Gündem
İstanbul’da deprem riski biliniyor ama...
İstanbul’da yaklaşık 1,4 milyon riskli yapı bulunduğunu belirten Jeofizik ve Geoteknik Yüksek Mühendisi Mustafa Serhat Durmuş, Marmara bölgesinde zorunlu analiz ve tebligat uygulaması başlatılması gerektiğini söyledi. Durmuş, İstanbul için çözümün Arnavutköy, Çatalca gibi zemini sağlam ve müsait alanlarda konut üretilmesi olduğunu söyledi.
SEBAHATTİN AYAN İSTANBUL
6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli olarak meydana gelen ve 11 ili doğrudan etkileyen ikiz depremler, Türkiye’ye büyük bir yıkım ve derin bir acının yaraları sarılmaya çalışılırken Balıkesir ve Erzincan’da yaşanan son depremler Türkiye’nin değişmeyen deprem gerçeğini bir kez daha gündeme taşıdı. Jeofizik ve Geoteknik Yüksek Mühendisi, aynı zamanda Deprem ve Zemin Mekaniği Uzmanı Mustafa Serhat Durmuş, İstanbul’un depreme hazırlık düzeyini, mevcut yapı stokunun durumunu, zorunlu deprem analizlerinin gerekliliğini ve afet yönetimine dair eksikleri tüm yönleriyle değerlendirdi.
Zorunlu analiz ve tebligat uygulaması yapılmalı
İstanbul sizce depreme hazır mı; kentsel dönüşümün hızlanması ve gerçek anlamda güvenli hâle gelmesi için hangi adımlar atılmalı?
İstanbul’daki yapı stokuna bakıldığında, 1999 ve hatta 1980 öncesinde yapılmış binaların nerede olduğu aslında net biçimde biliniyor. Buna rağmen sahada ciddi bir denetim ve uygulama eksikliği bulunuyor. Özellikle sanayi bölgeleri bu açıdan büyük bir risk taşıyor. Olası bir depremde bu yapıların ne kadarının ayakta kalacağına dair kamuoyuna açıklanmış net ve kapsamlı bir analiz bulunmuyor.
Devlet tarafından bağlayıcı bir tebligat yapılmadığı sürece vatandaş kendi imkânlarıyla binasını analiz ettirmiyor. En etkili çözüm; 1999 ve 1980 öncesi binalar ile fabrikalar ve iş yerleri için Bakanlık tarafından yetkilendirilmiş kurumlar aracılığıyla zorunlu deprem analizlerinin yapılmasıdır. Bu analizlerin sonuçları dijital ortamda toplanmalı ve CBS üzerinden renk kodlarıyla gösterilmelidir. Güçlendirme ile kurtarılamayacak binalar kırmızı, güçlendirme ile ayakta kalabilecek yapılar sarı, güvenli binalar ise yeşil olarak işaretlenmelidir.
İstanbul’da yaklaşık 1,4 milyon riskli yapı bulunuyor. Bunların yüzde 70’i eski tip binalardan oluşuyor ve yaklaşık 245 bin bina tamamen dönüşmek zorunda. Bugüne kadar atılan adımlar yeterli olsaydı, 25 yılı aşkın sürede bu sorun çözülmüş olurdu. Marmara Bölgesi pilot bölge ilan edilmeli, zorunlu analiz ve tebligat uygulaması buradan başlatılmalı ve ardından tüm Türkiye’ye yayılmalıdır.
Siyaset üstü bir mesele
Depremin bazı siyasi partiler tarafından siyasi malzeme hâline getirilmesi ve bu gerekçeyle örgütlenerek hayata geçirilmesi planlanan projelerin engellenmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Deprem ne CHP’nin ne de AK Parti’nin siyasi malzeme yapabileceği bir konudur. Deprem siyaset üstüdür; çünkü ortak paydası acıdır ve bu acı herkesindir. Böyle bir meselede tarafgirlik yapmak, takım tutar gibi davranmak topluma hiçbir şey kazandırmaz. Depremi propaganda aracı hâline getiren yaklaşımlar samimi değildir. İnsanların afetten sonra ihtiyacı olan şey, siyasi tartışmalar değil; gerçek, içten ve zamanında müdahaledir.
