AKİT MENÜ

Aktüel

'Dile nüfuz eden sinsi sekülerleşme'

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı Mirat Haber'de yazdı: Kelimeler masum değildir. Her kelime, ait olduğu düşünce dünyasını da beraberinde taşır. Bir toplumun dilinden Allah’ın yaratması, takdiri, kudreti ve iradesini hatırlatan kavramlar çekildikçe, bunların insan zihnindeki canlılığı da zamanla zayıflamaktadır. Bu sebeple dildeki sekülerleşme, sadece kelimelerin değişmesi değil; aynı zamanda tevhit merkezli dünya tasavvurunun sessiz bir şekilde aşınması anlamına gelmektedir.

Haber Merkezi

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı Mirat Haber'de yazdı: Kelimeler masum değildir. Her kelime, ait olduğu düşünce dünyasını da beraberinde taşır. Bir toplumun dilinden Allah’ın yaratması, takdiri, kudreti ve iradesini hatırlatan kavramlar çekildikçe, bunların insan zihnindeki canlılığı da zamanla zayıflamaktadır. Bu sebeple dildeki sekülerleşme, sadece kelimelerin değişmesi değil; aynı zamanda tevhit merkezli dünya tasavvurunun sessiz bir şekilde aşınması anlamına gelmektedir.

Sekülerleşme, modernleşen toplumların bir özelliğidir. İslam toplumları da bunun dışında değildir. Bu olgu sadece, eğitim, hukuk, iktisat, siyaset, idare ve medya alanlarında görülmedi. İnsanın yaşadığı kültürel evreni ve dünya görüşünü ifade eden dil de bundan nasibini aldı. Bugün insanlar, gittikçe dinin değerler sisteminden uzaklaşan bir dil kullanıyorlar. Onlara hatırlattığın zaman da “Efendim bunun dinle alakası ne,” “Ne mahsuru var ki,” “Üstelik herkes böyle konuşuyor” gibi itirazlarla karşılaşabilirsin. Dolayısıyla gittikçe dini içeriğini kaybeden bir dilin kullanılması normal kabul edilmektedir. Çünkü insanlar, konuştukları kelimelerin arkasında hangi dünya görüşünün olduğunu bilmemektedirler.

Dilin, dini terimlerden uzaklaşmasının örneklerini tabiat, sağlık, günlük hayat vb. birçok alanda görebiliyoruz. Burada Allah’ın irade, ilim, yaratma, kudret vb. sıfatlarından uzak, kısaca “mutlak fail” oluşundan kopuk bir dil kullanılmaktadır. Sanki Allah’ın bu konularla bir ilişkisi yokmuş gibi bir sonuç ortaya çıkmaktadır. Çünkü daha çok tabiat, insan ve sebeplerin belirleyici olduğu bir dil kullanılmaktadır.

 

Tabiattan bahsederken kullanılan dilde sekülerleşmenin birçok örneğini görebiliyoruz. Eğitim sistemlerinde, akademik yayınlarda, kültür programlarında, TV belgesellerinde vb. birçok alanda yaygın olarak bu dil kullanılmaktadır. Burada munis ve cana yakın bir dil söz konusudur. Ancak konu zannedildiği kadar uysal ve masum da değildir. Çünkü dikkatle incelendiğinde burada yabancı bir dünya görüşü öne çıkmakta, dolayısıyla toplumun kullandığı dilin dini içeriği görünmez bir hale gelmektedir.

Bahsettiğimiz bu durum, son asırların egemen anlayışı pozitivizmin bize bıraktığı kötü bir mirastır. Tabiat burada yaratanı ve idare edeninden tecrit edilerek anlaşılmakta ve anlatılmaktadır. Nesillerimiz, sürekli bu propagandaya maruz kalmaktadırlar. İyi ki, dinden ve bunun bir neticesi olarak kültürden gelen bir değerler sistemimiz vardır. Bu hala toplumun önemli bir kesiminde etkisini devam ettirmektedir.

