AKİT MENÜ

Aktüel

Hukuk ve yanılgı (2)

Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal 'Hukuk ve yanılgı (2)' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Haber Merkezi

İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı; 

Türkiye'de hukuki durum ve yanılgıdan söz edersek; Ağır ceza, Asliye Ticaret Mahkemeleri, Yargıtay ve Danıştay daireleri heyet halinde karar verirler. Birçok zaman ve vakıada da hemfikir olmayabilirler. Mesela mahkumiyet hususunda mutabık olmayabilirler. Böyle durumlarda çoğunluk esasıyla karar alırlar. Ağır cezalarda bir hakim aksi görüşte olsa dahi, diğer iki hakim aynı görüşteyse hüküm kurulmuş olur, mutabakat gerekmez. Mahkemeler kararsız kalamaz.

Türkiye Avrupa ile kıyaslandığında, cezai hazırlık soruşturmalarının galiben dava ile devam edildiği, fakat galiben de beraatların daha çok olduğu bir yargı itiyadına sahip. Avrupada ise yargılamalar galiben beraatla değil, mahkumiyetle sonuçlandığı donelerine sahibiz. Yani Savcılar, suçsuzsa da ben davayı açayım mahkeme beraat ettirsin; Avrupa'da ise adamı ve mahkemeyi uğraştırmıyayım, çok esaslı deliller yoksa soruşturmada takipsizlik kararı vereyim itiyadında.

Bütün bunlar neyi gösterir? Hukukun tabiatında bulunan tartışmayı, subjektifiteyi ve belirsizliği! En çarpıcı olan ise; Yargıtay ve Danıştay, kanun boşluğu olan bir durumda, bazen kanuna rağmen, farklı daireleri farklı içtihadlarda bulunur. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı verir, konuyu kesinleştirir. Bazen o içtihadını da değiştirir. Hatta bazen de değiştirdiği içtihadına yıllar sonra geri döner. Yerel ilk derece mahkemeleri denetlenmek için İstinafa ve duruma göre de Yargıtay'a gider. Yerel, İstinaf ve Yargıtay farklı farklı kararlar verebilirler! Tutuklu ve tutuksuz yargılama da her zaman büyük tartışmalara neden olur.

 

Cumhuriyet kurulduğunda hukuk, yeni rejimin ve resmi ideolojinin sopası olarak kullanılır. Sopa dediysek iki tokat atıp geçmek değil, pek çok idam kararı zulmen infaz edilir. Bütün bir toplum korkutulur, sindirilir ve terörize edilir. 5/10 yıl önce hiç olmayan sürpriz suçlar icad edilir. Meşhur İstiklal Mahkemeleri üyeleri il il gezerek zulümler dağıtır. Mahkeme üyeleri hukukçu ve yargıç bile değildir. Buna ihtiyaç da yoktur! Hukuku uygulamak değil, rejimin ideolojisini dayatmakla görevlidirler. Yargıç sanılanlar hem kel hem de foduldurlar! İsimleri mahkemedir, kendileri değil. İstiklal dış düşmana karşıdır, cebhelerden yeni dönmüş kendi öz vatandaşlarına karşı neyin istiklali ve mahkemesi? Yeni rejim tüm gücünü ve enerjisini kendi vatandaşlarına (gazilere) yöneltmiştir!

"İHTİLALİN KANUNLARI BÜTÜN KANUNLARIN ÜSTÜNDEDİR!" Cumhuriyet'in yeni tek adamı, bitimsiz monarşinin monarkı öyle buyurur. Bu ne demektir? Biz Avrupa'dan aldığımız ve kendi yaptığımız kanunlarla da bağlı değiliz. Devrimin, aktüel siyasetimizin, ihtiyaçlarına göre, asar keseriz. Kanunmuş, hukukmuş, adaletmiş, bizi bağlamaz. Elinizi korkak alıştırmayın çocuklar, (yargıçlar!) Nitekim İzmir Suikasti bahane edilerek, başta Kazım Karabekir olmak üzere, savaş kahramanı paşalar, idama mahkum olacakken, subaylar mahkemeyi basarlar da öyle kurtulurlar!

