AKİT MENÜ

Aktüel

Şekiller değil ölçü: 'Anayasa tartışması ve Başyücelik Devleti'

Ömer Emre Akcebe Baran Haber'de yazdı: Bir devletin mahiyetini tayin eden şey, yalnızca idare biçimi değil, idareyi mümkün kılan ölçüdür. Ölçü tayin edilmeden yapılan her tasnif, şekil bilgisi olmaktan öteye geçmez.

Haber Merkezi

Ömer Emre Akcebe Baran Haber'de yazdı: Bir devletin mahiyetini tayin eden şey, yalnızca idare biçimi değil, idareyi mümkün kılan ölçüdür. Ölçü tayin edilmeden yapılan her tasnif, şekil bilgisi olmaktan öteye geçmez.
Bir devletin mahiyetini tayin eden şey, yalnızca idare biçimi değil, idareyi mümkün kılan ölçüdür. Ölçü tayin edilmeden yapılan her tasnif, şekil bilgisi olmaktan öteye geçmez. Devlet şekilleri üzerine yapılan klasik ayrımlar –üniter veya federal, monarşik veya cumhuriyetçi, merkeziyetçi veya adem-i merkeziyetçi– gerçekte birer tasvirden ibarettir; asıl mesele, bu şekillerin hangi gaye etrafında anlam kazandığıdır. Şekiller, bir bahçenin çitleri gibidir; fakat bahçenin iç düzenini, hangi fikrin belirlediği sorusu cevaplanmadıkça çitin yüksekliği yahut alçaklığı meseleyi çözmez. Türkiye’de bugün yapılan anayasa tartışması, büyük ölçüde çitin biçimi üzerinde dönmekte; fakat bahçenin hangi nizama göre kurulacağı meselesi tâlî kalmaktadır.

Modern anayasal düzenler, büyük ölçüde Batı’nın tarihî tecrübesinden doğmuş kavramlara dayanır. Hâkimiyetin kaynağı, temsil biçimi, kuvvetler ayrılığı, temel haklar gibi başlıklar, belirli bir insan ve toplum tasavvuru ve kültürünün ürünüdür. Bu kültür bahsin zannedildiğinden ehemmiyetlidir. İnsanın “ben kimim?” sorusundan başlayarak varlık anlayışını (ontoloji), bilgi telakkisini (epistemoloji), değer ölçüsünü (aksiyoloji) ve usulünü (metodoloji) tayin eden fikrî ve ahlâkî bütünlük…Hıristiyan toplumları kültürlerinden hasıl olan kavramların Müslüman bir kültürle neden bağdaşmayacağı meselesi, hadiseye bu açıdan yanaşıldığında berraklık kazanır. Bahsimize devam edecek olursak, Batı’nın bu tasavvuru, insanı öncelikle hak talep eden bir fert olarak tanımlar; devleti ise bu hakların teminatı olan bir aygıt şeklinde kurgular. Böyle bir anlayışta hukuk, çoğunluk iradesinin ve sözleşmenin ürünü olarak şekillenir; adalet, kanunlara uygunlukla özdeşleştirilir. Oysa kanunun kendisi hangi ölçüye göre adildir sorusu çoğu zaman cevapsızdır. Bu cevapsızlık, “modern hukuk” dedikleri Batı hukuk düzeninin en zayıf noktasıdır. Zira pozitif hukuk, kanunları yapanların üstünde bir adalet fikrine dayanmadıkça, değişen güç dengelerinin ifadesi hâline gelir, herkesin tatmin edecek bir meşruiyet doğuramaz.

 

Batı dünyasının bugün yaşadığı kriz, büyük ölçüde bu zeminsizliğin sonucudur. Bir yandan “evrensel hukuk” ve “insan hakları” söylemi sürdürülmekte, diğer yandan milletlerarası münasebetlerde kuvvet mantığı belirleyici olmaktadır. İlk yıllarda sömürgelerde, son yıllarda ise Irak, Afganistan, Suriye, Filistin ve son olarak Venezüella’da yaşananlar burada ne kast ettiğimizin en açık göstergesidir. Hukuk dili ile güç siyaseti arasındaki bu gerilim, realist görüş ile tabiî hukuk iddiası arasında kurulan hileli sentezde müşahhaslaşmaktadır. Güçlü olanın iradesi, çoğu zaman “uluslararası kamu düzeni” adı altında meşrulaştırılmakta; kanun üretme iddiası, adaletin değil fiilî hâkimiyetin vasıtası hâline gelmektedir. Böyle bir düzende hukuk, kuvveti sınırlayan değil, ona şekil veren bir fonksiyon icra etmektedir. Türkiye’nin de içinde bulunduğu birçok ülke, bu düzen içinde görünüşte bağımsız; fakat fiilen sınırlı bir hükümranlık alanına mahkûm kalmaktadır.

