AKİT MENÜ

Ekonomi

Türkiye’de bir hibrit model olarak “finans bankacılığı”

Sadık Uslu Mirat Haber'de yazdı: Türkiye’nin finansal sistemi, son on yılda basit bir büyüme sürecinden ziyade, varoluşsal bir dönüşümden geçti.

Haber Merkezi

Sadık Uslu Mirat Haber'de yazdı: Türkiye’nin finansal sistemi, son on yılda basit bir büyüme sürecinden ziyade, varoluşsal bir dönüşümden geçti.

Kamu bankaları, bu dönemde sistemin ana taşıyıcısı haline gelerek özel bankaların geleneksel ağırlığına karşı bir denge unsuru olarak öne çıktı. Ancak bu tabloyu sadece kamunun bir başarı hikâyesi veya özel sektörün bir geri çekilmesi olarak okumak, finansal sistemin altındaki yapısal derinliği gözden kaçırmak olur. Dünya finansal güç dengelerinin Batı merkezli liberal düzenden, Doğu’nun devletçi kalkınmacı modellerine doğru kayması, Türkiye’yi iki kutuplu bir finansal mekaniğin ortasına yerleştirmiş; bu durum Türkiye’yi “Finansal Eklektisizm” olarak tanımlanabilecek bir zorunlu senteze itmiştir.

Batı medeniyeti, “Coğrafi Keşifler” sürecinde Amerika ve Afrika kıtalarında ele geçirdikleri kıymetli maden ve kaynaklarla hegemonyasını dünyaya hakim kılmıştı. Yağma ve sömürüye dayalı bu tarihsel birikim, yerli halkları bir alt sınıfa mahkûm ederek Batılı şirketlerin iş gücü ihtiyacını karşılayan bir “üretim havuzu” oluşturmuştu. Günümüzde de kaynakların belli merkezlerde toplanma işlemi şekil değiştirmiştir. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sistemi, borca dayalı finansal yapı üzerinden benzer bir kaynak transfer mekanizmasının varlığını sürdürmektedir.

 

Klasik Batı Ekolü: Özel Bankaların Muhafazakâr Tutumu

Sistemin zirvesindeki özel bankalar, Batı finans ekolünün profesyonel risk yönetimi ve kâr odaklı keskin yapısıyla hareket eder. Bu kurumlar, Londra ve New York piyasalarının kurallarını benimseyerek hissedar değerini korumaya ve küresel sistemin çarklarını döndürmeye odaklıdır. Dijitalleşme, bu süreçte sadece bir verimlilik aracı değil; aynı zamanda verinin metalaştırıldığı ve bireylerin “kredi skoru” üzerinden finansal bir disipline hapsedildiği bir kontrol noktası işlevi göstermektedir. Sundukları finansal türevleri “hizmet” olarak pazarlasalar da, aslında kişi ve kurumları uzun vadeli borç yükümlülüğü altına sokarak sistemin ayakta kalmasını sağlayan tahsilat merkezlerine dönüşmüşlerdir. Paranın, değişim aracı olmaktan çıkarılıp bir emtia haline getirildiği bu düzen, yerel sermayenin küresel merkezlere sistemli bir şekilde aktarıldığı bir değirmen gibi işlemektedir.

 

Doğu’nun Stratejisi ve Kamu Bankalarının “Girişimci” Tutumu

Diğer yanda, devletin stratejik vizyonunu piyasaya aktaran kamu bankaları, finansal sistemin devlet eliyle yürütülen enstrümanları gibi olmuştur. Kamu bankalarının “girişimci” anlayışı, esasen siyasi istikrarı borç üzerinden konsolide eden bir disiplin mekanizmasıdır. Ancak burada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Kamu bankaları pandemi veya küresel kriz anlarında özel bankaların çekildiği alanlarda “son merci” olarak devreye girerek, bir sosyal maliyet yönetimi de yapmaktadırlar. Yine de bu süreç, esnafı ve üreticiyi “tüketim odaklı borç” tuzağına sürükleyerek, onları sistemin o küresel tahakküm ağına daha sıkı bağlamaktadır.

Mehmet Şimşek ekonomi yönetiminin yaşadığı türbülans, tam da bu iki zıt finansal ekolün çarpışmasıdır. Yaşanan gerilim, “milli bir finansal sistem” arayışından ziyade, Batı’nın klasik rasyonalitesi (sıkı para politikası) ile Doğu’nun regülasyon arayışındaki (kredi genişlemesi) yöntemsel çatışmalardır. Para ve Ekonomiyi yöneten kadrolar, Batı’nın yürütme kabiliyeti ile Doğu’nun müdahaleci araçları arasında sıkışmış durumdadır.

 

Proje Altyapı Finansmanında İki Ekol

Türkiye’deki mega projelerin finansman yapısı, bu iki kutuplu dünyanın en somut sahası olmuştur. 2000-2010 arası dönemde, “finansal kapanış” raporları, Avrupa Yatırım Bankası ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası gibi Batılı kuruluşların domine ettiği bir tabloda toplanmıştı. 2015 sonrası ise jeopolitik kırılmalarla ICBC ve Bank of China gibi Çinli aktörlerin sahaya girmesi, bir “finansman çeşitlendirme” çabasıdır. Ancak, Avrupa menşeli bankaların sendikasyon kredilerindeki kümülatif hacmi hâlâ belirleyicidir. Döviz garantili projelerin finansmanında kullanılan bu karmaşık yapı, Türkiye’nin hem Batı’nın sermaye piyasalarına bağımlı kalmasını hem de Doğu’nun finansal araçlarıyla bu bağımlılığı yönetmeye çalışmasını zorunlu kılan bir denge oyununa dönüşmüştü.

Kısaca; Türkiye’nin finansal sistemi, Batı’nın finansal rasyonalitesi ile Doğu’nun devletçi müdahaleciliğinin zorunlu bir sentezi gibidir. Ancak bu hibrit yapı, aslında her iki dünyanın da sömürü mekanizmalarını bünyesinde barındıran bir kıskacı andırıyor. Kamu bankalarının piyasadaki baskın varlığı, özel sektörü daha verimli olmaya zorlarken, aslında tüm ekonomiyi borçlanma üzerinden işleyen o devasa küresel tahakküm ağına daha sıkı bağlamaktadır.

Mevcut yapı, küresel finansal dalgalanmalara karşı stratejik geçici bir dayanıklılık üretse de, sistemin borç tuzağına karşı üretilmiş, maliyetli bir “çözüm yanılsamasıdır”. Borç üzerinden inşa edilen ve yerel kaynakları küresel merkezlere taşıyan bu tahakküm sistemini kökten sorgulamadıkça, içine sürüklendiğimiz borç sarmalı bizi refaha değil, kaçınılmaz sistemsel bir kilitlenmeye götürebilir. Mevcut hibrit model, finansal bir beka arayışından ziyade sistem içi bir konfor alanıdır; bu alandan çıkış ise ancak finansal bağımsızlığın üretimle taçlandırılmasıyla gerçekleşebilir.

Sadık Uslu

Yorumlara Git

AB’den aday ülkelere bir parmak bal! Bekleyen ülkeleri oyalama taktiği

Cumhurbaşkanı Erdoğan: Türkiye’yi daha önce hiç tecrübe etmediği seviyelere sizlerle birlikte taşıdık

Şantajcı Batı'ya ATMACA şamarı! Mustafa Ceylan yazdı

Yılda 1 trilyon dolar buhar oluyor İsraf etmeyin insaf edin

Ekrem’e ve Özgür’e isyan etti! ‘Kim daha fazla para verirse CHP’yi alır’