AKİT MENÜ

Okur Postası

Solun iktidar sınavı: Yıkıcı Özgürlük Söylemi ve Güvenlik Gerçeği

Siyasetin, siyasal düşünce ve yapıların en büyük çıkmazı, kavramların içini boşaltıp onları birer karşıtlığa dönüştürmek olmuştur. Bu hengâmede ise en çok hırpalanan, asıl anlamı çarpıtılan iki hayati kavram ‘’özgürlük ve güvenlik’’ olmuştur. Özellikle sol söylem, bu iki değeri birbirinin kanlı bıçaklı düşmanı gibi konumlandırarak, yıllardır kendi toplumsal zeminini kendi elleriyle imha etmektedir.

Haber Merkezi

YURDAL KILIÇER

Sol söylemde özgürlük, bireyi ve toplumu koruyan kurucu bir değer olmak yerine devlete, hukuka, toplumsal düzene ve ortak değerlere karşı sınırsız bir itiraz hakkı gibi sunulmaktadır. Oysa özgürlük, öyle solcuların zannettiği gibi üzerine ahkam kesilecek, nutuklar atılacak, boşlukta sallanan soyut bir fantezi değildir. Güvenlik sorunu yoğunlaştığında özgürlük, Locke’un felsefesindeki “bireysel özerklik” olmaktan çıkarak sokağı kilitleyenin, pervasızın ve ideolojik fanatiğin elindeki bir “kaos üretme imtiyazına” dönüşür. Maslow’un o meşhur hiyerarşisi yanılmaz: Güvenlik basamağı çökmüş bir toplumda, kimse sizin “özgürlük masallarınızı” dinlemez. Solun “güvenlik otoriterliktir” ikilemi, bireysel özgürlüğü kolektif düzensizlikle karıştırmak anlamına gelmektedir. Özgürlük, kamusal düzeni kuran onu koruyan değil; kamusal düzen üzerinde yıkıcı bir araca dönüştüğünde, Hobbes’un “doğa durumu”na döner ve ‘’Güçlünün Hukuku’’ geçerli hale gelir. Gerçek özgürlük; bir sabah evinden çıkan vatandaşın, akşam evine huzurla döneceğinden emin olmasıdır. Bir esnafın sabah dükkanını açarken, “Acaba bugün hangi eylemle camım çerçevem inecek?” korkusunu taşımamasıdır. Bir annenin, evladını okula gönderirken aklında en ufak bir şüphe duymamasıdır. Yani özgürlük, ancak ve ancak güvenliğin inşa ettiği o sağlam zemin üzerinde nefes alabilir. Güvenlik yoksa, özgürlük sadece pervasızın, güçlünün ya da ideolojik fanatiğin elindeki bir “çözme ve yıkma” hakkına dönüşür. Sol, birkaç yüz kişinin kaos üretme imtiyazını savunmak yerine milyonların huzur içinde yaşama hakkını savunmaya ne zaman başlayacak? Türkiye’de yıllardır süregelen sol düşünceyi esareti altına alan zehirli bir alışkanlık var: Kamusal düzeni sağlamaya yönelik her adımı peşinen “otoriterlik” etiketiyle damgalamak. Şehir merkezlerini felç eden, esnafın kepengini indirten, hayatın olağan akışını bir azınlığın ideolojik tatmini için rehin alan sahneler Sol tarafından “özgürlük mücadelesi” olarak kutsanıyor. Mesela TOBB verilerine göre Türkiye’de 2023-2025 arası Taksim ve Saraçhane eylemlerinde esnaf günlük 50-100 bin TL zarar etmiştir.

