Gündem
Sorun, çocuğu yetiştiren iklim…
Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla en kritik soruyu hiç sormadığımızı belirterek, “Çocukların nasıl bir dünyada yaşadığını gerçekten biliyor muyuz?” diye sordu.
İstanbul Okan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla “Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta kısa aralıklarla yaşanan iki olay artık münferit vakalarla açıklanamayacak bir toplumsal eşiğe gelindiğini gösteriyor. Bu tür gelişmeleri ‘istisna’ olarak görmek aslında kolektif sorumluluğun üzerini örtmenin en kolay yoludur” tespitinde bulundu. Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla sözlerine şöyle devam etti: “Bugün çocuk ve ergen davranışları söz konusu olduğunda en hızlı üretilen açıklama 'yeni nesil bozuldu' oluyor. Bir çocuk okulda arkadaşına şiddet uyguladığında ilk refleks ‘internet mahvetti’, “oyunlar bozdu’ oluyor. Oysa aynı çocuğun evde saatlerce yalnız bırakılması, ebeveynlerin sürekli telefonla meşgul olması ya da çocuğun duygusal ihtiyaçlarının sistematik biçimde ihmal edilmesi neredeyse hiç konuşulmuyor. Çocuğun davranışı tartışılıyor ama o davranışı üreten ortam görmezden geliniyor”
NEDEN-SONUÇ İLİŞKİSİ KURULMADAN CEZAYA BAŞVURULUYOR
Ebeveynlikte ise daha sert bir tablonun karşımıza çıktığını söyledi: “Çocuğu kuralsız büyüten, sınır koymayan, her isteğini anında karşılayan bir yaklaşım yaygınlaşıyor. Ardından aynı çocuk okulda kurallarla karşılaştığında kriz çıkardığında, suç hızla öğretmene ya da sisteme yöneltiliyor. Daha çarpıcı bir örnekle; çocuğu öğretmeni tarafından uyarıldığında okula gidip öğretmeni tehdit eden ebeveyn profili artık istisna değil. Bu, yalnızca bireysel bir sorun değil, otoriteyle kurulan ilişkinin toplumsal düzeyde bozulduğunu gösteriyor. Okul tarafında da tablo masum değil. Disiplin sorunu yaşayan bir öğrenci, çoğu zaman ‘sorunlu çocuk’ etiketiyle kenara itiliyor. Rehberlik mekanizmaları işletilmeden, neden-sonuç ilişkisi kurulmadan cezaya başvuruluyor. Örneğin, sürekli kavga eden bir öğrencinin aile içi şiddete maruz kalıp kalmadığı, ekonomik ya da psikolojik bir baskı altında olup olmadığı çoğu zaman araştırılmıyor. Sistem, anlamak yerine hızlıca tasnif ediyor ve dışlıyor.”
“FAİL ÇOCUĞUN BİLGİSAYARINDA ELLİOT RODGER’A AİT BİR FOTOĞRAFIN BULUNMASI…”
Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla en kritik soruyu hiç sormadığımızı vurgularken “Çocukların nasıl bir dünyada yaşadığını gerçekten biliyor muyuz? Sürekli performans baskısı altında, başarıyla değer gören, sosyal medyada her an karşılaştırılan, görünür olmanın neredeyse var olmakla eşitlendiği bir dünyada büyüyorlar. Bir yandan yalnızlaşıyorlar, evde iletişimin zayıfladığı, okulda anlamanın yerini disiplinin aldığı, kamusal alanda ise şiddetin sıradanlaştığı bir ortamda yön bulmaya çalışıyorlar” diyor. Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla’ya göre, fail çocuğun bilgisayarında Elliot Rodger’a ait bir fotoğrafın bulunması ve bununla birlikte ‘incel’ olarak adlandırılan çevrimiçi alt kültürlerle olası temas ihtimali, meselenin dijital ve ideolojik boyutunu daha da görünür kılıyor. Bu alt kültürler, daha geniş bir çevrimiçi ekosistemin, yani sıklıkla ‘manosphere’ olarak adlandırılan erkek odaklı dijital ağların bir parçasıdır. Bu ekosistem içinde yalnızlık ve reddedilme deneyimi çoğu zaman bireysel bir durum olmaktan çıkarılıp kolektif bir kimliğe dönüştürülür. Burada dikkat çeken unsurlardan biri, örtük bir ‘cinsel hiyerarşi’ anlayışının kurulmasıdır. Bu hiyerarşik tasavvura göre toplum, arzu edilenler ve dışlananlar şeklinde keskin biçimde ayrılır. Kendini bu yapının alt basamaklarında konumlandıran bazı bireyler, yaşadıkları başarısızlığı kişisel değil, sistematik bir adaletsizlik olarak yorumlamaya başlar” ifadelerini kullandı.