Ne var ki, bahsettiğimiz seküler dilin nesiller üzerinde ciddi tahribatlara yol açtığı da bir gerçektir. Mesela mevcut eğitim sistemlerinden yetişen bir bilim insanının, deprem, salgın vb. tabiat ve sağlıkla ilgili bir olaydan bahsederken veya bilimsel bir yazı yazarken ağzından “Allah” kelimesinin çıktığını duyamazsınız. Ancak aynı şahıs, ibadet yaparken Allah Teala’nın tabiatı yaratması, yönetmesi ve insanlar üzerindeki mutlak hükümranlığını anlatan onlarca sıfatını okur. Allah dilemezse bir yaprağın veya en ufak bir canlının dahi kımıldamayacağını anlatan ayetleri tekrarlar. Burada akıl, adeta biri dini diğeri din dışı olmak üzere iki ayrı bölüm halinde çalışmaktadır. Bunlardan mesela dinin söylediğini karşı taraf görmez ve duymaz.

Belgesellerdeki anlatımlarda tabiatın insana “hediyesi,” “armağanı,” “cömertliği” yine “yapması,” “tasarlaması” vb. ifadelere sık sık rastlarız. Ayrıca “evrim,” “iç güdü,” “doğal seçilim” vb. seküler dilin kullandığı ve adeta güç izafe edilen kavramlar dikkatimizi çeker. Burada adeta yaratan, yaşatan ve yöneten Allah Teala görmezlikten gelinmekte ve O’nun yerine tabiat konulmaktadır. Bütün harika oluşumlar Yüce Yaratıcıya değil, ona nispet edilmektedir. İnsanlar da zaman içerisinde bu dili içselleştirmekte ve herhangi bir sakınca görmeden bunu kullanmaktadır.

Aslında burada bir art niyet olmayabilir. Doğal olarak böyle bir dil kullanılmış olabilir. Ancak bu dil, Allah’a ait fiilleri başka varlıklara izafe etmekte ve nesiller boyu insanlar bu dile muhatap olmaktadırlar. Dolayısıyla bunun, Allah-kul, Allah-tabiat ilişkisi konularında alttan alta inançlarda ne türden bir değişme ve bozulmalara yol açtığını tahmin etmek zor değildir.

“Kanseri yenmek” ifadesi de medyada sık sık kullanılan bu seküler dil örneklerinden biridir. Hatta bazı namazlı niyazlı insanlar “Ben kanseri yendim” diyebiliyor. Dolayısıyla şifayı veren Allah unutulmakta ve sonuç, insanın kendi başarısına bağlanmaktadır. Elbette ki, tıbbın kurallarını, tedavinin gereklerini en iyi şekilde yerine getirmek önemlidir ve dini bir yükümlülüktür. Ancak İslam inancında sonucu takdir eden Allah’tan başkası değildir. Son noktayı O koymaktadır. Dolayısıyla O dilemezse, bütün doktorlar toplansa gene de hasta insana bunun bir faydası olmaz. Tersi de söz konusudur; yani Allah Teala insan hakkında bir iyilik takdir etmişse, bütün insanlar bir araya gelseler buna engel olamazlar (En’am 6/17). Çünkü Allah’ın izin vermediği bir konuda, insanın istemesi ve gayreti bir işe yaramamaktadır (Tekvîr 81/29). Allah, dilediğini mutlaka yapan ve emrini yerine getirendir (Yûsuf 12/21).

 

Hayatın akışı içerisinde insan bazen kendini merkeze koyar ve “Ben yaptım”, “Ben ettim” veya “Ben yapacağım”, “Ben edeceğim” vb. ifadeleri kullanır. Böylece insanın her hareketinin Allah’ın mutlak irade ve kudretine bağlı olduğu gerçeği unutulur. Kur’an burada insana dalgınlığa düşmemesi uyarısını yapar ve şöyle der: “Allah izin verirse” demeden hiçbir şey için, “Şu işi yarın yapacağım” deme! Unuttuğun takdirde rabbini an…” (Kehf 18/23-24).

Tevhide aykırı ifadelerden bir diğeri de şudur: “O doktor benim hayatımı kurtardı” veya “Hayatımı o doktora borçluyum.” Görüldüğü gibi yukarıdaki örnekte de burada da insanın şifa bulması ya kendisine ya da doktora izafe edilmektedir. Dolayısıyla Allah Teala’nın buradaki belirleyici ve fail rolü unutulmaktadır. Halbuki İslam inancında O’nun inayeti ve takdiri olmazsa, insanın tek bir adım atması dahi mümkün değildir. Kısaca sebepler ve vesileler öne çıkarılmakta, doktoru hastaya hizmet ettiren ve şifayı verenin Allah olduğu gerçeği unutulmaktadır.

