AKİT MENÜ

Aktüel

'Araplar bizi arkadan vurdu, Osmanlı Türkleri Araplaştırdı'

Nurettin Taşkesen Haber Vakti'nde yazdı: Uzun zamandır “Araplar Birinci Dünya Savaşında bizi arkadan vurdu” iddia ve algısına ilaveten yakın zamanda bazı çok bilmişlerin “Osmanlı Devleti, Türkleri Araplaştırdı” ifadeleriyle, cehaletin en koyu tezahürüne şahit olduk. Bu; tamamen ırkçı ve şamanist bir söylemle, aslında İslam’a ve onun mukaddeslerine doğrudan karşı çıkmaya cesareti olmayanların, dolaylı iftira ve düşmanlıklarından başka bir şey değildir!

Haber Merkezi

Nurettin Taşkesen Haber Vakti'nde yazdı: Uzun zamandır “Araplar Birinci Dünya Savaşında bizi arkadan vurdu” iddia ve algısına ilaveten yakın zamanda bazı çok bilmişlerin “Osmanlı Devleti, Türkleri Araplaştırdı” ifadeleriyle, cehaletin en koyu tezahürüne şahit olduk. Bu; tamamen ırkçı ve şamanist bir söylemle, aslında İslam’a ve onun mukaddeslerine doğrudan karşı çıkmaya cesareti olmayanların, dolaylı iftira ve düşmanlıklarından başka bir şey değildir!

Birinci Dünya Savaşı’nı özellikle Filistin Cephesini bilmeyenlerin hezeyanı olan “Arapların bizi arkadan vurma” iddiasını ele alalım. Bu iddianın odak noktasında elbette Şerif Hüseyin ve oğulları bulunmaktadır. Öyleyse evvela bu adamı tanıyalım:

Hüseyin bin Ali, 1853 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Seyyid olduğu için kendisine vezirlik verilen ve Mekke’de yaşayan Şerif Hüseyin 1893’te Sultan Abdülhamid Han tarafından İstanbul’a çağırıldı. 15 sene Şurayı Devlet (Danıştay) üyesi olarak burada göz önünde bulundurulan Emir Hüseyin, II. Meşrutiyet’ten sonra 1908’de Mekke Şerifi olarak tayin edildi.

 

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından itibaren İngilizlerle temasta olan Şerif Hüseyin, Arabistan Kralı ve Halife yapılacağı vaadiyle kandırıldı. Temmuz 1915’ten Ocak 1916’ya kadar Şerif Hüseyin ile, Kahire İngiliz Komiseri Sir Henry MacMahon arasında karşılıklı yazılan 8 mektup bu pazarlıkları açıkça ortaya koyuyordu. Faysal, Abdullah, Zeyd ve Ali ismindeki oğulları da Şerif Hüseyin ile aynı ihanetin içinde bulundukları hâlde mümkün olduğu kadar bu emellerini gizlemeye çalışıyorlardı.

Ocak 1916’da, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal kırk kadar atlı ile Mekke’den Şam’a geldi. Daha önce kararlaştırılan bin 500 gönüllü için hazırlanan silah ve malzemelerin sevki için Ordu karargâhında bir müddet kaldı. Şubat’ta 4. Orduyu teftiş için Şam’a gelen Enver Paşa, Cemal Paşa ve Emir Faysal birlikte Medine’ye gittiler. Bu ziyarette Şerif Hüseyin her iki Paşaya, samimi dostluk hislerinin bir nişanesi olarak kıymetli taşlarla süslü birer kılıç hediye etti. Develere binmiş Arap askerleri şehrin dışındaki sahrada harp oyunları gösterisi yaptılar.

 

Enver Paşa İstanbul’a dönünce Şerif Hüseyin’den şifreli bir telgraf aldı. Paşa’yı çok şaşırtan telgraf şöyleydi:

“Eğer benim burada rahat durmamı istiyorsanız, Tebük’ten Mekke’ye kadar uzanan Hicaz Bölgesinde muhtariyetimi kabul ediniz. Emirliği büyük evladıma geçmek şartıyla hayatta kaldığım sürece bana veriniz. Ayrıca şu anda sorgulamakta olduğunuz bazı hatalı Arap ileri gelenlerinin suçlarını affederek Suriye ve Irak’ı da içine alacak şekilde genel af ilan ediniz.”