 

Tarihte ilk defa şapka devrimi diye birşey icad edilir. Türk insanı bundan böyle kendi serpuşlarını behemahal atacak ve Frenk şapkası giyecektir. Bu kanunen mecburidir ancak, kanunda bir müeyyide belirtilmemiştir. Mesela 1ay hapis gibi bir yaptırım bile öngürülmemiştir. Ancak bunun için çok idamlar yapılmıştır. Rize, Hamidiye zıhlısı ile topa tutulmuştur. İnsanların kafalarına çiviyle şapka çakılmıştır. Yeni rejim ve resmi ideolojinin hukuk devleti ve kanun nizam hakimiyeti anlayışı bundan ibarettir. Bugün devrimlerin yılmaz savunucusu ve Atatürkün tek partisi CHP dahi artık şapkasızdır. ADD üyeleri bile şapka takmıyor. Ama o devrim kanunu öylece yürürlükte duruyor. Üstelik anayasa ile korunuyor. Değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Artık kesin olarak metrukiyete uğramıştır, kadüktür ve güdüktür. Avrupa'da bile şapka takan yok, Türkiye'de de şapka devrimini takan yok. Şapkanın da devrimi olurmuymuş?  Çorap, yelek, gömlek devrimi var mı? Bunun için mi bir kadın, şalcı bacıyı, kanundan önce Frenk Mukallitliği risalesi yazmış İskilipli Atıf hocayı ve yüzlercesini astınız? Bu nasıl bir devrimdir? Neye yaramıştır?

 

Cumhuriyet değil bir hukuk devleti, kanun devleti olarak dahi kurulmamıştır. Hukuk devleti ve demokrasinin asgari şartlarından biri kuvvetler ayrılığı ilkesidir. Tatbiki zor ve her zaman tartışmaya açıktır. Fakat cumhuriyetin tek banisi, hakimi ve patronu olan şeflik rejiminin büyük şefi, (hatta küçük şefi İnönü'de), kuvvetler ayırımına teorik ve sözel olarak dahi karşıydılar! Mustafa Kemal bir tabiatçı olarak, "Tabiatta kuvvetler ayrılığı yoktur" diyerek "Kuvvetler birliğini" savunmuş, Abdülhamid Han'ın meşrutiyet anayasasında bulunan "kuvvetler ayrılığı" 1921 anayasası ile kaldırılmıştır. Sultan Abdülhamid yargı kararlarına karışmaz, yargının idam kararlarını ise ekseriya onaylamaz ve infazını önlerdi!

Bediüzzaman Said Nursi durumu şöyle özetliyor, tanımlıyor; "İstibibdad-ı mutlaka  "cumhuriyet" namı vermekle, irtidad-ı mutlakı rejim altına almakla,  sefahet-i mutlaka medeniyet ismi vermekle, cebr-i keyf-i küfriye  "kanun" ismi takmakla hem sizi iğfal, hem hükümeti işgal, hem bizi perişan ederek, hakimiyet-i İslamiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar."

 

Denebilir ki, bunlar çok geride kaldı, artık öyle değil! Modern manada ilk anayasa 1961 ve yürürlükteki 1982 anayasalar da aynı ruh ve motivasyonla yapılmıştır. Ülkede tek bir gerçek kuvvet vardır, o da resmi ideoloji Kemalizmdir! Anayasa, yasalar, fiili durum ve Kemalist eğitim endokrinasyonu (beyin yıkaması) başka bir gerçek kuvvet tanımaz ve kuvvetler ayırımını da de facto olarak etkisizleştirir. Bir defa bu anayasaları kanlı darbeciler yapmışlardır. Darbe ürünü, totaliter, faşizan ve antidemokratiktirler. Lafzen yer alan, demokrasi, kuvvetler ayırımı, özgürlükler vs. hepsi seçilmiş meşru hükümetler üzerinde Kemalist vesayet kurmak içindir. Hiçbiri hukuk devleti ve adalete yönelik değildir.