Üzerinden polemik üretilecek, oy hesabı yapılacak ya da sloganlaştırılacak bir mesele değildir. İnsan hayatının söz konusu olduğu bir alanda samimiyet, sorumluluk ve çözüm iradesi dışında hiçbir yaklaşım kabul edilemez.
YAP-SAT DEĞİL, YAP-KİRALA MODELİ ŞART
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş merkezli meydana gelen ve 11 ilimizi etkileyen depremlerde TOKİ’nin çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Deprem bölgesinde TOKİ tarafından yürütülen çalışmaların değerli olduğunu belirtmek gerekir. Kısa sürede ulaşılan konut sayısı, birçok ülkenin başaramayacağı bir seviyededir. Ancak sahadaki tablo, sorunun henüz tam anlamıyla çözülemediğini gösteriyor. Yaklaşık on beş gün Hatay’da kaldım; geçtiğimiz hafta da yeniden bölgedeydim. Hâlâ konteyner kentlerde yaşayan çok sayıda insan var. Üstelik birçok depremzede konteynerden çıkmak istemiyor. Çünkü konteynerden ayrıldığı anda kendisini güvencesiz hissediyor. Bu durum, meselenin yalnızca TOKİ’nin deprem konutlarıyla çözülemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. Bana göre TOKİ’nin yalnızca satılık deprem konutları değil, aynı zamanda kiralık sosyal konutlar üretmesi gerekiyor. Özellikle İstanbul için çözüm önerim net: Arnavutköy, Çatalca gibi zemini sağlam, geniş ve müsait alanlarda -özellikle Arnavutköy’de- TOKİ tarafından kiraya verilmek üzere sosyal konutlar yapılmalı. Mevcut koşullarda en hızlı ve gerçekçi çözüm, TOKİ’nin yap-sat modeli yerine yap-kirala modeline yönelmesidir.
Yüzde yüz kesinlik iddiası bilimsel değil
Her deprem sonrası medyada halkı paniğe sürükleyen sözde deprem uzmanlarının açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Deprem konusunda bazı bilim insanlarının ortaya koyduğu görüşler elbette kendi tezleri ve kişisel değerlendirmeleri olabilir. Her bilim insanının bir bakış açısı vardır ve bunu kamuoyuyla paylaşabilir. Ancak deprem olgusu, diğer birçok konudan farklıdır. Çünkü deprem, yerin derinliklerinde gerçekleşen ve doğrudan gözlemlenemeyen bir enerji aktarımıdır.
Örneğin İstanbul’da beklenen bir deprem, yaklaşık 17 kilometre derinlikteki bir fay hattının kırılmasıyla meydana gelecektir. Bu derinlikte yaşanan bir enerji boşalımını kimsenin gözüyle görmesi mümkün değildir. Dolayısıyla tamamen görünmeyen bir süreç üzerinden yüzde yüz kesinlik içeren ifadeler kullanmak bilimsel açıdan da doğru değildir.
Uç ve kesin ifadelerle kamuoyuna açıklama yapan bazı bilim insanlarını samimi bulmuyorum. Çünkü yer altında gerçekleşen, doğrudan gözlemlenemeyen bir süreç hakkında yüzde yüz doğruymuş gibi konuşmak gerçeklikle bağdaşmaz.
Ülkemizde deprem ve diğer doğal afetlere yönelik verilen eğitimler sizce yeterli mi, mevcut sistemin geliştirilmesi için hangi adımlar atılmalı?
AFAD ve hayatta kalma eğitimleri konusunda Türkiye’nin mevcut durumu ne yazık ki yeterli değildir. Deprem eğitimi konusunda ise Türkiye’de gerçek anlamda sistemli bir yapı bulunmamaktadır. AFAD’ın yaklaşık 8 bin 500 personelle, 85 milyonluk bir ülkenin afet eğitimini ve hazırlığını tek başına yürütmesi mümkün değildir. Deprem ve afet yönetimi eğitimi, anaokulundan üniversiteye kadar zorunlu ders olarak müfredata girmeli; her yıl farklı afet türleri teorik ve pratik olarak öğretilmelidir. Afet yönetimi politikalarının köklü biçimde yeniden ele alınması artık kaçınılmazdır.