Türkiye’nin anayasa tartışmasını bu global çerçeveden bağımsız ele almak mümkün değildir. Zira anayasa, yalnızca iç kamu hukukunun metni değil; aynı zamanda devletin dış dünyaya karşı nasıl bir şahsiyetle duracağını belirleyen bir belgedir. İç kamu hukuku bakımından anayasa, yasama, yürütme ve yargı kuvvetlerinin teşkilini ve yetkilerini tayin eder; fert ile devlet arasındaki hak ve vazife dengesini düzenler. Fakat bütün bunlar, devletin hangi gaye için örgütlendiği sorusuna bağlıdır. Devlet yalnızca güvenlik ve refah temin eden bir mekanizma mıdır, yoksa bir medeniyet tasavvurunun taşıyıcısı mıdır? Bu soru cevaplanmadan, tek başına kuvvetler ayrılığı tartışması yapmak anlamsızdır.

 

***

Türkiye’de son çeyrek asırda gerçekleştirilen büyük projeler, savunma sanayi atılımları ve altyapı yatırımları, belirli bir istikamet arayışının işaretidir; ancak bu istikamet açık bir fikir sistemiyle temellendirilmediği için, faaliyetler bütünlüklü bir mimarî meydana getirememiştir. Ortaya çıkan tablo, tek tek güçlü unsurların bir araya gelmesinden ibaret kalmış; fakat bunları birbirine bağlayan üst prensipler açıkça formüle edilmemiştir. Bu durum, şahıs merkezli bir dinamizmin, müesseseleşmiş süreklilik üretmekte zorlanmasına yol açmaktadır. Devletin istikameti büyük ölçüde liderlik iradesine bağlandığında, iktidar değişimi ihtimali aynı zamanda yön değişimi ihtimalini de beraberinde getirir. Oysa devlet, seçim döngülerine göre rota değiştiren bir gemi olamaz. Geminin suyun altında kalan ve onu dengede tutan kısmı, görünür siyaset alanının ötesinde, müesseseleşmiş prensiplerden oluşmalıdır.

Devletin istikameti büyük ölçüde liderlik iradesine bağlandığında, iktidar değişimi ihtimali aynı zamanda yön değişimi ihtimalini de beraberinde getirir. Oysa devlet, seçim döngülerine göre rota değiştiren bir gemi olamaz.
Bu noktada hâkimiyetin kaynağı meselesi yeniden düşünülmelidir. Monarşi ile cumhuriyet ayrımı, tek başına yeterli değildir. Cumhuriyet, hâkimiyetin millete ait olduğunu ilan eder; fakat milletin iradesi hangi ölçüye göre şekillenecektir? Salt çoğunluk kararı, adaletin teminatı değildir. Çoğunluk, hakikatin kendisi değildir; yalnızca kemmî üstünlüktür. Eğer çoğunluk iradesi, aşkın bir adalet ölçüsüyle kayıt altına alınmazsa, azınlıkların veya zayıfların hakkı güvence altında olmaz. Öte yandan, aşkın ölçü adına kurulan yapılar da, meşruiyetini halktan kopardığı ölçüde baskıcı bir karakter kazanabilir. Bu dengeyi kurmak, yalnız teknik bir mesele değil, insan tasavvuruyla ilgilidir.

***

Fert ile toplum arasındaki ilişki de anayasal zeminde yeniden düşünülmelidir. Batılı anlayış, ferdin haklarını merkeze alırken, vazife boyutunu geri plana itmiştir. Oysa toplum, yalnız hak talep eden fertlerin toplamı değildir. Müşterek tarih, kültür ve değerler etrafında teşekkül eden bir bütünlük, sadece sözleşme ile izah edilemez. Türkiye gibi mütecanislik ve gayr-ı mütecanislik unsurlarını birlikte barındıran bir ülkede birlik, yalnız idarî düzenlemelerle sağlanamaz. Ortak bir adalet tasavvuru ve gaye fikri olmaksızın, kimlik meseleleri kalıcı biçimde çözülemez. Anayasa, bu ortak zemini ifade edemediği sürece, teknik düzenlemeler geçici rahatlamalar üretir; fakat derin meseleler günü geldiğinde su üstüne çıkmak üzere yerinde kalır.