İslam inancında hayatın ve bütün oluşumların merkezinde Allah Teala vardır. Müslüman böyle inanır ve bu inancını sürekli geliştirme ve pekiştirme peşinde olur. Dünya ve ahirette hayra erişmek ve şerden korunmak için daima Mevla’ya yönelir ve O’na sığınır. Bu, onun günlük hayatına, sözlerine ve davranışlarına da yansır. Bu anlamda dilimize ve insan ilişkilerine yer etmiş zengin bir kültüre sahibiz. Ancak toplumun temellerini sarsan hızlı bir değişim yaşıyoruz. Doğal olarak bu durum dilimizi de etkilemektedir. Bir taraftan yabancı kültürlere ait yeni kelimeler Türkçemize giriyor, diğer taraftan da dini derinliği olan kelimeleri kaybetmekteyiz. Bu durum, topluma kimlik kazandıran bazı değerlerin kaçınılmaz bir şekilde unutulmasına sebep olmaktadır.

Mesela toplumumuzda iki insan birbirinden ayrılırken “Allaha ısmarladık” derler. Ancak şimdilerde özellikle gençler arasında bunun yerine “Kendine iyi bak” ifadesi kullanılmaktadır. Bu iki ifade, farklı hayat kodlarını yansıtmaktadır. Birincisinde arkadaşını Allah’a emanet etme, onun için Allah’tan yardım dileme, diğerinde ise O’ndan kopuk sadece bir iyilik temennisi ve nasihat vardır. Selam vermekle “günaydın” demek arasında da ilk bakışta pek bir fark olmadığı düşünülebilir. Ancak selam vermek ve almak dini bir sorumluluktur ve böylece karşılaştığımız kimsenin iyiliği için Mevla’dan niyazda bulunuyoruz. Aynı ifadeyi ibadetin bir unsuru olarak namazdan çıkarken de kullanıyoruz. Diğerinde ise bir iyilik temennisi vardır ama bu dini derinliği orada bulamıyoruz.

 

Diğer taraftan halka arasında “Şansım yaver gitti” veya “Şans eseri oldu” ifadeleri kullanılır. Hayatta birçok şey böyle değerlendirilir. Ancak burada hiçbir şeyin tesadüfen meydana gelmeyeceği gerçeği unutulmaktadır. Çünkü her şey Allah’ın kontrolünde, O’nun ilmi, iradesi ve hikmetiyle olmaktadır. Diğer taraftan elde edilen başarıyı veya imkânı bir şans eseri olarak görmek, onun Allah’ın bir lütfu ve ihsanı olduğu anlamının kaybolmasına da sebep olmaktadır.

Bir başka husus ta, “Başarının tek sırrı çalışmaktır.” ifadesi dillerde dolaşmaktadır. Çalışmanın gerekli olduğunda şüphe yoktur. Ama işin bir de Allah’ın muvaffak kılması boyutu yok mu? İşte bu olmazsa hiçbir şey olmaz. O bakımdan bizim kültürümüzde konuyu veciz bir şekilde özetleyen bir söz vardır: “Çalışmak bizden, muvaffakiyet Allah’tandır.” Demek ki başarının bir tane değil, olmazsa olmaz iki tane sırrı vardır.

Bugün toplum Allah merkezli bir dil kullanımından dini boyutu gittikçe zayıflayan dile doğru bir değişim yaşamaktadır. Mesela selâmünaleyküm, inşallah, maşallah, elhamdülillah, Allah’a emanet ol, Allah’a ısmarladık, Allah’ın izniyle, Allah’ın yardımıyla, Allah nasip ederse ifadeleri eskisi kadar kullanılmamaktadır. Yeni nesillerin eğitiminde küçük yaşlardan itibaren bu tür konuların dikkate alınmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

Yorumlara Git

Rutte: Rusya'nın niyeti iyi değil! Bütçesinin yarısını savaş makinelerine harcıyor

Trump'ı taşıyan uçak Ankara'ya iniş yaptı

Türkiye nereden nereye geldi! 20 yıl önce halı bugün silah bakıyorlar

1.5 milyarlık villayı 15 milyona kapatmışlardı! Lüks villa vurgununa yüzsüz savunma: Fiyatı uygundu, aldık!

Fransa sömürgeciyse onun suçu ne? Mbappe hakkında skandal sözler!