Aktüel
Laiklik askıya alındı: Batı sistemi "dini" anlayışa dönüyor!
Soğuk Savaş sonrası beklenen seküler dünya düzeni gerçekleşmedi; aksine din, ABD ve İsrail başta olmak üzere küresel siyasetin merkezine geri döndü.
Soğuk Savaş sonrası beklenen seküler dünya düzeni gerçekleşmedi; aksine din, ABD ve İsrail başta olmak üzere küresel siyasetin merkezine geri döndü.
Oğuzhan Bilgin, Akşam’daki yazısında teopolitik dönüşümü, Batı’nın dinî kimlik üzerinden yeniden şekillenen jeopolitiğini ve bunun Türkiye’deki laiklik tartışmaları açısından doğurduğu kritik sonuçları ele alıyor.
Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası siyasetin sekülerleşeceği, dinin kamusal alandan çekileceği ve liberal-demokratik normların evrenselleşeceği yönünde güçlü bir beklenti vardı. Hatta toplumlarda dindarlık oranı düşüyordu ve siyasette dinin, sekülerleşme süreçleriyle zaten başlamış olan geri plana çekilme eğiliminin daha da belirginleşeceği tahmin ediliyordu.
Ancak son yıllarda özellikle ABD ve İsrail'de gözlemlediğimiz gelişmeler, bu beklentinin ciddi biçimde sarsıldığını gösteriyor. Aksine, dinî referansların siyasetin merkezine yeniden yerleştiği hatta bu referansların doğrudan jeopolitik stratejilerin parçası hâline geldiği bir döneme şahitlik ediyoruz. Yani teopolitik jeopolitik haline geliyor.
İsrail örneği bu dönüşümün en görünür ve en sert tezahürlerinden biri. "Vaat edilmiş topraklar" söylemi, teolojik bir inanç alanına ait olmaktan çıkıp doğrudan devlet politikası hâline gelmiş durumda. Bu söylem, Filistin topraklarının işgalini, soykırımı ve genişlemeci politikaları beraberinde getiren ideolojik bir çerçeve sunuyor. Bunun yanında "Amalek" ve "goyim" gibi kavramların siyasal söylemde yeniden dolaşıma sokulması, karşı tarafı insanî ve siyasî özne olmaktan çıkaran, hatta şeytanlaştıran bir dilin kurumsallaştığını gösteriyor. Bu, klasik ulus-devlet rekabetinden farklı olarak, karşı tarafı ontolojik bir düşman olarak konumlandıran bir yaklaşım.
ABD'de ise benzer bir teopolitik dönüşümün farklı biçimlerde tezahür ettiğini görüyoruz. Evanjelist hareketlerin siyaset üzerindeki etkisi elbette yeni değil ama bugün bu etkinin çok daha görünür ve doğrudan olduğunu söylemek mümkün. ABD'nin İsrail Büyükelçisi olan papaz kökenli Huckabee gibi figürlerin İsrail'in politikalarını koşulsuz savunurken kullandığı dinî referanslar da Dışişleri Bakanı Rubio'nun kamuoyu önüne alnına haç çizerek çıkması da siyasetin sembolik düzeyde de dinselleştiğini gösteren çarpıcı örneklerden bazıları...
Bu sembolik ve söylemsel dönüşüm, daha uç örneklerle de kendini gösteriyor. Trump için Oval Ofis'te düzenlenen ve neredeyse bir "kutsama ayini"ni andıran etkinlikler, siyasal liderliğin dinsel bir meşruiyetle donatılmaya çalışıldığını düşündürüyor. Savunma Bakanı Hegseth'in Haçlı Seferleri'ni öven açıklamaları ya da Arapça "kâfir" yazılı dövmeleri ise durumun ciddiyetini gösteriyor.
Bu gelişmeler, Huntington'ın "medeniyetler çatışması" tezi, uzun süre teorik bir tartışma olarak görülse de bugün siyasal pratikte daha da somut bir şekilde karşılık bulduğunu gösteriyor.
11 Eylül saldırıları bu sürecin önemli bir kırılma noktasıydı. Bush'un Irak işgalini "haçlı seferi" olarak nitelemesi, aslında bu dilin devlet düzeyinde meşrulaşmasının erken bir örneğiydi. O dönemde bu tür ifadeler daha çok "dil sürçmesi" ya da "retorik hata" olarak sunulurken, bugün benzer söylemlerin daha açık ve sistematik biçimde kullanıldığını görüyoruz. Artık bu dil gizlenmiyor; aksine bir kimlik beyanı olarak sergileniyor.
Bu çerçevede bakıldığında, bugün yaşananlar bir sapma değil, bastırılmış bir eğilimin yeniden yüzeye çıkması olarak da okunabilir. Bu, modernleşme ve sekülerleşme süreçleri ile geri planda kaldığı farz edilen dinin siyasetin merkezine yeniden yükselmesidir. Batı'da kendisini inançsız olarak değerlendirenlerin oranı çok yükselmiş olsa bile kültür ve siyasette bir kimlik olarak Hıristiyanlığın merkezi rolü değişmemiştir.
Bu bakımdan, böylesine din merkezli bir dünya düzeni ortaya çıkmışken; Batı'nın dini bir siyasal ve kültürel kimlik olarak açık biçimde sahiplenip çatışmaların parçası hâline geldiği bir dönemde, Türkiye'de yürütülen bazı laiklik tartışmalarını yeniden düşünmek gerekir. Zira bu tartışmaların, Türk milletinin siyasal, toplumsal ve kültürel direncini zayıflatma; din savaşlarının sertleştiği bir çağda psikolojik bir kimliksizlik ve teslimiyet zemini üretme riski taşıdığı göz ardı edilmemelidir.
Oğuzhan Bilgin, Akşam