AKİT MENÜ

Gündem

Yaycı Paşa Akit’e NATO’yu değerlendirdi, Mavi Vatan yasasını hatırlattı! Türkiye’nin vazgeçilmez olduğu tescillendi

Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı, Akit’e NATO zirvesini değerlendirdi. Zirvenin Türkiye açısından son derece önemli ve başarılı bir diplomatik kazanım olduğunu vurgulayan Yaycı, “Türkiye’nin vazgeçilmezliği bir kez daha görüldü” dedi. Yaycı, Mavi Vatan Kanunu’nun en kısa zamanda çıkarılmasının Türkiye açısından önemli olduğunu belirtti.

Haber Merkezi

Mavi Vatan Doktrini’nin mimarı, TÜRK DEGS Başkanı Müstafi Tümamiral Prof. Dr. Cihat Yaycı, Akit’in pazar röportajında Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi’ni Türkiye adına stratejik ve başarılı bir diplomatik kazanım olarak nitelendirirken, Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in karasularını 12 mile çıkarma iddialarına ve Türkiye’ye yönelik haksız ithamlarına sert tepki gösterdi.

ZİRVEDE TÜRKİYE’NİN VAZGEÇİLMEZLİĞİ BİR KEZ DAHA GÖRÜLDÜ

NATO’nun Ankara zirvesi çok başarılıydı. NATO’nun yeni 3.0 konseptine geçişi Ankara’da duyuruldu. Zirvenin Türkiye’ye kazandırdıklarına ilişkin değerlendirme yapar mısınız?

 

Ankara NATO Zirvesi’ni Türkiye açısından son derece önemli ve başarılı bir diplomatik kazanım olarak değerlendiriyorum. Her şeyden önce böyle bir zirvenin Ankara’da yapılması başlı başına stratejik bir mesajdır. Türkiye artık NATO içinde sadece kararları takip eden değil, güvenlik mimarisinin şekillenmesinde merkezî rol oynayan bir ülkedir. NATO’nun yeni döneme, yani “NATO 3.0” anlayışına geçişinin Ankara’da duyurulması da Türkiye’nin jeopolitik ağırlığının teyididir. Çünkü bugün NATO’nun güvenliği sadece Avrupa’nın kuzeyinden ibaret değildir. Karadeniz, Doğu Akdeniz, Adalar Denizi, Kafkasya, Ortadoğu, enerji hatları, göç, terörizm, siber güvenlik ve deniz güvenliği artık aynı güvenlik denkleminin parçalarıdır. Bu alanların merkezinde de Türkiye vardır. Bu zirvenin Türkiye’ye en önemli kazanımı, Türkiye’nin vazgeçilmezliğinin bir kez daha görülmesidir. Türkiye olmadan NATO’nun Karadeniz güvenliğini, güney kanadını, enerji güvenliğini, terörle mücadeleyi ve bölgesel kriz yönetimini sağlıklı biçimde yürütmesi mümkün değildir. İkinci önemli kazanım savunma sanayii alanındadır. Sayın Cumhurbaşkanımızın da vurguladığı gibi müttefikler arasında savunma sanayii kısıtlamaları kabul edilemez. Türkiye hem NATO’nun güvenliğine katkı veren hem de kendi millî savunma sanayiini geliştiren bir ülkedir. Bu zirve, Türkiye’ye yönelik açık veya örtülü savunma sanayii engellerinin kaldırılması bakımından da önemli bir zemin oluşturmuştur. Üçüncü olarak, Türkiye’nin Avrupa güvenlik mimarisindeki yeri güçlenmiştir. Türkiye’nin dışlandığı bir Avrupa güvenlik düzenlemesi eksik kalır. Ankara Zirvesi, Türkiye’nin sadece NATO’nun değil, Avrupa güvenliğinin de asli unsuru olduğunu göstermiştir. Ancak bütün bu kazanımlara rağmen Türkiye çok dikkatli olmalıdır. Kıbrıs, Mavi Vatan, Adalar Denizi, Doğu Akdeniz, Montrö Sözleşmesi, terörle mücadele ve savunma sanayii konularında Türkiye’nin kırmızı çizgileri nettir. Sonuç olarak Ankara Zirvesi, Türkiye’nin NATO içindeki stratejik ağırlığını artıran, Ankara’yı güvenlik diplomasisinin merkezine taşıyan ve Türkiye’nin vazgeçilmezliğini tescil eden bir zirve olmuştur.