 

Burada gerçek manada özgürlüğü kısıtlananlar, can, mal, iş, eğitim, ticaret emniyetine dair korkular yaşamak zorunda olan sessiz çoğunluk değil midir?
Yine çok uzun yıllardır kendi mahallesi söz konusu olduğunda sınırsız özgürlük talep sol zihin yapısı; sıra milletin kutsallarına, tarihsel hafızasına ve inanç sembollerine yönelik saldırılara gelince “ifade özgürlüğü” şemsiyesi altına saklanması, demokratik bir tavır değil, düpedüz fikirsel ve eylemsel bir dayatmadır.
Kendi düşüncesini ‘’ilericilik’’, Milletin kahir ekseriyetinin hassasiyetlerini “gericilik” olarak kodlayan bir anlayışın, o toplumdan iktidar vizesi beklemesi beyhude bir çaba olmak dışında bir şey olamamaktadır. Sol düşüncenin yıllardır yaşadığı bu kriz sadece bizim ülkemize özgü de değildir. Latin Amerika’dan Avrupa’ya kadar dünya siyasetine baktığımızda, son dönemlerde sosyal adalet vaat edip iktidara gelen ancak güvenlik üretemeyen sol iktidarların nasıl hızla tasfiye olduğuna, insanların güvenlik hassasiyetini görmezden gelenlerin meydanı radikal sağa nasıl terk ettiğine şahitlik ediyoruz. Çünkü, insanlar siyasal teorilerden önce günlük hayatına bakarlar. Eğer siz vatandaşa huzurlu bir sokak, öngörülebilir bir yarın sunamıyorsanız; o vatandaş sizin parlak “özgürlük” masallarınıza çok fazla prim vermez ve bir müddet sonra inandırıcılığınız kaybolur.

 

Siyasal düşünce ve hareketler, yalnızca eleştiri üretme ya da barikatlar kurup eylemler yapma kapasitesi olmak demek değildir. İktidar olma hedefi olan bir siyasal fikir veya yapının bir düzen kurma ve o düzeni koruma iradesini de ortaya koyması gerekmektedir. Devleti ve onun güvenlik aygıtlarını sürekli “şüpheli” ve “baskıcı” birer “daimi kötü’’ olarak kodlayan bir zihin yapısına insanlar güvenip ülke yönetimlerini teslim etmezler. Weber’in deyimiyle “meşru şiddet tekelini” yani düzeni sağlayamayan bir hareketin siyasal ve düşünsel yapının iktidar iddiası beyhude bir çabadan öteye gidemez. Güvenliği sürekli küçümseyen, hukuku sadece kendi lehine işlediğinde kabul eden ve kamu düzenini bozmayı “muhalefet” sanan, özgürlüğü yıkıcı eylemlilik sanan her düşünce her siyasal yapı farkında olmadan o çok korktuğu ve insanları kendisinden korumak istediği otoriterleşmenin taşlarını da aslında kendisi döşer. Kaos özgürlüğü korumaz, aksine onu yok eder. Toplum Schmitt’in “dost-düşman” ayrımına sarılır, otoriterliğe razı olur. Çünkü huzurun bittiği yerde toplum, özgürlükten vazgeçme pahasına en temel refleksi olan “güvende olma ihtiyacı’’na sarılır. Gerçek özgürlük, devletin otoritesi ile bireyin hakkı arasındaki hassas dengededir. Tarih boyunca sessiz çoğunluk oyunu her zaman huzur ve istikrara vermiştir. Bu dengeyi kuramayan, güvenliği küçümseyen her siyasal hareket marjinalleşmeye mahkûmdur. Türkiye’nin ihtiyacı olan şey dün olduğu gibi bugün de; Milletin değerleriyle kavga etmeyen, kamu düzeni ve toplumun huzur ve barış içinde bir arada yaşamasını önceleyen, güvenliği özgürlüğün ön şartı kabul eden siyasal dil ve hareket tarzıdır. Bu dengeyi kuramayan hiç kimse, bu toprakların geleceğinde söz sahibi olamaz.

Yorumlara Git

PKK-YPG’den kalleş pusu! Suriye Ordusunun Haseke’ye girmesine sevinenlere kurşun yağmuru

Kaos Partisi CHP’de koltuk kavgası kızıştı! Proje İmamoğlu çöktü. Genar Başkanı İhsan Aktaş, son verileri paylaştı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan müjdeyi duyurdu: 100 milyar liralık finansman paketini devreye alıyoruz

ABD basını dünyaya duyurdu: ABD - İran görüşmesi cuma günü İstanbul'da

Devlet Bahçeli, Özgür Özel ile görüştü