AKİT MENÜ

Aktüel

'Siyasal şirk ve onun saç ayakları'

Dr. Mehmet Sürmeli Mirat Haber'de yazdı: Peygamberler şirkin itikadi, sosyal, ahlaki, hukuki, iktisadi ve siyasi olanlarına karşı mücadele vermişlerdir. Hz. Musa döneminde etkin olan şirk siyasal şirktir.

Haber Merkezi

Dr. Mehmet Sürmeli Mirat Haber'de yazdı: Peygamberler şirkin itikadi, sosyal, ahlaki, hukuki, iktisadi ve siyasi olanlarına karşı mücadele vermişlerdir. Hz. Musa döneminde etkin olan şirk siyasal şirktir.

Belam, Karun ve Haman, Firavun’un siyasal-askeri hâkimiyetine destek veren dini, iktisadi ve sanatsal kurumların temsilcileridir. Hz. Musa kıssasından hareketle Kur’an Hz. Peygamber’e şunu söylemektedir: Musa(a)’ın ümmeti nasıl ki siyasal şirke düşmüş ve Firavun tarafından bu şirk rejimini destekleyen kurumlar oluşturulmuş ise, senin ümmetin de siyasal şirke düşecek ve şirki destekleyen benzeri kurumlar oluşturulacaktır. Tarihi bir tecrübeyi Musa Peygamber üzerinden size tanıtan Yüce Allah, siyasal şirk dâhil şirkin bütün türlerinden kaçınmamızı istemiştir. Ayrıca siyasal şirke destek veren kurumlara karşı teyakkuz hâlinde olmamızı tavsiye etmiştir. Asr-ı saadet döneminden sonraki yapılanmalara ve modernitenin dayatılmasıyla başlayan süreçlere baktığımızda görürüz ki İslam ümmetinin başındaki en büyük bela siyasal şirktir. Allah Teâlâ’nın emir alanını hiçe saymak, sınırlama getirmek ve insanı tanrılaştırmak biçimlerinde tezahür eden siyasal şirk aynı zamanda itikadi şirktir. Kur’an genelinde, şirkin bütün türlerine karşı verilmesi gereken mücadele yeterince ele alınmış, başta Peygamber Efendimiz olmak üzere diğer peygamberler de şirke karşı tevhidin mücadelesini vermişlerdir. Fakat burada şu hatırlatmayı yapmakta yarar görüyoruz; şirkin tüm türleri siyasal şirkin hâkim olduğu yerlerde gelişmektedir. Siyasal şirk, küfrü besleyen ve üreten bir ortamdır. Bu nedenle siyasal şirki tespit edip ona göre mücadele vermek ileri görüşlü hareket önderlerinin işidir.

 