 

FETÖ ile mücadele titizlikle sürdürülmeli

FETÖMETRE’nin mimarı olarak, 15 Temmuz hain darbe girişiminin 10’uncu yılında FETÖ ile mücadeleye ilişkin neler söylersiniz?

15 Temmuz 2016 hain darbe ve işgal girişimi, yalnızca seçilmiş hükümeti hedef alan bir darbe teşebbüsü değil; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni içeriden çökertmeyi amaçlayan, yıllarca devletin kritik kurumlarına sızmış bir casusluk ve ihanet şebekesinin nihai saldırısıydı. 15 Temmuz’dan çıkarılması gereken en önemli ders, tehdidin ortadan kalktığı yanılgısına kapılmamaktır. Devletin FETÖ’den bütünüyle temizlendiğini söylemek bugün için mümkün değildir. Örgütün farklı yöntemlerle varlığını sürdürme, kendisini gizleme ve yeniden örgütlenme arayışında olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle FETÖ ile mücadele, herhangi bir rehavete kapılmadan; titiz ve kararlı bir şekilde hem idari hem de adli boyutta sürdürülmelidir. Aynı zamanda casusluk faaliyetleri, yabancı istihbarat servislerinin etki operasyonları, hibrit savaş yöntemleri ve devlet kurumlarına sızma girişimlerine karşı da sürekli teyakkuz hâlinde olunmalıdır. Mücadele dün olduğu gibi bugün de, yarın da aynı kararlılıkla devam etmelidir.

 

TÜRKİYE TEK TARAFLI OLDUBİTTİLERE SESSİZ KALMAYACAKTIR

Yunanistan Başbakanı Ankara’daki NATO zirvesinde gazetecilere yaptığı açıklamada Türkiye tarafından saldırı tehdidi altında olduklarını vurgulayıp karasularını 12 mile çıkarmaktan bahsetti. Buna ne diyorsunuz?

Yunanistan Başbakanı’nın bu iddiaları yeniden gündeme taşıması, iyi komşuluk anlayışıyla da uluslararası hukukla da bağdaşmamaktadır. Her şeyden önce şunu açıkça ifade etmek gerekir: Türkiye kimseyi tehdit etmemektedir. Ancak Türkiye, kendi hak ve menfaatlerini hedef alan tek taraflı oldubittilere de sessiz kalmayacaktır. Yunanistan yıllardır meseleyi Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi üzerinden anlatmaya çalışmaktadır. Oysa Adalar Denizi’nde statüyü belirleyen temel belge, Türkiye ile Yunanistan’ın birlikte imzaladığı Lozan Barış Antlaşması’dır. Üstelik Türkiye, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne taraf değildir. Kaldı ki Türkiye bu sözleşmeye taraf olsaydı bile Yunanistan’ın iddia ettiği gibi otomatik bir 12 mil hakkı doğmazdı. Çünkü sözleşmenin 3. maddesi karasularının 12 deniz milini aşamayacağını söyler. Bu hüküm 12 mili zorunlu kılmaz; yalnızca azami sınırı belirler. Aynı sözleşmenin 15. maddesi ise karşılıklı kıyıları bulunan devletler arasında sınırlandırmada özel coğrafi şartların ve hakkaniyetin dikkate alınması gerektiğini ortaya koyar. Adalar Denizi de tam olarak böyle özel bir coğrafyadır. Yüzlerce ada, adacık ve kayalığın bulunduğu, Türkiye ile Yunanistan’ın karşılıklı kıyıdaş olduğu bu denizde tek taraflı 12 mil uygulaması, Adalar Denizi’ni fiilen bir Yunan iç denizine dönüştürür. Türkiye’nin açık denizlere erişimini kısıtlar, seyrüsefer serbestisini daraltır, bu denizdeki canlı ve cansız kaynaklarını kaybeder ve Lozan’da kurulan dengeyi bozar. Bu nedenle mesele birkaç millik teknik bir mesele değildir. Bu, Türkiye’nin yaşamsal deniz hakları, millî güvenliği ve Mavi Vatan’daki meşru menfaatleri meselesidir. Lozan’ın kurduğu denge 3 mil esasına dayanmaktadır. O hâlde Yunanistan gerçekten antlaşmalara ve hukuka saygıdan söz ediyorsa, Türkiye’nin cevabı nettir: Madem siz tek taraflı olarak 12 mil diyorsunuz; biz de Lozan’ın kurduğu dengeye dönelim diyoruz. Karasuları 3 mil olsun, onun ötesi bütün devletlerin serbestçe yararlanacağı açık deniz alanı olarak kalsın. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye’nin değil, uluslararası deniz ulaştırmasının, ticaretin, seyrüsefer serbestisinin ve bölgesel barışın da lehinedir. Asıl sorulması gereken şudur: Türkiye mi Yunanistan’ı tehdit etmektedir; yoksa Yunanistan mı Lozan ve Paris Antlaşmalarıyla gayri askerî statüde olması gereken adaları silahlandırarak, Batı Trakya Türklerinin haklarını ihlal ederek, egemenliği kendisine devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar (EGAYDAAK) üzerinde fiilî durumlar oluşturarak bölgedeki dengeyi bozmaktadır? İyi komşuluk ilişkilerinden bahseden bir ülke, ev sahibi ülkenin başkentinde onu NATO kamuoyuna şikâyet etmez. Türkiye’nin tutumu; Lozan Barış Antlaşması’nın, uluslararası hukukun, seyrüsefer serbestisinin, Adalar Denizi’ndeki denge düzeninin ve Mavi Vatan’daki haklarının kararlılıkla savunulmasıdır. Hiç kimse Türkiye’den kendi kıyılarına hapsedilmeyi, denizlere erişim hakkının daraltılmasını ve Adalar Denizi’nin tek taraflı biçimde bir Yunan iç denizine dönüştürülmesini kabul etmesini beklememelidir.