Mayıs ayında Şerif Hüseyin’in bin 500 gönüllüsü için gönderilen silahlar Medine’ye ulaşmıştı. 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa durumdan iyice şüphelendiği için bu silahların Mekke’ye sevkini engelleyip, mücahitlerin Medine’ye gelmesini, bütün harp teçhizatlarının burada verileceğini söyledi.

Emir Faysal artık Cemal Paşa’yı idare edemeyeceğini anlayınca, kardeşini Kudüs’e getirmek bahanesi ile izin alarak Şam’dan ayrıldı. Medine’de bir müddet kalan Emir Faysal ile kardeşi Ali, babalarının emrine uyarak gönüllülerle beraber Mekke’ye döneceklerini bildirdiler. Ancak Emir Ali kuvvetlerini Medine etrafına yerleştirdi ve her fırsatta Osmanlı birliklerine zarar vermek üzere saldırıya hazır hâlde beklemeye başladı.

Şerif Hüseyin, İngilizlerle işbirliği yaparak, 5 Haziran 1916’da Arap İsyanı’nı başlattı. Arap İsyanı’nın babası Lord Kitchener, Yardımcısı Storrs’un Şerif Hüseyin’le antlaşmayı imzaladığı 6 Haziran’da, Rusya’ya giderken batan savaş gemisinde boğularak öldü. Şerif Hüseyin Mekke’de, oğulları Faysal ve Ali Medine’de, Abdullah Taif’te, Zeyd ise Cidde’de Arap İsyanı’nı yönettiler. Zeyd’in bedevileri, İngiliz Deniz Kuvvetlerine ait iki savaş gemisinin ateş desteğiyle 16 Haziran’da Cidde’yi ele geçirdi. Şerif Hüseyin, 10 Haziran’da Mekke’deki Osmanlı Kışlasına saldırdı. İsyancılara karşı bir süre mukavemet eden müfreze, 9 Temmuz’da teslim oldu. Abdullah’ın kuvvetleri ise, 22 Eylül’de Taif’i ele geçirdiler. Böylece Hicaz’dan geriye sadece Medine kaldı. İsyancılar kısa zamanda Medine'yi de teslim alacaklarını zannediyorlardı. Fakat buraya tayin edilen Fahreddin Paşa onların hesaplarını bozdu.

 

İngilizlerin idaresindeki isyancı bedevileri geri püskürten Çöl Kaplanı Fahreddin Paşa, onların Medine'ye yaklaşmalarına fırsat vermedi. Bu defa İngiliz casusu Lawrence gibi akıl hocalarının telkiniyle Emir Abdullah'ın adamları, Medine'ye erzak, cephane ve asker gelmemesi için Hicaz Demiryoluna saldırmaya başladılar. 1918 yılından itibaren, artık Medine'nin İstanbul'la irtibatı kesildi. Fahreddin Paşa kendi imkanlarıyla zor şartlar altında savunmayı devam ettirmeye çalıştı.

Erzak azalmış, cephane tükenmiş, askerde takat kalmamış olmasına rağmen, bu kahramanlar iman gücü ve Peygamber aşkıyla İngiliz güdümündeki asilere boyun eğmediler. Bütün bu sıkıntıların üstüne bir de çekirge afeti başlamaz mı? Fahreddin Paşa Allah'ın inayetine ve Peygamberimizin şefaatine sığınarak bu afeti nimete çevirdi. Çünkü çekirge yenmesi helal olan bir yiyecekti. Tam da açlık ve kıtlık zamanında gelen bu nimet bolluğu ilahi bir yardımdı.

Askerler önceleri alışmakta zorlansalar da, sonradan çekirgenin gayet lezzetli bir yiyecek olduğunu anladılar. Fahreddin Paşa çeşitli şekilde pişirilen çekirgeleri bizzat askerleriyle birlikte yiyor, onları teşvik ediyordu. Sürüler halinde gelen, çuval çuval toplanan ve bol protein kaynağı olan bu yiyecek sayesinde askerlerimiz yeniden kuvvet kazandı. Ayrıca hurma çekirdekleri biriktirilerek öğütülüyor, unundan ekmek yapılıyordu.

