, ateşkes süreçlerinde rol oynayabilen, aynı zamanda Rusya-Ukrayna Savaşı, Suriye ve Libya dosyalarında denge üretmiş bir aktör olarak Ankara, yalnızca retorik değil aynı zamanda diplomatik girişimler bakımından da somut çözümler üreten bir aktör olarak görülüyor.

ABD ile müttefiklik ilişkileri sürse de son dönemde yaşanan krizler, birçok Amerikan müttefikine Washington’ın bölgesel güvenlik tedarikinde mutlak bir garanti sunmadığını ortaya koymuştur. Bu durum, Riyad ve Kahire’yi hem küresel ölçekte Rusya ve Çin ile ilişkileri çeşitlendirmeye hem de bölgesel ölçekte Türkiye gibi kapasite sahibi aktörlerle daha derin işbirliği arayışına itmiştir.

Bu bağlamda ortaya çıkan tablo, Orta Doğu’da güvenliğin artık dış aktörler tarafından “sağlanan” bir kamu malı olmaktan çıktığını ve bölge ülkeleri açısından kolektif biçimde üretilmesi gereken bir kapasiteye dönüştüğünü gösteriyor. ABD’nin güvenlik garantilerinin koşullu, gecikmeli ve seçici hale gelmesi, İsrail’in saldırganlığının ise caydırılamaması, bölge ülkelerini yeni bir güvenlik rasyonalitesine zorluyor. Bu rasyonalite ne tam anlamıyla blok siyasetine ne de ideolojik ittifaklara dayanıyor. Aksine, ortak tehdit algıları etrafında şekillenen, esnek, çok katmanlı ve kriz odaklı işbirliklerini önceliyor.

Türkiye’nin bu denklemde öne çıkması, yalnızca askeri kapasitesinden değil diplomatik arabuluculuk kabiliyeti, kriz yönetimi tecrübesi ve farklı aktörlerle aynı anda konuşabilme yeteneğinden kaynaklanıyor. Bu durum, Ankara’yı Suudi Arabistan ve Mısır açısından bir “alternatif güvenlik sağlayıcısı” değil güvenlik üretiminde ortak bir aktör konumuna yerleştiriyor. Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu ziyaretleri, geçici bir konjonktürel yakınlaşmadan ziyade, bölge ülkelerinin güvenliği birlikte tanımlama ve birlikte yönetme arayışının somut bir yansıması olarak okunabilir.

KAPSAMLI İTTİFAK ARAYIŞI

2021 sonrası dönemde normalleşmeyle başlatılan Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Mısır ile ilişkileri, artık başka bir aşamaya eviriliyor. Erdoğan’ın Riyad ve Kahire’ye yönelik ziyaretleri, artık bölgesel sorunların bölge ülkeleri tarafından inşa edilecek esnek, kapsayıcı ve dışlayıcı olmayan bir stratejik işbirliği arayışını yansıtıyor. Bu anlamda son günlerde gündeme gelen Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattı, klasik anlamda bir askeri pakt değil güvenlik istişaresi, savunma sanayisi işbirliği ve siyasi koordinasyon ekseninde şekillenen platform olarak okunabilir. Mısır’ın bu çerçeveye eklemlenme ihtimali, Doğu Akdeniz’den Kızıldeniz’e uzanan hatta denge üretme kapasitesini artırabilecek bir gelişmedir.

Ayrıca bu arayış, İran karşıtı bloklaşma anlamına da gelmez. Aksine Riyad ve Kahire, Türkiye ile yakınlaşmayı, İran ile normalleşme sürecini koruyan, riskleri dağıtan ve dış politikada otonomiyi artıran güvenlik yaklaşımının parçası olarak görüyor. Türkiye’nin savunma sanayisi alanındaki ilerlemesi -özellikle silahlı insansız hava araçları (SİHA)- bu ülkeler için dışa bağımlılığı azaltan somut bir işbirliği zemini sunuyor.

BÖLGESEL SAHİPLENME VİZYONU

Bu ziyaretlerin en kritik boyutlarından biri, Türkiye’nin son yıllarda sistematik biçimde savunduğu "bölge sorunlarının bölge ülkeleri tarafından çözülmesi" yaklaşımıyla doğrudan ilintili olması. Ankara, Orta Doğu’daki krizlerin dış müdahalelerle değil bölgesel sahiplenme, yerel aktörlerin inisiyatifi ve karşılıklı bağımlılık mekanizmalarıyla yönetilmesi gerektiğini savunuyor. Suudi Arabistan ve Mısır temasları, bu vizyonun soyut bir ilke olmaktan çıkıp somut diplomatik mimariye dönüştüğünü gösteriyor.

Öte yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ve Kahire ziyaretleri, Gazze’nin yeniden inşası, Suriye’nin bölgesel ve küresel sisteme entegrasyonu ve kalkınması, Sudan’daki savaşın sona erdirilmesi gibi dosyalarda çözümün bölge ülkelerinden üretilmesi ihtimalini artırıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin merkezinde yer aldığı, bölgesel sahiplenme vizyonuyla çerçevelenen pakt, her geçen gün daha da somut hale getiriliyor. Ziyaretler kapsamında iş forumlarının icra edilmesi de siyasi yakınlaşmanın ekonomik zemine oturtulması açısından stratejik önem taşıyor. Mısır’ın dış yatırıma ve turizm gelirlerine duyduğu ihtiyaçla Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 kapsamında yatırım ve ticareti artırma hedefi, Türkiye’yi doğal bir ortak konumuna getiriyor.

Sonuç olarak, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır ziyaretleri, resmi diplomatik temasların ötesinde, Gazze merkezli bölgesel kriz, güvenlik tedarikindeki belirsizlikler ve ekonomik dönüşüm baskıları altında şekillenen bölgesel sahiplenmeye dayalı yeni bir stratejik mimarinin parçasıdır. Bu ziyaretler, Türkiye’nin Körfez ve Doğu Akdeniz hattında denge kuran, krizlerde arabulucu ve güvenlik tedarik edici ortak rolünü pekiştirirken Orta Doğu’da dış aktörlere bağımlılığı azaltmayı hedefleyen yeni bir bölgesel tahayyüle dair de somut öneriler sunuyor.

[Dr. Mehmet Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi, Exeter Üniversitesi Arap ve İslam Çalışmaları Enstitüsü Doktora Sonrası Araştırmacıdır.]

 

İlişkili haber:

Külliye'de kritik zirve!

Yorumlara Git

Bahis mafyasına ağır darbe: Veysel Şahin'in suç ortağı Şeref Yazıcı'nın kirli parasına el konuldu

İstanbul'daki o otelde Epstein cinayeti! 'Oğlum hangi sapıklığa şahit oldu da öldürüldü?'

Aman dikkat! Kuvvetli kar yağışı uyarısı yapıldı

İstanbul’da yağmur var, rahatlama yok: Barajlarda seviye hâlâ düşük

Milli Eğitim Bakanlığı duyurdu! İki tatil birleştirildi