Dünya
Terörist kardeşler İran'a saldırdı!
Sözde “özgürlük ve demokrasi” yalanıyla tüm dünyaya kan kusturan katil ABD ve yavrusu İsrail, şimdi de İran’a karşı topyekûn savaş başlattı.
KUTSALI HİÇE SAYDILAR
Saldırıyı Akit’e değerlendiren GÜVENSAM Genel Koordinatörü Güvenlik Uzmanı Cihad İslam Yılmaz, şunları dile getirdi: “ABD ve İsrail’in İran’a yönelik bu geniş çaplı saldırısı, emperyalist hegemonya ile siyonist ulus devletlerin yıllardır bölgeyi savaş ve kaosa boğan politikalarının yeni ve daha tehlikeli bir aşamasıdır. Bu güçler, ‘özgürlük’ ve ‘demokrasi’ maskesini kullanarak Irak’ta, Afganistan’da ve Libya’da nasıl milyonlarca insanın kanını akıttılarsa, şimdi de Müslümanların törenlerini, ibadetlerini yerine getirdiği mübarek Ramazan ayında İran halkına ölüm kusarak tüm uluslararası hukuku ve insani değerleri yerle bir etmektedir. Bu saldırı ne ‘önleyici güvenlik operasyonu’ ne de ‘hukuki bir gereklilik’le açıklanabilir; tam tersine, İslam dünyasının kutsal zaman ve mekânını hiçe sayan, psikolojik ve kültürel bir saldırı olarak okunmalıdır. Bu tavır, bölgedeki istikrarsızlığın sorumluları olduklarını gösteren somut bir belgedir. Bu saldırı, sadece taktiksel bir askeri operasyon olarak değil, sistematik bir zulüm ve hegemonik savaş paradigmasının devamı olarak yapılmaktadır. ABD’nin küresel çıkarları ile İsrail’in yayılmacı stratejisi, Müslüman halklar üzerinde sürekli bir tehdit yaratmakta ve bölgesel çözüm süreçlerini baltalamaktadır. Saldırı, İran’ın egemenlik haklarını ve uluslararası normları açıkça ihlal etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm İslam coğrafyasına karşı psikolojik bir savaş niteliği taşıyor; bu bağlamda İslam dünyasının ortak vicdanı, bu tür barbarca hamlelere karşı birleşik bir tavır geliştirmek zorundadır.” Güvenlik ve Terör Uzmanı Salih Aydemir de şunları söyledi:
“Müslüman dünyanın kutsal kabul ettiği Ramazan ayı idrak edilirken İsrail’in İran’a yönelik başlattığı füze saldırıları yalnızca askeri bir operasyon olarak değil, çok katmanlı bir stratejik hamle olarak değerlendirilmelidir. Yaklaşık iki aya yakın süredir İran çevresinde artan askeri hareketlilik ve yığınak, uluslararası kamuoyunda ‘yaklaşan çatışma’ beklentisini sürekli canlı tutmuş; nihayetinde saldırının Ramazan ayında gerçekleşmesi, zamanlama açısından ayrıca dikkat çekici olmuştur. Bu saldırının iki temel eksende analiz edilmesi gerektiği kanaatindeyim: Birincisi askeri ve jeopolitik/jeostratejik boyut; İkincisi ise ilk kez bu vesileyle kavramsallaştırdığım Düşünce Etki Alanında Yönlendirme Casusluğu (DEAYC) çerçevesidir. Düşünce Etki Alanında Yönlendirme Casusluğu klasik istihbarat faaliyetlerinden farklı olarak bilgi çalmayı değil, düşünce yönünü, tartışma çerçevesini ve karar alma parametrelerini şekillendirmeyi hedefleyen bir yönlendirme faaliyetidir. Bu yaklaşımda esas amaç; fiziksel alanı değil zihinsel alanı kontrol altına almaktır. İran saldırısında İsrail bu stratejik yaklaşımı uygulamaktadır. İsrail’in hedefinin İran’ın toprak bütünlüğü ya da nükleer tesisleri olmadığı, daha çok sembolik üstünlük üretmeye dönük psikolojik-ideolojik bir mesaj oluşturulmak istendiği değerlendirilebilir.
O YILAN KENDİLERİNİ DE SOKACAK
İsrail İstihbarat birimleri Düşünce Etki Alanında Yönlendirme Casusluk konusunda tam bir çalışma yapmıştır. Bu bağlamda saldırı yalnızca askerî bir eylem değil, kutsal zaman algısı üzerinden yürütülen bir güç gösterisi olarak okunabilir. Düşünce Etki Alanında Yönlendirme Casusluğu çerçevesinde operasyonun İran’a yönelik şu mesajı üretmeyi amaçladığı ileri sürülebilir: psikolojik direnç alanını zayıflatmak ve algısal üstünlük inşa etmek. Yahudi geleneğinde ‘Seçilmiş Halk’ anlamına gelen Am Segulah (Am ha-nivar) kavramını vurgulamak, Ramazan ayında İran’ı vurarak tüm Müslümanlara ‘Tanrı katında biz seçilmiş halkız, Tanrı bizi sizden o kadar özel kıldı ki kuvvetimizle kutsal ayınızda size zulmetmemize izin verdi ve sizi koruyamadı’ sembolik mesajla, algısal bir üstünlük üretmeyi amaçlamaktadır. Bu durum klasik anlamda bilinçaltı yönlendirme casusluk faaliyetinin bir örneği olarak değerlendirilebilir. Yıllarca kendisini ‘özgürlük ve demokrasi’ söylemiyle konumlandıran ABD ve Hıristiyan Batı da bu sürece alet olarak, hamiliğini yaptığı İsrail’in ‘seçilmiş halk’ söylemi üzerinden yürüttüğü bu stratejik operasyonun uzun vadeli sonuçlarında yılanın kendisini sokacağını göz ardı etmektedir.”