Okur Postası
Coğrafya Kaderdir, Türkiye İrademizdir!
Orta Doğu, bir kez daha tarihinin en karanlık ve en bulanık dönemlerinden birini yaşıyor.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Sykes-Picot ile çizilen cetvel sınırlarının miadını doldurduğu, vekalet savaşlarının yerini doğrudan devletler arası bilek güreşine bıraktığı bir dönemdir, bu.
Ortadoğu’daki krizler hiç bir zaman, tek tek krizlerin toplamı olmadı. Gazze’deki çatışma, Suriye’de yaşananlar, İran-İsrail-ABD savaşı ve bunun Irak ile Lübnan’a yayılması…
Bunlar birbirinden kopuk olarak değerlendirilemez aksine birbirini besleyen, birbirini tetikleyen zincirin halkalarıdır. Türkiye bu zincirin dışında değil, tam ortasında zincirin parçalanmasına engel olmayan çalışan köprü gibi.
Zaten bu nedenledir ki, Türkiye, artık sadece olayları takip eden veya “bekle-gör” pasifliğine mahkum, kendi planı stratejisi olmayan bir ülke olmaktan çıkmıştır.
Ankara, bugün hem masada hem de sahada, oyuna dahil olan, kimi zaman oyun bozan kimi zaman oyun kuracak şekilde kurallarını kendi doktriniyle yeniden yazıyor.
Türkiye’nin son yıllarda izlediği bu strateji doktrin iki temel amacın iç içe geçmesinden oluşuyor. Bir yanda sınırları koruma refleksi, yani beka. Eğer Türkiye Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı ve diğer hamlelerini yapmasaydı ne olacaktı? Kuzey Suriye’de Akdeniz’e uzanan bir hat kurulacaktı. Bu hat bir devlet değil, doğrudan bir terör koridoru olacaktı.
Diğer yanda sınırların ötesinde söz sahibi olma isteği, yani nüfuz için Türkiye’nin stratejisi ve hem masaya hem sahaya koyduğu irade ve kararlılık Ortadoğu’nun belki de bundan sonraki yüzyılına şekil vermek, nizam koymak adınadır.
İran, Irak, Suriye ve Lübnan’ın toprak bütünlüğünü savunmak ilk bakışta statükoyu korumak gibi okunabilir. Oysa Türkiye’nin yaptığı şey sadece mevcut düzeni muhafaza etmek değil. Çözülmekte olan bir coğrafyada, tamamen dağılmayı engelleyecek yeni bir denge üretmeye çalışmak. Çünkü bu ülkelerden birinin parçalanması sadece o ülkeyi ilgilendirmez. Sınırlar anlamını yitirir, silahlı yapılar kalıcı hale gelir. Parçalanmış devlet yapılarının içinde büyüyen terör, sadece bir güvenlik sorunu değildir; son yüzyıl bize gösterdi ki emperyalizmin oyun planının bir parçasıdır.
Türkiye’nin yaklaşık bir yıl önce ortaya konulan ve hayata geçirilen Terörsüz Türkiye projesinin sadece iç huzurun değil, Terörsüz Bölge projesi bölgedeki jeopolitik avantajın anahtarı olarak bir politik tercih değil, zorunluluk haline gelmiş olması tam da bu nedenledir. Bu kapsamda Türkiye’nin duruşu bölgenin parçalanmış devlet yapılarından beslenen “terör aparatlarına” karşı çekilmiş stratejik bir settir.
Türkiye’nin son dönemdeki en önemli dış politik tavır ve üslubu, müttefiklerine ve rakiplerine karşı takındığı kararlılığını en net ve doğal şekilde ortaya koyduğu işte bu “şeffaf ve sert” üsluptur.
Cumhurbaşkanı’nın “Vururuz” çıkışı diplomatik nezaketin sınırında dolaşan bir cümle de değil, bir tehdit değil, bir devlet kararlılığıdır. MOSSAD ve ABD’nin bu terör yapılarını eksenli bir “kara gücü” olarak konsolide edilmesine Türkiye’nin ortaya koyduğu bu etkin irade, Türkiye’nin bölgeye dair stratejisinin sonucudur.
ABD’yi İsrail’in etkisinden kurtararak duygusal veya ideolojik saplantılardan arınıp reelpolitik bir zemine çekmeye çalışmak, Türkiye’nin diplomasi etkinliğinin bir sonucudur.