Siyasal şirk modernitenin egemenlik alanını genişletmesiyle beraber daha da derinleşmektedir. İnsanın aşkınlığı ve eşsizliği üzerine bina edilen bu anlayış Müslüman toplumları da sarmalamıştır. Özellikle modernitenin eğitim ve öğretim kurumlarında tahsil yapan kimseler siyasal şirkten kendilerini kurtaramamaktadırlar. Bu fasit anlayışa karşı istenen refleksi ve çözümü sunamayan Müslümanlar göz göre göre çocuklarını şirke teslim etmektedirler. Şirkin vahim sonucuna göre kâfir anası ve babası olmanın derin üzüntüsü de kimsede gözükmemektedir. En duyarlı olmalarını beklediğimiz kesimlerin ne akademik ne de sivil(!) ayağından ses çıkmamaktadır. Bir anlamda modernitenin sesi olan akademisyenler İslâmî bir çözümden ziyade siyasal şirke alan açma ve dini argümanları kullanarak meşrulaştırma yarışına girmiş durumdadırlar. Bu durumda, modernitenin egemenliğine kapı aralayanlar için “modernizmin papazları” demenin de bir sakıncası olmaması gerekir. Her fırsatta, Müslümanlığının bilincinde olmayan insanlar üzerinden Müslümanları karalayan ve dinin iktidar alanı olmadığını savunan adamlardan siyasal şirkin mü’mini olmaktan başka ne beklenir? İstikameti doğru diye inandıklarımız bile ümmetin bu derdiyle alakalı sadra şifa kelamlar etmemektedirler. Velayetle ilgili yüzlerce ayetten ve hadisten, yüzyıllar süren uygulamalardan hareket ederek vahiy merkezli alternatif siyaset üretememek ulemaya vebal olarak yeter. Çünkü ümmetin çocukları siyasal şirkin egemen olduğu ortamlarda öze dönüşlerini tamamen kaybetmektedirler. Allah’a ve emirlerine yabancılaşan bu nesil, kurtuluşu da ideolojik kurumsal yapılarda aramaktadırlar. Sözde ulema ümmetin içine düştüğü bataktan kendilerini sorumlu görmemektedirler. Öyle ki öğrencilik yıllarında dinleri adına heyecanlanan yeni akademisyenler şimdilerde eski hâllerine tövbe(!) edip kendilerinde emeği olan hocalarına akıl vermektedirler. Dinin siyasal ve hâkimiyet taleplerini gündeme getirmeyi aşırılık olarak gören araştırmacılar yaptıkları ithamlarla hakikati susturmak istemektedirler. Hatta bu bağlamda Fî Zilal gibi ictimai-edebi tefsirler grubundaki çalışmalar ideolojik okumalar içerisinde değerlendirilerek gençlerin bu eserlerden yararlanmasının önüne engeller konulmaktadır. Unutulmamalı ki ilahi aşkınlık karşısında insanın mutlak aşkınlığını savunan demokrasinin, sekülerizmin, liberalizmin ve batılılaşmanın önünü açan insanlar kim olurlarsa olsunlar, hangi ekolü temsil ederlerse etsinler siyasal şirkin gayyasına düşen müşriklerdir.

 

Siyasal şirk konusunda bir şeyler söylemesi ve yapması gerektiğine inandığımız sözde sivil zevatın elbiselerinden başka sivillikleri kalmamıştır. Düşüncede ve pratikte dünya sisteminden, moderniteden, statükodan ve onun militarist gücünden istimdad eden kişilerin sivil toplumu temsil ettiklerine inanmak safdillik olur. Unutmayalım ki moderniteye karşı fikir üretemeyip ümmeti içine düştüğü bu bataktan kurtarmak için nebevî bir duruş sergilemeyenler de siyasal şirkin günah ortaklarıdırlar. Ülkemizde çeşitli biçimlerde örgütlenen hocalara tavsiyem “Âlimler Birliği” vb. adlarla ya künyelenmesinler veya hakkını versinler. İnançta, amelde, ahlakta ve cihatta Peygamber Efendimize benzemeyen insanların, toplumun beklentilerine cevap bile üretemezken “Peygambere vekâlet makamı” olan âlim unvanını kullanmasını doğru bulmuyoruz. Elbette bizim bu yaklaşımımızı doğru bulmayan binlerce insan vardır. Bu da onların hakkı olabilir. Biz, bu unvanı kullanırken Allah’tan korkmalarını tavsiye ediyoruz. Dünya farklı bir mecrada yol alırken ve Müslümanları dünya sistemine entegre için yeni projeler hazırlanırken bizim basit eylemlerle doyuma ulaşmamız şeytana teslim olmaktır. Dar odalarda bireysel zevkleri paylaşıp ümmetin içine düş(ürül)düğü inanç başta olmak üzere tüm sorunlarıyla ilgilenmemek kebire/büyük günahtır. Sözde istiğfarlarımız bizleri bu ağır sorumluluktan kurtaramaz. Ayrıca insanların teveccühü ve dikkatlerini çekmek için fildişi kulelerde ümmeti acilen ilgilendirmeyen konularda konuşmalar yapmak ve yapay gündemler oluşturmak da siyasal şirkin değirmenine su taşımaktan başka bir şey değildir. Dünya sistemi ve onun işbirlikçisi yerli taşeronlar Müslümanları dünya sistemini işleyişine katmayı becerebildiler. Bu nedenle de halkı Müslüman ülkelerdeki bilgili zevat siyaset yaparken bile İslâm’ın geleceği ile alakalı fıkıh yapmamaktadırlar. Ağır bir eleştiri kabilinden belirtmek isteriz ki ülkemiz din bilginleri çok avami kaygılarla siyaset yapmaktadırlar. Ayrıca alternatif olarak ümmete ve dünyaya deklare edecekleri bir siyasal projeleri de yoktur..