İngilizler ve asiler, Fahreddin Paşa ile askerlerinin Medine'yi kolay kolay teslim etmeyeceğini artık anlamışlardı. Ama 30 Ekim'de Mondros imzalanınca yapacak bir şey kalmamıştı. Fakat Mondros'un üzerinden tam 70 gün geçmesine rağmen Medine'yi teslime yanaşmayan Fahreddin Paşa'yı, emrindeki silah arkadaşları bir baskın yaparak zorla Mescid'den çıkarıp İtilaf Kuvvetlerine teslim ettiler. İngilizler ise verdikleri söze rağmen bütün subay ve askerleri Mısır'daki esir kamplarına sevkettiler. Fahreddin Paşa'yı daha sonra Malta adasına gönderdiler. Ancak Nisan 1921'de serbest kalarak yurda dönebildi.

Çöl kaplanı Fahreddin Paşa Medine'de bulunan mukaddes emanetleri, İngilizlerin eline geçmemesi için trenle İstanbul'a göndermişti. Ayrıca Hicaz Demiryolu çalışır durumdayken, binlerce sivilin de tahliyesini gerçekleştirmişti.

 

***

Bütün bu olaylara sebebiyet veren Şerif Hüseyin ve oğulları Büyük Arabistan hayaliyle avunurken, İngilizler uzun zaman yedekte tuttukları vehhabi İbni Suud'a destek vererek onu kral yaptılar. Osmanlıya karşı giriştiği isyanın sonunda Mekke'de bile kalamayarak ömrü sürgünlerde geçen Şerif Hüseyin'in oğulları da verilen küçük krallıklardan hayır göremediler. Ürdün Kralı olan oğlu Abdullah, Filistinlilere karşı ihanetinin bedelini, 1951 yılında düzenlenen bir suikast sonucu Mescidi Aksa'nın merdivenlerinde canıyla ödedi.

Bu bilgiler ışığında Şerif Hüseyin isyanını tahlil edelim. Savaşın başından 5 Haziran 1916’ya kadar hem Şerif Hüseyin hem de oğulları gizlice İngilizlerle görüştüler, ancak açıktan herhangi bir eyleme girişmediler. Hatta Osmanlı ordusuna 1500 silahlı asker göndermeye de söz verdiler. Bu tarihten sonra İngilizlerin desteğiyle Cidde, Mekke ve Taif’i ele geçirdiler. Medine’yi kuşatmalarına rağmen iki sene yedi ay süren savunma sonunda; ancak Mondros’tan 70 gün sonra 10 Ocak 1919 tarihinde teslim alabildiler.

Şimdi kendi şehirleri kabul ettikleri Medine’yi bile elegeçiremeyen bu çapulcu sürüsü bedeviler mi koskoca Osmanlı ordusunu arkadan vurmuş! Bu iddia İslam ümmetini bölmek isteyen İngilizlerin derin ve uzun vadeli planından başka bir şey değildir. Osmanlı ordusunda yüzyıllar boyunca hiçbir çatışma olmadan Türk, Kürt, Arap ve başka unsurlar birarada bulunmuş, Allah rızası için cihad etmiş ve yeri geldiğinde canını vermiştir. Çanakkale’de şehit olan Bağdatlı, Musullu, Gazzeli, Kudüslü askerler olduğu gibi, Yemen çöllerinde can veren Anadolu yiğitlerinin sayısı da az değildir.

İslam’ın en sinsi ve ezeli düşmanı olan İngiltere; Birinci Dünya Savaşı öncesinde misyonerlik faaliyeti ve casusları vasıtasıyla İslam beldelerine fitne tohumları atmaya başladı. Maksadı Müslümanları birbirine düşürerek kolay yutulur lokmalar haline getirmekti. Mezhep ayrılıkları, ırkçılık söylemleri ve sömürü iddialarıyla İslam dünyasını bölmek ardından bir şekilde halifeliği de kaldırarak Müslümanları başsız bırakmaktı.

