Okur Postası
Maskelerin Arkasındaki Zihniyet: Bu Topraklara Kim Yabancı?
Gazetemiz okurlarından Oktay Yüksel \ Afyonkarahisar 'Maskelerin Arkasındaki Zihniyet: Bu Topraklara Kim Yabancı?' başlıklı yazısını bizimle paylaştı.
Türkiye’de sosyolojik bir kördüğüm var; adına muhalefet dedikleri, ancak bu milletin ruh köküyle bir türlü barışamamış kronik bir yabancılaşma sendromu. Ne zaman Diyanet İşleri Başkanlığı milletin inancını, birliğini ya da hassasiyetlerini ilgilendiren önemli bir konuyu Cuma hutbesine taşısa, en gür ses yine malum adresten, CHP kanadından yükseliyor. İnsan hayret etmeden duramıyor: Kapısından geçmediğiniz, cemaatine dahil olmadığınız ve dinlemediğiniz bir minberin kelamı sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Neden üzerinize alınıyorsunuz? Dünyanın hiçbir coğrafyasında, mensubu olmadığını her fırsatta hissettirdiği bir dinin değerleriyle ve kurumlarıyla bu denli mesai harcayan, adeta onunla savaşmayı varlık sebebi sayan başka bir kesim bulamazsınız.
Bu topraklarda öyle bir paradoks yaşanıyor ki, neresinden tutsanız elinizde kalıyor:
Ramazan ayı tahammülsüzlüklerini tetikler, tutmadıkları orucun ve ibadetin felsefesini eleştirmeye kalkarlar.
Camiye yolları düşmez ama minberdeki hutbeye sansür uygulamak isterler. Başını örtene, tesettüre üstenci bir dille ayar vermeye yeltenirler. Haccı, Kabe’yi küçümser ama konu inanç dünyamızı hedef almak olunca en önde saf tutarlar. İslam’ın ne uzağında ne yakınında yer alırlar ama konu Diyanet olunca birden “din uzmanı” kesilirler. Mesele sadece inançla da sınırlı değil; bu bir kimlik ve aidiyet problemidir.
“Türk’üz” derler ama bu toprakların yiğit sesini yansıtan Mehteran’a burun kıvırıp, sirtaki alkışlamaktan geri durmazlar.
Bu milletin evlatları ahirete göç eden geçmişlerinin mezarı başında Fatiha okuyup gözyaşı dökerken, onlar kadehlerini kaldırıp keyif çatmayı çağdaşlık sanırlar. Bayram gelir, bu aziz millet büyüklerinin elini öpmek, sıla-i rahim yapmak için yollara düşer; onların rotası ise Ege’nin karşı kıyısına, Yunan adalarına çevrilmiştir.
Bu zihniyetin samimiyetsizliğini ve milletin değerlerine olan gizli öfkesini en net gördüğümüz anlar, siyasi çıkar uğruna girdikleri “açılım” dönemleridir. Dönemsel taktiklerle milletin gözünü boyamaya çalışırlar ama altındaki o kibirli dip dalgası ilk virajda kendini ele verir.
Örneğin gazetecilik yaptığım dönemde CHP yine bir açılım sevdasına, aslında kendini kurtarma derdine düşmüş aklınca başörtüsüne destek veriyordu. Başörtüsüne destek verince mütedeyyin kesim gibi olacak zannettik. Dönemin Afyonkarahisar CHP İl Başkanı Kemal Demirkırkan’a “şimdi sizi İmaret Camii’nin şadırvanın da kollarınızı sıvamış abdest alırken de görebilecek miyiz?” Diye sorduğumda bana resmen bu açılımlar samimiyetsizliği mütedeyyin kesime olan öfkesini kusarcasına yüksek bir kibirle “hadi lan” diye cevap verdi.
İşte tüm mesele bu iki kelimelik cevabın ardındaki o devasa kibirde saklıdır. Bu ülkenin insanıyla, bu toprağın ruhuyla bu zihniyetin örtüşen, yan yana gelen tek bir çizgisi bile yoktur. Karşımızda, bu milletin diniyle de kültürüyle de hiçbir şekilde uyuşmayan, doku uyuşmazlığı yaşayan bir yapı var. Tam da bu noktada, geleceğe dair o can alıcı soruyu sormak ve tehlikenin büyüklüğünü görmek mecburiyetindeyiz: Bugün muhalefetteyken bile Diyanet’in hutbesine, kadının başörtüsüne, milletin ibadetine bu denli öfke kusan, tahammül edemeyen bir zihniyetin yöneticileri, yarın olur da devletin direksiyonuna geçerse ne olur? Devletin kurumlarını bunlar yönetmeye kalkarsa, bu aziz milletin elinde kutsal saydığı ne kalır?