 

MAVİ VATAN KANUNU’NUN EN KISA ZAMANDA ÇIKARILMASI TÜRKİYE AÇISINDAN ÖNEMLİ BİR ADIMDIR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın NATO zirvesi sonrasında düzenlediği basın toplantısında Yunan gazeteci “Mavi Vatan yasa çalışmanız vardı o çıkacak mı?” diye sordu. Bu konuda sizin bilgi ve beklentileriniz nelerdir?

Cumhurbaşkanımızın bu soruya kısa ve temkinli bir cevap vermesi devlet ciddiyeti bakımından anlaşılabilir bir tutumdur. Çünkü Mavi Vatan meselesi, günlük siyasi tartışmaların ötesinde; Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik haklarını, deniz yetki alanlarını, millî güvenliğini, enerji güvenliğini, deniz ticaretini ve gelecek nesillerin haklarını ilgilendiren stratejik bir konudur. Benim bu konudaki kanaatim ve beklentim açıktır: Mavi Vatan Kanunu’nun en kısa zamanda çıkarılması Türkiye açısından önemli ve gerekli bir adımdır. Zira Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerinin güçlü, açık ve bütüncül bir hukuki zemine kavuşturulmasına ihtiyaç vardır. Burada mesele herhangi bir ülkeye karşı meydan okuma meselesi değildir. Mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi egemenlik haklarını, kendi hukuk düzeni içinde açık, net ve kurumsal bir çerçeveye oturtmasıdır. Her devletin kara vatanı üzerinde nasıl egemenlik hakkı varsa, deniz yetki alanlarında da uluslararası hukuktan kaynaklanan hak ve yetkileri vardır. Türkiye de bu haklarını hukuk temelinde tanımlamak, korumak ve gelecek nesillere devretmek durumundadır. Mavi Vatan Kanunu, Türkiye’nin denizlerdeki hak iddialarını değil; zaten var olan egemenlik haklarını, deniz yetki alanlarını ve millî menfaatlerini hukuki bir çerçevede tahkim edecek bir düzenleme olarak görülmelidir. Böyle bir kanun; devlet kurumları arasında uygulama birliği sağlayacak, denizcilik politikalarına stratejik süreklilik kazandıracak ve Türkiye’nin denizlerdeki kararlılığını hukuk zemininde güçlendirecektir. Ayrıca bu tür bir düzenleme, Türkiye’nin diplomatik elini de güçlendirir. Çünkü uluslararası ilişkilerde güçlü olmak sadece sahada varlık göstermekle değil, aynı zamanda haklılığını sağlam bir hukuk zeminiyle ortaya koymakla mümkündür. Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerini iç hukukunda açık biçimde tanımlaması, hem caydırıcılık hem de diplomatik müzakere gücü bakımından önemlidir. Bu nedenle Mavi Vatan Kanunu’nu gerilim üreten değil, aksine belirsizlikleri azaltan; Türkiye’nin denizlerdeki pozisyonunu hukuk temelinde netleştiren bir adım olarak değerlendirmek gerekir. Türkiye kimsenin hakkına göz dikmemektedir. Ancak kendi hakkından da vazgeçmesi beklenemez. Dolayısıyla benim beklentim, bu çalışmanın en kısa zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine gelmesi ve Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik haklarını, millî menfaatlerini ve deniz yetki alanlarına ilişkin stratejik vizyonunu güçlü bir hukuki zemine kavuşturacak şekilde yasalaşmasıdır.