 

Siyasal şirkin kayıtsız şartsız egemenliğini isteyen dünya sistemi çok rasyonel çalışmaktadır. Müslüman toplumlar üzerinde yapmış oldukları çok yönlü araştırmalardan hareketle duruma göre siyasal şirkin monarşik, oligarşik veya demokratik ayakları devreye sokulmaktadır. Onlara göre siyasetin dümeni kendilerinde olduktan sonra vasıtaların önemi yoktur. Paranın rotasını kendileri belirledikten sonra Suud’da krallık olması veya İslâm gariplere ceza hukukunun uygulanması onlar için bir anlam ifade etmemektedir. Önemli olan şirkin bekası olduğu için, sistemin kurucu ve savunucuları şirkin yüzünü zaman zaman pudralayabilmektedirler. Sonuçta şirk, Müslümanlık gibi gösterilmektedir. Hatta bazı ritüeller öne çıkarılarak şirkin gerçek yüzü müşrik anlayış tarafından gizlenmekte ve kavramsal kargaşalar oluşturulmaktadır. Burada önemli olan sistemin adından ziyade niteliğidir. İçi boşaltılmış bir İslâm anlayışı ile halk kitleleri kandırılmaktadır. Sözde Müslümanlar siyasette iktidara taşınırlarken gerçekte ise paranın musluğu dünya sisteminin patronlarına teslim edilmektedir. İdeali olmayan ve emperyalizmle hesaplaşamayan siyasal yaklaşımlar ancak kâfirlere hizmet için kullanılabilirler. Bütün bunlara karşın Müslümanların basiretli bir tutum sergileyerek şirkin dinle istismar edilmiş yüzünü iyi tanımaları imanlarının gereğidir. Dini hakkıyla tanıyan Müslümanların siyasal şirkin bütün yüzlerini de hakkıyla tanımaları ve ümmete teşhir etmeleri, tabana yayılmaması için radikal tedbirler almaları üzerlerine farzdır.

 