 

***

Çok kutuplu bir dünyaya doğru ilerlerken, bölge çapında güç olma iddiası taşıyan bir ülkenin yalnız askerî ve ekonomik kapasiteyle yetinmesi mümkün değildir. Ölçüye bağlı nizam kurabilme, kendi değerini üretebilme ve kendi kamu düzeni anlayışını teklif edebilme kudreti gereklidir. Batı merkezli düzenin krizine rağmen onun değerler setiyle hareket eden bir ülke, kendi medeniyet tasavvurunu gerçekleştiremez.

Kısaca bu Batılı değerler bahsi üzerinde durmakta da fayda var. Alman sağ partisi AfD milletvekili Tomasz Froelich Avrupa Parlamentosunda Şubat ayında yaptığı konuşmada dedi ki: “Türkiye’yi bizim değerlerimizi paylaşmadığı için eleştiriyorsunuz. Ama bugün hangi Avrupa değerlerinden bahsediyorsunuz? Romanya’da sıfırlanan seçimler mi? Fransa’daki uyduruk siyasî davalar mı? Almanya’da muhalefetin özel görüşmelerinin dinlenmesi mi? “AB’nin sloganı: Çeşitlilikte Birleştik!” Ama sadece kendi istediğinizi yapanlar, değerlerini ve bağımsızlığını size teslim edenler size katılabiliyor. Bunun ismi “Değerler Emperyalizmidir!”

Batı’nın kendi içinden yükselen bu itiraflar, “evrensel değer” iddiasının ne derece siyasî ve konjonktürel bir mahiyet taşıdığını göstermektedir. Buna rağmen, Türkiye’de hâlâ Batı değerler manzumesi içinde çözüm arama eğilimi devam etmektedir.

Kendi medeniyet mefkûremize dönecek olursak. Bu tasavvurun devlet, siyaset, hukuk, ekonomi ve kültür alanlarında yekpare bir sistem hâlinde ortaya konması gerekir. Gaye ile vasıta arasındaki ilişki açıkça kurulmadıkça, vasıtalar kendi başına amaç hâline gelir ve sistem dağılır.

Bu bağlamda teklif edilen devlet modeli, bir şekil önerisinden ibaret olmamalıdır. Mesele, cumhuriyet içinde yeni bir adlandırma yapmak değil; hâkimiyet, adalet ve istikamet kavramlarını sistemli biçimde yeniden yerleştirmektir. Devletin istikametini tayin eden ve onu günlük siyasetin dalgalanmalarından koruyan bir üst müessesenin varlığı, vesayet değil; istikbal teminatı olarak düşünülmelidir. Bu müessese, şahıs merkezli bir otorite değil; ölçüler manzumesine bağlı bir müesseseleşme olarak tasarlanmalıdır. Devlet reisinin rolü de bu çerçevede yeniden anlam kazanır: Şekilleri aşan, fakat keyfîliğe düşmeyen; demokratik meşruiyet ile otorite arasında denge kurabilen bir mihrak şahsiyet ihtiyacı, tarih boyunca farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Ancak bu şahsiyet, sistemle kayıt altına alınmadıkça kalıcı olmaz.

Türkiye’nin anayasa tartışması, yalnızca mevcut sistemin aksaklıklarını gidermeye yönelik bir revizyon meselesi değildir. Bu tartışma, devletin hangi medeniyet tasavvuruna dayanacağı, hukukun hangi adalet anlayışından besleneceği ve hâkimiyetin hangi ölçü ile kayıt altına alınacağı sorularını içermelidir. Aksi hâlde her reform, yeni bir başlangıç; her başlangıç ise yeni bir belirsizlik üretir. Devletin sürekliliği, şahısların karizmasına değil; açıkça tanımlanmış gaye ve ilkelere dayanmalıdır. Böyle bir zemin kurulmadıkça, Türkiye’nin çok kutuplu dünyada bağımsız bir merkez olma iddiası, güçlü irade anlarına bağlı kalır; müesseseleşmiş ve kalıcı bir istikamet kazanamaz.