 

SAYIN CUMHURBAŞKANIMIZ, TÜRKİYE’NİN DENİZLERDEKİ HAK VE MENFAATLERİNDEN TAVİZ VERMEYECEĞİNİ ORTAYA KOYMAKTADIR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zirvede Yunan gazetecinin sorusuna verdiği “Mavi Vatan konusu bizim için çok çok önemli bir konu” cevabı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cumhurbaşkanımızın “Mavi Vatan konusu da bizim için çok çok önemli bir konu.” şeklindeki ifadesini son derece önemli ve yerinde buluyorum. Çünkü bu açıklama, Mavi Vatan’ın yalnızca belirli bir döneme ait bir politika değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin denizlerdeki egemenlik haklarını ve millî menfaatlerini ifade eden temel bir devlet yaklaşımı olduğunun en üst düzeyde teyididir. Mavi Vatan; deniz yetki alanlarımızın korunması, denizlerdeki egemenlik haklarımızın muhafazası, enerji güvenliğimiz, deniz ticaretimiz, deniz kaynaklarımız ve ülkemizin jeostratejik geleceğiyle doğrudan ilgilidir. Dolayısıyla bu konu, günlük siyasi tartışmaların değil, devlet politikalarının konusudur. Sayın Cumhurbaşkanımızın bu vurgusu, Türkiye’nin denizlerdeki hak ve menfaatlerinden taviz vermeyeceğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımın, güçlü bir hukuki altyapıyla da desteklenmesi gerektiğine inanıyorum. Bu çerçevede Mavi Vatan Kanunu’nun en kısa zamanda çıkarılması, Türkiye’nin denizlerdeki egemenlik haklarını daha sağlam bir hukuki zemine oturtacak, devlet kurumları arasında uygulama birliğini güçlendirecek ve Mavi Vatan vizyonunu kurumsal güvence altına alacaktır. Kısacası, Cumhurbaşkanımızın bu açıklamasını hem Türkiye’nin denizlerdeki kararlılığının güçlü bir ifadesi hem de Mavi Vatan’ın devlet politikası niteliğinin en üst düzeyde teyidi olarak değerlendiriyorum.

 

12 DENİZ MİL KARARIYLA ADALAR DENİZİ’NİN %71’İ YUNAN KARASULARI HÂLİNE GELECEK

Yunan gazetecinin “Casus belli hâlâ geçerli mi?” şeklinde soru sorduğu Cumhurbaşkanı, “Biz Yunan muhataplarımızla bir araya geldiğimizde de ‘gelin şu meseleyi bitirelim’ diyoruz. Casus belliyi bizim vatandaşlarımız o kadar bilmez. Bunları konuşacağımıza bitirelim diyoruz” şeklinde cevapladı. Konuya ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Cumhurbaşkanımızın açıklamasını, Türkiye’nin diyalogdan yana olduğunu ancak egemenlik hakları ve millî menfaatleri konusunda taviz vermeyeceğini ortaya koyan önemli bir mesaj olarak değerlendiriyorum. Ancak öncelikle şu hususun doğru tespit edilmesi gerekir: Ortada kamuoyunda ifade edildiği şekliyle “Adalar Denizi sorunları” yoktur. Esasen ortada Yunanistan’ın mevcut hukuki statüyü değiştirmeye yönelik tek taraflı talepleri vardır. Karasularını genişletmek isteyen Türkiye değil, Yunanistan’dır. Dolayısıyla ortada bir “karasuları sorunu” değil, Yunanistan’ın karasularını tek taraflı olarak genişletme talebi vardır. Hava sahasını 6 deniz milinin ötesine çıkararak 10 deniz mili olarak uygulayan da Türkiye değil, Yunanistan’dır. Bu nedenle ortada bir “hava sahası sorunu” değil, Yunanistan’ın uluslararası hukukta dayanağı bulunmayan iddiası vardır. Gayri askerî statüde olması gereken adaları silahlandıran da Türkiye değil, Yunanistan’dır. Türkiye sadece uluslararası antlaşmaların uygulanmasını istemektedir. Dolayısıyla burada da sorun Türkiye’nin değil, Yunanistan’ın antlaşmalara aykırı uygulamalarıdır. Bu nedenle çözülmesi gereken bir sorun varsa çözümü de; Yunanistan’ın hukuk dışı taleplerinden ve fiilî uygulamalarından vazgeçmesidir. Diğer taraftan, kamuoyunda sıkça “casus belli” olarak ifade edilen 8 Haziran 1995 tarihli Türkiye Büyük Millet Meclisi kararı da doğru anlaşılmalıdır. Bu karar bir savaş ilanı veya “casus belli kararı” değildir. TBMM, Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde karasularını tek taraflı olarak genişletmesinin Türkiye’nin yaşamsal hak ve menfaatlerini ağır şekilde ihlal edeceğini tespit etmiş ve böyle bir durumda hükümete gerekli tedbirleri alma yetkisi vermiştir. Türkiye’nin itirazı, Yunanistan’ın Adalar Denizi’nde karasularını mevcut 6 deniz milinin üzerine tek taraflı olarak çıkarmasına yöneliktir. Çünkü Adalar Denizi’nin yarı kapalı ve kendine özgü coğrafi yapısı nedeniyle böyle bir adım, mevcut hukuki ve coğrafi dengeyi tamamen değiştirecektir. Nitekim Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarması hâlinde Adalar Denizi’nin yaklaşık %71’i Yunan karasuları hâline gelecek, Türkiye’nin karasuları yaklaşık %9 seviyesinde kalacak, açık deniz alanı ise yaklaşık %49’dan %20’nin altına (yaklaşık %19’a) düşecektir. Bu da uluslararası deniz ulaşımı, serbest seyrüsefer ve Türkiye’nin açık denizlere erişimi bakımından son derece ağır sonuçlar doğuracaktır. İşte Türkiye’nin itirazı da bu hakkaniyetsiz tabloyadır. Cumhurbaşkanımızın “Gelin bu meseleyi bitirelim.” sözünü de bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