Siyasal şirk kendini tanıtmamak ve gerçek yüzünü göstermemek için halkı Müslüman toplumlarda dayatmış olduğu “yörünge siyaseti” ile karizmatik Müslüman liderler üzerinden kendine varlık alanları aramıştır. Bu konuda dünya ölçeğindeki somut örneklerden hareket edecek olursak siyasal şirkin başarılı olduğunu da söyleyebiliriz. Halkın kendilerine kıymet verdiği ve değerler noktasında ümmetin önem atfettiği kişileri siyasetin merkezine alarak hem İslâmî hareketleri zayıflatmış hem de onlar üzerinden Müslümanlığın insanlık için bir umut olmasını ötelemiştir. Hatta dünya sistemi tarafından bazı yörünge hareketlerine “Siyasal İslâm” adı verilerek kapitalist uygulamalar Müslümanlık gibi gösterilerek gerçek anlamdaki İslâm ile kitlelerin buluşmaları engellenmiştir. Kısacası Müslümanlar dünya sisteminin zokasını yutmuşlardır. Kendilerini sağcı, liberal, muhafazakâr sıfatlarla tanıtanlara bile siyasal İslâm yaftasını vurmak kasıtlı ve Müslümanlıktan soğutucu bir adlandırmadır. Vahiy bağlamında aydınlanmasını tamamlayamayan kişiler böyle bir islamizasyon politikasının etkisinde kalmışlar ve gerçek İslâm’ın savunucularına savaş açmışlardır. Yaşadıkları liberal muhafazakâr sistemi dünya sisteminin bir parçası görmek yerine, sistemin politik egemenliklerini “Yeni Medine” dönemi diye adlandırma bedbahtlığına düşmüşlerdir. Hatta olaya böyle bakmayanlar ağır ithamlara uğratılmaktadırlar. Bundan dolayı yaşadığımız ortamda seviyeli siyaset konuşacak insan bile neredeyse kalmamıştır. Üst bir kurum olan siyaset, para babalarının hâkimiyet istekleri uğruna ayağa düşürülmüştür. Gördüğümüz kadarıyla Müslümanlar bile, siyasetin neticelerinden ona entegre olmadan nasıl yararlanırız düşüncesi yerine, politik kurumların fikirlerini dinleştirmeye başlamışlardır. Yaptığınız siyasal eleştirilere politik kurumların savunucularının verdiği cevaplar bu düşüncemizin kanıtıdır.

 

Kur’an’da, bir İslâm toplum modeli kurabilmek için Hz. Peygamber’e izlemesi gereken yol tarif edildiği gibi, zaman zaman da geçmiş peygamberlerin kıssalarından örnekler verilerek takip edilmesi gereken stratejiler üzerinde de durulmuştur. Resululah’a, en çok kıssası anlatılan peygamber Hz. Musa’dır. Kur’an’da Hz. Âdem’den yirmi beş, Hz. Nuh’tan kırk üç, Hz. İbrahim’den altmış dokuz, Hz. İsa’dan yirmi beş, Hz. Musa’dan ise yüz otuz altı defa bahsedilir. Bize göre Hz. Musa’dan ve onun tevhit mücadelesinden çokça bahsedilmesinin sebebi; Hz. Musa’nın ümmeti ile Peygamber Efendimiz’in ümmetinin içerisine düşmüş oldukları hastalıkların aynı veya benzer olmasından kaynaklanmaktadır. Onlara önerilen tevhide dönüş çağrısı bizlere de yapılmaktadır.

Yeri gelmişken kısaca değinmekte yarar görüyoruz. Peygamber kıssaları dinlence türünde anlatılmış basit hikâyeler değildir. Bir mitoloji de değildir. Yaşanan ilkeli bir hayattır. Bu kıssalarda, insanlık tarihi boyunca verilen bir mücadelenin tanıtımı vardır. Hakkın ve batılın saflarında yer tutanların çok yönlü savaşları tanıtılmaktadır. Peygamber kıssalarından, İslâmi hareket önderleri fıkıh yapmak suretiyle Müslümanlara davet ve tebliğ projeleri çıkarmalıdırlar. Eğer yerli bir davet fıkhı yapılmayacak olursa Müslümanlar arasındaki metodik farklara bağlı ayrılıklar daha çok artacaktır.

Kur’an bizlere Hz. Musa kıssasını anlatırken onun hâkimiyet mücadelesi verdiği ve siyasal iktidarın temsilcisi olan Firavun’dan da çok bahsetmiştir. Kur’an’dan öğrendiğimize göre firavni sistemi tutan saç ayakları; Belam, Karun ve Hâman’dır. Karun sistemin sermaye, Hâman da sanat gücünün temsilcileridir. Belam ise firavni sisteme destek veren dini ve ilmiye sınıfının temsilcisidir. Hatta Belam’ın ilmi derinliğinin İsm-i azamı bilecek derecede olduğu rivayet edilmiştir.[1] Kur’an’ın evrenselliği ve Hz. Musa kıssasının en çok anlatılan kıssa olması bağlamında olayı değerlendirirsek bu sınıflar Hz. Muhammed(s.) ümmetinin de başının belalarıdırlar. Kısacası; karunlar, hamanlar ve belamlar her dönemde vardırlar. Yüce Allah bu sınıflardan olmamak ve firavni özellikler taşıyan sistemlere destek vermemek için Müslümanları bu kişilerin niteliklerini anlatarak uyarmıştır.