 

***
*

Bir devletin hangi şekli alacağı meselesi, ancak hangi yaralara merhem olacağı gösterildiğinde anlam kazanır. Teorik bir çerçeve çizmek, anayasa tartışmasını ölçü meselesine bağlamak ve Batı merkezli hukuk düzeninin krizini teşhis etmek bir başlangıçtır; fakat teklif edilen modelin hangi müşahhas düğümleri çözeceği açıkça ortaya konmadıkça, fikir lâf seviyesinde kalır. Bu sebeple, teklif edilen devlet anlayışının hangi problemleri hedef aldığını ve hangi düzeltici mekanizmaları öngördüğünü göstermek gerekir.

Birinci mesele, istikamet meselesidir. Türkiye’de devletin yönü, büyük ölçüde siyasî iradenin şahsî gücüyle tayin edilmektedir. Güçlü bir liderlik döneminde savunma, dış politika ve ekonomik hamleler belirli bir doğrultu kazanmakta; ancak bu doğrultunun anayasal ve müesseseleşmiş teminatı açık biçimde tanımlanmadığı için, iktidar değişimi ihtimali aynı zamanda yön değişimi ihtimalini de doğurmaktadır. Bu durum, uzun vadeli strateji üretimini zayıflatır. Başyücelik Devleti tasavvurunda, devletin istikametini belirleyen ve günlük siyasetin üstünde konumlanan Yüceler Kurultayı fikri, tam da bu boşluğu doldurma gayesine matuftur. Burada amaç, seçilmiş iradenin yerine geçmek değil; onu belirli bir gaye çerçevesine bağlayarak süreklilik sağlamaktır. Böyle bir müessese, devletin savrulmasını önleyen bir denge unsuru olarak düşünülmektedir. Sorun, şahıs merkezli istikrarın müesseseleştirilememesindedir; teklif edilen çözüm, ölçülere sımsıkı bağlı bir istikamet teminatıdır.

İkinci mesele, hukuk ile adalet arasındaki kopuştur. Mevcut sistemde hukuk, büyük ölçüde pozitif hukuk hükümlerine irca edilmiş; adalet ise kanunlara uygunlukla eş anlamlı hâle gelmiştir. Oysa kanunun-yasanın kendisi adaletsiz olabilir. Batı menşeli hukuk anlayışının krizlerinden biri de budur: Hukuk, çoğunluk iradesi veya güç dengesi tarafından şekillenir; fakat bu iradenin üzerinde aşkın bir adalet ölçüsü açıkça tanımlanmaz. Başyücelik Devleti anlayışında, hukuk, sadece yasama faaliyetinin ürünü değil; belirli bir hakikat ve adalet telakkisinin somutlaşması olarak ele alınır. Bu yaklaşım, hukuku siyasetin vasıtalaştırmasından kurtarma iddiasındadır. Hedef, keyfîliğin önlenmesi kadar, kanunların adalet fikrine bağlanmasıdır. Böylece hukuk, hem çoğunluğun tahakkümüne hem de güç siyasetinin manipülasyonuna karşı kayıt altına alınır.

Üçüncü mesele, fert ile cemiyet arasındaki dengenin bozulmasıdır. Modern anayasal düzenler, hak vurgusunu genişletmiş; fakat vazife boyutunu geri plana itmiştir. Bunun sonucu olarak toplum, talepler toplamına irca edilmiş; müşterek gaye zayıflamıştır. Başyücelik Devleti tasavvuru, hak ile vazifeyi birlikte ele alarak, ferdin özgürlüğünü cemiyetin bütünlüğüyle telif etmeye çalışır. Bu yaklaşım, ferdi ezmeyi değil; ferdin anlamını daha geniş bir çerçeve içinde temellendirmeyi hedefler. Böylece kimlik temelli gerilimlerin, yalnız idarî tedbirlerle değil, ortak adalet ve vazife şuuruyla aşılması amaçlanır. Sorun, hak merkezli ama gaye yoksunu bir sosyal yapı; teklif edilen çözüm ise hak ve vazife dengesine dayalı bir cemiyet anlayışıdır.

Dördüncü mesele, bağımsızlık ile görünürde bağımsızlık arasındaki farktır. Milletlerarası düzende birçok devlet, hukuken egemen; fakat fiilen sınırlı hareket alanına sahiptir. “Uluslararası kamu düzeni” söylemi, çoğu zaman güçlü aktörlerin iradesini hukuk diline tercüme ederek meşrulaştırır. Başyücelik Devleti teklifi, iç kamu düzenini sağlam bir ölçüye bağlayarak dış kamu düzeninde de şahsiyetli bir duruş üretmeyi hedefler. Nizam kurabilen, değer teklif edebilen ve kendi hukuk anlayışını sistemli biçimde ortaya koyabilen bir devlet, yalnız güç dengeleri arasında konum alan bir aktör olmaktan çıkar. Bu yaklaşım, bağımsızlığı retorik olmaktan kurtarmayı amaçlar.