 

Personel, Lojistik ve İHA-SİHA Üstünlüğü Türkiye’de!

İsrail ile askeri ittifak yapan Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı bir maceraya girme ihtimalini nasıl görüyorsunuz? Böyle bir durumda savaşın seyri ve sonucu nasıl olur?

Yunanistan’ın son yıllarda İsrail ile savunma ve güvenlik alanındaki iş birliğini önemli ölçüde geliştirdiği bir gerçektir. Ortak tatbikatlar, savunma sanayii projeleri, istihbarat iş birlikleri ve askerî eğitim faaliyetleri bunun somut göstergeleridir. Ancak bu iş birliğinin, Yunanistan’a Türkiye’ye karşı askerî bir maceraya girişme cesareti vereceğini düşünmüyorum. Çünkü devletler, ittifaklardan güç alabilirler; ancak savaşın yükünü ve sonuçlarını bizzat kendileri taşırlar. Hiçbir ittifak, bir ülkenin kendi askerî kapasitesinin yerini tutmaz. Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanabilecek muhtemel bir sıcak çatışmada belirleyici unsur; iki ülkenin askerî gücü, harekât kabiliyeti, savunma sanayii altyapısı, lojistik kapasitesi ve millet iradesi olacaktır. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin gerek personel, gerek kuvvet yapısı, gerek savunma sanayii, gerek İHA-SİHA teknolojisi, gerek deniz ve hava gücü bakımından önemli üstünlükleri bulunmaktadır. Diğer taraftan, Yunanistan’ın İsrail ile geliştirdiği askerî iş birliğinin otomatik olarak İsrail’in Türkiye ile yaşanabilecek bir savaşa fiilen taraf olacağı anlamına geldiği de söylenemez. Uluslararası ilişkilerde askerî iş birlikleri ile doğrudan savaşa girme yükümlülüğü aynı şey değildir. Her devlet, kendi millî çıkarları doğrultusunda karar verir. Bu nedenle ben, Yunanistan’ın tek başına Türkiye’ye karşı askerî bir maceraya girişmesini rasyonel bulmuyorum. Böyle bir girişim, Yunanistan açısından öngörülemeyecek derecede ağır askerî, ekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilir. Türkiye hiçbir zaman savaş isteyen taraf olmamıştır.

Yorumlara Git

Ne dediğini o da bilmiyor! Erdoğan düşmanlığı Akif Beki’ye su kaynattırmış

'NATO’ya Mecbur Olsak da Geleceğimizi NATO’ya Emanet Etmek Zorunda Değiliz!'

Gazze Kasabını çıldırttık

Miçotakis’i yamultan Mehter’in sebebi 2017’ye dayanıyor

İletişim Başkanı Duran açıkladı! FETÖ ile iltisaklı 2 bin 702 hesaba erişim engeli