ABD emriyle kanlı darbe yapan hainler 6 yerel ve genel seçim kazanmış, %57 oy almış Menderes ve Bakanlarını işkencelerle astılar. Yüksek Adalet Divanı ( gerçekte Alçak Zulüm Divanı!) denen satılmış ve atanmış yarkıçlar eliyle bu zulmü kitabına uydurmak istediler. "Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor" itirafını kürsüden yapıp da, talimatlandırıldıklarını itiraf ettiler. İşte bu darbe memurları, ilk defa 1961 anayasası ile kurulan Anayasa Mahkemesinin üyelikleriyle ücretlendirildiler, onurlandırıldılar! Demokrasimizin güvencesi Anayasa Mahkemesini kanlı, faşist darbeciler ülkemize bahşettiler. Kendilerini de, seçilmeden ömür boyu sürecek, tabii senatörlük ile ödüllendirdiler!

 

Danıştay, Anayasa Mahkemesi gibi kurumlar, insanı, bireyi, kahir devlet gücü, resmi ideolojiye karşı korusun diye kurulurlar. Bizde bu mahkemeler, devletin resmi ideolojisini hakltan, seçilmiş meşru hükümetlerden, korumak misyonuyla donatıldılar. En onurlu görevleri, partileri kapatmaktı. Daha önemli görevleri ise TBMM'nin cüret etmediği (başörtüsü) yasaklarını koymaktı! "Yetki gasbı" ile TBMM yerine özgürlük kısıtı yaptılar. TBMM yasak yok dedi, bunlar "patron biziz bu özgürlüğü tanımıyoruz" dediler. Hukuk devletinde asla olmayacak gasblara cüret ettiler. Hukuken olmayanı, fiilen, cebren, keyfi olarak dayattılar. Bugün anayasa ve kanunlarda hiçbir düzeltme yapılmadığı halde başörtüsü zulmü yıllardır uygulanmıyor. Zira asla hukuki ve kanuni olmayan fiili dayatmayı devam ettirecek bürokrasi ve hükümet yok. AYM ve Danıştay'ın özgürlük karşıtı içtihadları da aynen şapka kanunu gibi yerliyerinde duruyor ama.

En büyük hukuksuzluk insan canına kast ve sistematik işkencelerdir. Türkiye 25/30 yıl öncesine kadar binlerce fail-i meçhuller, infiale yol açan yüzlerce suikastler ve sistematik işkenceler, yakılan yıkılan köyler ülkesiydi! sivil Hükümet iktidarları bunların altında eziliyor ancak çözüm bulamıyordu. Öyle anlaşılıyorki, derin devlet ve resmi ideoloji bunlarara çare aramıyor, belki de memnun oluyor, meşum politikalarını böyle konsolide ediyordu. Yıllarca süren sağ-sol çatışmaları, anarşi ve terör, alevi-sünni gerilimi, toplumsal kaos, planlı ve programlı idi!

 

Artık eminiz ki, sabah sağcı vuran silahla akşam solcu vuruluyordu. Mehmet Ağar; Uğur Mumcu cinayetinde, "bir tuğla çekersek duvar yıkılır" diyordu. 12 Eylül darbecisi  orgeneral Bedreddin Demirel; "Darbeyi bir yıl önce planlamıştık ama bir yıl daha şartların olgunlaşmasını bekledik" demişti. Darbeler kan, gözyaşı, cinayet ve katliamlarla olgunlaşıyordu! Orgeneral Sabri Yirmibeşoğlu; "6/7 Eylül bir özel harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı." demişti. Amaç elbette, ülkenin barış ve kardeşliği, dirlik düzeni değildi tabii. 11 yurttaş ölmüş, 450 kişi yaralanmış, 60 kadın tecavüze uğramış, işyerleri, konutlar, kilise ve okullar yağmalanmıştır. Ama Atatürkün evine atılan ses bombasının intikamı da fena halde alınmıştır! Artık ses bombasını kim attırdıysa? Devam edeceğiz.

Yorumlara Git

ABD'liler şok: Hıristiyan giren, Müslüman çıkıyor! Cezaevlerinde cemaatle namaz

Türkiye'ye karşı 4'lü şer ittifakı! Başını ABD ve İsrail çekiyor

Yasa tanımaz CHP zihniyet hiç değişmedi: Dün Merve Kavakçı'ya bugün Akın Gürlek'e!

CHP'li belediyeye rüşvet operasyonunda flaş gelişme! Çok sayıda kişi tutuklandı

AK Partili Yalçın uyardı! ’28 şubatçılar fırsat kolluyor'