İsrail’in Ortadoğu’da kendini seçilmiş hal olarak görerek, aptalca vadedilmiş topraklar’’ inancı yayılmacı emellerine karşı durmak; Filistin devletinin kurulmasını bir “insani borç” olmanın ötesinde, bölge barışının “olmazsa olmaz” şartı olarak masaya koymak, Türkiye’nin “Dünya beşten büyüktür” “Daha Adil Bir Dünya Mümkün’’ vizyonunun masadaki ve sahadaki karşılığıdır.
Büyük güçlerle kurulan ilişki de klasik anlamda bir denge politikası değil. ABD, Rusya ve Çin ile aynı anda yürütülen ilişki, daha çok ince ayar gerektiren bir “temas siyaseti’’dir. Aynı aktörle bir dosyada birlikte hareket edip, başka bir dosyada karşı karşıya gelebilmek…
ABD ile güvenlik zemini korunurken sahadaki ayrışmalar yönetiliyor. Rusya ile enerji ve saha koordinasyonu sürerken bağımlılık oluşmamasına dikkat ediliyor. Çin ile ekonomik ilişkiler geliştirilirken sistemsel bir yönelimden özellikle kaçınılıyor. Bu yaklaşım Türkiye’yi bir bloğun parçası olmaktan çıkarıyor. Kendi İHA’sını, kendi füzesini, kendi stratejisini üreten bir Türkiye, artık Avrupa ile dengeli, Rusya ve Çin ile rasyonel ilişkiler kurmaya çalışan bir merkez güç olmaya çalışıyor.
Türkiye bu noktalara parasını ödediği sistemleri alamayan, ülkesinin güvenliği için yapacağı operasyon zamanını başkalarının kararına göre ayarlayan bir anlayıştan gelmiştir.
İslam dünyasına bakıldığında ortaya çıkan tablo ise potansiyelle gerçeklik arasındaki mesafenin hâlâ kapatılamadığını gösteriyor. Körfez ülkeleri güvenlik konusunda dış aktörlere bağımlı. İran ile Arap dünyası arasında derin bir güvensizlik sürüyor.
Türkiye ile bazı bölgesel aktörler arasındaki rekabet de tamamen ortadan kalkmış değil. Bu şartlarda kısa vadede güçlü bir birlikten söz etmek gerçekçi değil. Ama esnek iş birlikleri mümkündür. Türkiye’nin rolü de burada birleştirici bir merkez olmaktan çok, denge kuran ve koordinasyon sağlayan bir aktör olarak İslam dünyasıyla ise “Savunma ve Güvenlik Paktı” vizyonuyla konuşan biri olmaya çalışıyor.
Bugün Türkiye bu dış politik hamleleri ile, İsrail-ABD-İran Savaşının başladığı 28 Şubat’tan bu yana titizlikle yürüttüğü istihbari ve diplomatik trafikle şu mesajı veriyor: “Biz buradayız ve bu coğrafyada bizsiz harita çizilemez.” ve “biz sadece kendimiz için değil, parçalanmak istenen komşularımız ve mazlum coğrafyalar için de bir “emniyet sibopu”yuz.’’
Ancak, dışarıdaki bu yoğunluk, içerideki dayanıklılıkla doğrudan bağlantılıdır. Bir devletin dışarıdaki sesi, içerideki birliği kadar gür çıkar. Oyun planımızın en hayati maddesi “İç cepheyi tahkim etmek”tir.
Ekonomi kırılgansa diplomasi daralır. Toplumsal bütünlük zayıfsa dış politika sertleşemez. Bu yüzden iç cephe meselesi bir slogan değil, stratejinin temelidir. Enflasyon, üretim, ihracat ve sosyal denge gibi başlıklar, doğrudan dış politikada hareket alanı üretir ya da onu sınırlar.
Güç inşasında askeri kapasite caydırıcılığı sağlar, teknoloji bağımsızlığı mümkün kılar, ekonomi ise bu yapının sürdürülebilirliğini sağlar. Bu üçü birlikte yoksa ortaya konan hedefler söylem düzeyinde kalır.
Bu nedenledir ki, Milli bilincin artırılması, ekonomik refahın vatandaşa yansıtılması ve savunma sanayiindeki teknolojik bağımsızlık, bizim “yumuşak gücümüzü” sert bir caydırıcılığa dönüştürecektir.