Türklere; “Araplar sizi arkadan vurdu, Ortadoğu toprakları sizin vatanınız değil, Yemen’de ne işiniz var” diyerek sadece Anadolu ile yetinmelerini telkin etti.

Araplara; “Türkler sizi yüzyıllarca sömürdü, sizin maddi ve manevi haklarınızı gasbetti, hilafet bile sizin hakkınız olduğu halde, zorla elinizden aldı” diyerek onları isyana teşvik etti.

Kürtlere; Türkler sizi kullandı, sizin dilinizi, kültürünüzü yok saydı, ayrı bir millet olduğunuz halde size bağımsızlık vermedi” diyerek bölücülüğü destekledi.

 

Sonunda ne oldu bakalım: Üç kıtaya hak, adalet, huzur ve rafah götüren; Müslümanların hamisi, mazlumların koruyucusu, kafirin amansız düşmanı Osmanlı, elbirliğiyle çökertildi. Avrupalı sömürgeciler onun mirasını paylaşırken yerli halka sadece kan ve gözyaşı düştü. Hilafet lağv oldu, Müslümanlar sahipsiz kaldı.

Türkler, yıllarca süren istiklal mücadelesi sonunda ancak Anadolu’yu kurtarabildiler. Araplar, cetvelle çizilmiş sınırlar içinde, kukla liderlerin krallığında, aşiret devletleri kurabildiler. Kürtler ise, kendilerine vadedilen sözde bağımsız bir devlet kurma hayali uğruna binlerce evladını terör batağına saldılar.

Başta İngilizler olmak üzere, tarihi misyonunu kendisine devir teslim ettiği ABD ve Avrupalı sömürgeciler, gayet memnun bir şekilde başarılarını kutlarken, eksik kalan parçayı tamamlamak da Siyonistlere düştü. 1948’de İslam Aleminin böğrüne saplanmış bir hançer gibi duran terörist örgüt yapısını, bütün dünyaya “devlet” (!) diye yutturdular. Artık başta Filistin ve Kudüs olmak üzere hiçbir İslam beldesinde rahat, huzur, barış, refah, güven diye bir kavram olmayacak; aksine kan, gözyaşı, zulüm ve çatışma hakim olacaktır.

Son olarak şunu ifade edelim; gerçekten bizi Birinci Dünya Savaşı’nda arkadan vuran oldu. Bunlar kimdi biliyor musunuz? Osmanlı vatandaşı olup Filistin’de yaşayan YAHUDİLER!

 

Hiç şüphe çekmeyen, işinde gücünde masum köylüler gibi görünen, kurdukları gizli Siyonist casusluk örgütüyle Osmanlı ordusunu arkadan vuran işte bunlardı. NİLİ adlı örgütü kuran Aron Aronson, kızkardeşi Sarah Aronson, Avsalom Feinberg, Naaman Belkind ve yüzlerce Yahudi gencin casusluk ve askeri istihbaratı sayesinde İngilizler Osmanlı ordusunu kolayca mağlup etti.

Bu bir film senaryosu değil, yaşanan fakat maalesef gizlenen bir ihanet belgesiydi. Asıl arkadan hançerleme olayı buydu ve meş’um emellerine ulaşan hainlerin ödülü bizzat İngilizler tarafından verildi.

NİLİ örgütü ve ihanet belgeleri, başlı başına bir yazı konusu daha doğrusu bir yaşanmış gerçek film senaryosudur. Uydurulmuş maceralarla kamuoyunu meşgul edenlere duyurulur. Gelecek sefere NİLİ konusunu işleyelim ve bu Osmanlı’ya ihaneti belgeleriyle ortaya koyalım, İnşaallah.

Yorumlara Git

Yahudi hahamlardan Hitler'e övgü!

Rüşvet çarkında tanıdık tarife: İmamoğlu’na 1 Akgün’e 2 malikâne

Hastalara şiddet kamerada! Yaşlı bakım merkezinde skandal görüntüler

Bu iddia ses getirir: Katar parasıyla Erdoğan karşıtı propaganda!

CHP’li başkanlar uçaktan inmeyip otelden toplanırken! Bizi arayanlar açılışta şantiyede bulur