"DİJİTAL PLATFORMLAR YALNIZCA İÇERİK SUNMUYOR AYNI ZAMANDA DUYGULARI ÖRGÜTLÜYOR, ÖFKEYİ DOLAŞIMA SOKUYOR"
Çayla; “Bu noktada öfkenin yönü de değişir. Kişisel yetersizlik duygusu, giderek dış dünyaya, özellikle kadınlara ve toplumsal düzene yönelen bir düşmanlığa dönüşür. Elliot Rodger gibi figürlerin bu çevrelerde sembolleşmesi de bu yüzden kritik. Şiddet, bir sapma değil bir tür mesaj ya da intikam pratiği olarak yeniden anlamlandırılır. ‘Manosphere’ içinde dolaşıma giren bu söylemler bazı gençler için hem bir aidiyet hissi hem de bir meşrulaştırma zemini sunar. Burada dijital medyanın rolünü de daha net görmek gerekiyor. Bu platformlar yalnızca içerik sunmuyor aynı zamanda duyguları örgütlüyor, öfkeyi dolaşıma sokuyor ve benzer kırılganlıkları taşıyan bireyleri bir araya getirerek kapalı yankı odaları oluşturuyor. ‘Incel’ ve ‘manosphere’ gibi yapılar bu ortamda görünürlük kazanıyor, normalde marjinal kalabilecek düşünceler tekrar tekrar dolaşıma girerek sıradanlaşıyor. Bu süreç, bireysel öfkenin kolektif bir dile, hatta bazı durumlarda eyleme dönüşmesini kolaylaştırıyor. Yani dijital alan, yalnızca bir yansıma değil; aynı zamanda bu tür eğilimleri yoğunlaştıran ve hızlandıran bir çarpan etkisi üretiyor” dedi.
“MARAŞ’TAKİ OLAY, TEK BİR ÇOCUĞUN, TEK BİR AİLENİN YA DA TEK BİR OKULUN SORUNU DEĞİL”
Dr. Öğr. Üyesi İlker Çayla, altı çizilmesi gereken noktayı da şöyle paylaştı: “Bu tür ideolojik çerçeveler tek başına belirleyici değildir. Asıl mesele, bu söylemlerin hangi psikososyal zeminde karşılık bulduğudur. Yalnızlık, değersizlik, dışlanmışlık ve yoğun öfke duygularıyla baş edemeyen bir genç için bu tür anlatılar güçlü bir anlam çerçevesine dönüşebilir. Toplum olarak şiddeti yalnızca kınayan ama gündelik hayatında sürekli yeniden üreten bir ikiyüzlülükle karşı karşıyayız. Trafikte en küçük tartışmada şiddete başvuran, sosyal medyada linç kültürünü besleyen, farklı olana tahammül göstermeyen bir yetişkin dünyası çocuklardan ‘sağlıklı davranış’ bekliyor. Oysa çocuklar söyleneni değil, gördüğünü öğreniyor. Maraş’taki olay, tek bir çocuğun, tek bir ailenin ya da tek bir okulun sorunu değil. Bu, sorumluluğun sürekli ertelendiği, gençlerin dijital dünyada anlam aradığı, otoritenin ya tamamen çöktüğü ya da yalnızca cezaya indirgendiği, şiddetin ise gündelik hayatın sıradan bir parçası haline geldiği bir toplumsal iklimin ürünüdür. Bu iklim değişmeden benzer olayların önüne geçmek mümkün görünmüyor.”