 

Beşinci mesele, siyaset ile ideoloji arasındaki kopukluktur. Türkiye’de son yirmi beş yılda önemli icraatlar yapılmış; ancak bu icraatların hangi bütünlüklü fikre dayandığı açık biçimde formüle edilmemiştir. Faaliyetler vardır; fakat onları bir mimarî içinde birleştiren açık bir ideolojik çerçeve eksiktir. Bu durum, elde edilen kazanımların kalıcı bir sistem hâline gelmesini zorlaştırır. Başyücelik Devleti anlayışı, devlet, siyaset, hukuk ve kültürü aynı gaye etrafında toplayan bir sistem bütünlüğü teklif eder. Amaç, taş yığınını mimariye dönüştürmektir. Bu, yalnız slogan üretmek değil; müesseseleri aynı ölçüye bağlamaktır.

Ölçü tayin edilmedikçe devlet şekilleri tartışılır; ölçü tayin edildiğinde ise devlet yeniden kurulur.
Altıncı mesele, devlet reisliği ve otorite problemidir. Totaliter örneklerde otorite sınırsızlaşmış; demokratik örneklerde ise çoğu zaman sembolikleşmiştir. Mihrak şahsiyet ihtiyacı tarih boyunca kendini göstermiş; ancak bu şahsiyet ya keyfîliğe düşmüş yahut etkisizleşmiştir. Başyücelik Devleti modelinde, devlet reisinin yetkileri ve konumu, bir sistem içinde tanımlanarak hem otorite boşluğu hem de keyfîlik engellenmek istenir. Yüceler Kurultayı ile Başyüce arasındaki ilişki, şahsî iradeyi müesseseleşmiş ölçüyle dengelemeyi hedefler. Böylece devlet, ne kukla yöneticilere ne de sınırsız iktidar sahiplerine teslim edilir.

Yedinci mesele, anayasanın teknik bir metne indirgenmesidir. Mevcut tartışmalar çoğu zaman sistem değişikliği, seçim barajı, kuvvetler ayrılığı gibi başlıklar etrafında dönmektedir. Oysa anayasa, yalnızca idarî organizasyon şeması değildir; devletin niçin var olduğuna dair cevabın hukukî ifadesidir. Başyücelik Devleti teklifi, anayasanın bu kurucu rolünü yeniden vurgular.

 

***

Anayasa, devletin gaye ve ölçüsünü belirleyen bir metin olarak ele alınır. Böylece anayasa değişikliği, teknik revizyon olmaktan çıkıp, medeniyet tasavvurunun ifadesine dönüşür.

Sonuç olarak Başyücelik Devleti teklifi, bir isim değişikliğinden ibaret değildir. Hedeflenen, istikamet boşluğunu doldurmak, hukuk ile adalet arasındaki bağı yeniden kurmak, fert ile cemiyet dengesini tesis etmek, bağımsızlığı retorikten fiiliyata taşımak, siyasî faaliyetleri sistem bütünlüğüne bağlamak ve devletin sürekliliğini müesseseleşmiş bir nizamın prensiplerine dayandırmaktır. Bu teklifin başarısı, yalnız teorik tutarlılığına değil; bu sorunlara gerçekten çözüm üretip üretemeyeceğine bağlıdır.

Devletin hangi yarasına hangi prensip ile müdahale edileceği açıkça gösterildiği ölçüde, teklif ciddiyet kazanır; aksi hâlde bütün tartışma, şekiller etrafında dönüp duran bir kelime oyununa dönüşür. Ölçü tayin edilmedikçe devlet şekilleri tartışılır; ölçü tayin edildiğinde ise devlet yeniden kurulur.

Yorumlara Git

Türkiye'nin teknolojisi Avrupa'nın derinlerine iniriyor

Metresine aldığı araçlar sergilendi: Fuhuşçu başkanın uçkur galerisi!

Ölümünün 40'ıncı günü... Hamaney için milyonlar sokakta

Vanlı Anne DEM Parti önünde dağdaki çocuklara seslendi ‘Ölecekseniz bu bayrak için ölün’

İran’ın başına kimi getireceklerdi? İşte savaşın taşlarını döşeyen sır görüşmeler