 

A’raf suresinde bu saymış olduğumuz temsilcilerden bahseden Allah Teâlâ, Belam’ı da aynı surede nitelikleriyle tanıtmıştır. “Onlara, kendisine ayetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet, o adam bu ilme rağmen o ayetlerin çerçevesinden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o ayetler sayesinde yüksek bir mevkie çıkarırdık, lâkin o, dünyaya( ve maddi değerlerine) saplandı ve hevasının/kötü tutkularının esiri oldu. Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer: Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi haline bıraksan da yine dilini sarkıtıp solur! İşte bu, tıpkı ayetlerimizi yalan sayan kimselerin misalidir. Sen olayı onlara anlat, olur ki düşünüp kendilerine çekidüzen verirler.”[2] Ayetlerde anlatılan kişinin Belam b. Baura olduğu söylenmektedir. Bu şahıs bilgisini hakkın uğrunda değil de firavunların saraylarının ve sisteminin tahkiminde kullanmıştır. Dünyada değişen bir şey yok. Yine birileri farklı birikimlerini dünya sisteminin ayakta durması için kullanmaktadır. Her ne kadar sarayın yeri Mısır’dan Newyork’a taşınsa da sistem aynıdır. Sarayın beslenme kanalları belamların yurtlarına kadar uzanmaktadır. Buralardan sisteme can verilmektedir. Belamları tanımak artık çok kolaydır. Onlar her ne kadar yaprakla ilgili bilgileri bilseler de ormanı çok iyi tanımazlar. Sığdırlar. Çözüm ve proje üretemezler. Batıla anında teslim olurlar. En büyük marifetleri verili duruma teslimiyettir. Aşağılık kompleksi onların temel vasfıdır. Konforlarına düşkün bencil kimselerdirler. Menfaatleri için yapmayacakları kötülük yoktur. Hayatlarının merkezlerinde kendileri vardır. Belam’lık payesi alınmasın diye sistemi yüceltme adına dini tahrif etmekten sakınmazlar. Mesnetsiz fetvalar(!) verirler. Bazen sağcı bazen de solcu olurlar. Hakka Müslüman olamazlar. Onlar için “gelen ağam, giden paşamdır.” Sistem firavni olduktan sonra siyasette seçici olmanın ve özgün siyaset yapmanın hiçbir önemi yoktur. Rabbani ulema meydanlardan çekilecek olursa; “İnsanlar bu cahil kişileri önder edinirler.”[3]“Onlara sorular sorarlar. Daha sonra da verilen bu fetvalarla hem kendileri sapıtırlar, hem de başkalarını sapkınlaştırırlar.”[4] Sapkınlaştırma eyleminin bitmesiyle beraber belamlar da görevlerini ikmal etmiş olurlar. Bu çerçevede Hz. Peygamber’in şu hadisini ayrıca düşünmek ve değerlendirmek gerekir: Hz. Peygamber sanatsal bir anlatımla bir defasında ilginç bir açıklamada bulunmuştur: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum şey; kitap ve süttür.” Sahabe bunun üzerine; “Ya Resulullah! Kitaptan neyi kast ettiniz?” demişlerdir. Hz. Peygamber(s.), “Kitaptan kastım, münafıklar kitabı öğrenirler ve öğrendikleriyle (demogoji yaparak) Müslümanlara karşı mücadele ederler.” buyurmuştur. Sütten kastının ne olduğunu sorduklarında ise şöyle cevap vermiştir: “İnsanlar sütü severler. (Hayvanlarının peşlerine düşerek) toplumdan uzaklaşırlar ve (vakit namazlarında ve Cuma günlerinde) cemaat (la namaz)ı terk ederler.”[5]Hz. Peygamber, işinin peşine düşüp cahil kalmayı ve cemaatten kopmayı bu hadisiyle kınadığı gibi, bilgiyi münafıkça kullanarak Müslümanların aleyhine, küfrün lehine kullanmayı da aynı şekilde kınamıştır. Belamlaşmak; ilmi münafıkça kullanmaktır. Sadece kâfirlerin saltanatı için bilgi üretmektir.

 

Musa Peygamber, Firavunun sarayında yetişmiş ve yıllarca onların yanında kalmıştır.[6] Kendine ilahlık süsü veren bir adamın evinde ve siyasal şirkin etkin olduğu bir memlekette yetişmesine rağmen Hz. Musa yetiştiği aile ortamından ve ülkeden inanç ve ahlak bağlamında etkilenmemiştir. O yerin sanatından ve dini propagandasından da etkilenmemiştir. Genç ve Yiğit Musa, Firavunu nasıl boşa çıkardıysa Haman ve Bel’am’ı da öyle boşa çıkarmıştır. Yeryüzünün hazinelerinin bir kısmı kendisine verilen Karun da onu etkileyememiştir.[7] Sermayeye karşı direnmiş ve Firavni bir finans sisteminin parçası olmamıştır. Bu yetişme tarzı Müslüman ailelere şu duyuruyu yapmaktadır: Çocuklarınızı tevhidin esasları üzerine öyle yetiştirin ki firavunların ne rejimleri ne de onlardan elde ettikleri dünyalıklar yavrularınızı İslâm’dan koparmasın. Sistem, çocuklarınızı kendisinin bir parçası yapmasın.

Esefle belirtelim ki Müslümanların çocukları uygulanan eğitim modellerinin bir parçası olarak “dünya vatandaşı” şeklinde yetiştirilmekte ve onlar da bu duruma razı olmaktadırlar. Yani Müslümanların vahiy eksenli bir eğitim-öğretim sistemleri ve kurumlarının olmayışı onları İslâm dışı kurumlara karşı dirençsiz kılmaktadır. Bütün bunlara rağmen Müslümanların eğitim ve öğretimde özgün arayışlara girmeyişleri de ayrı bir garabettir. Unutmayalım ki dünyadaki her eğitim sistemi çocuklara bir hayat tarzı/din seçtirmek üzerine bina edilmiştir. Seçtikleri hayat tarzı/dine göre kimlik kazanan bu kişiler gerçekten Müslüman kalabilecekler mi? Bu sorunun cevabını Müslüman anne-babalar vermelidirler.

Müslümanlar Musa Peygamber kıssasını ve çocukluğunu iyi anlasalar ve gereğiyle amel etselerdi İslâm dünyasında ideolojik bir hâkimiyet olmazdı. İdeolojik kabullenmelere göre kitlesel irtidatlar yaşanmazdı. Gençlerimiz İslâm’ın dışındaki bir dünya görüşüne umut bağlamazlardı. Bu kısa hatırlatmalardan sonra Müslümanların çocuk eğitimi çerçevesinde Musa Peygamberle ilgili ayetleri yeniden okumaları ve yapılan tavsiyeler etrafında uygulanabilir bir eğitim metodu geliştirmeleri Müslüman anne-baba kalabilmeleri için hayati bir önem taşımaktadır.

Yorumlara Git

Anadolu irfanı ile Ukraynalı çiftin tebessüm ettiren diyaloğu viral oldu!

İslam Avrupa’da hızla yayılıyor! Central Cee de Müslüman oldu

Verilen sözler ve tutulanlar kıyaslandı! Sözcü manşetten iflas etti

Hakan Fidan masadaydı! Dışişleri kritik anlaşmayı duyurdu

Devletin resmi organları “casus” diyor kardeşim sana! Can Ataklı’dan Ekrem’e zor soru!