Okur Postası
15 Temmuz Sağ-Sol Ezberinin Sonu: Siyasal Ayrımların Yeniden Tanımlandığı Bir Milat
Soğuk Savaş boyunca Türkiye’ye sadece ekonomik bir rol biçilmedi. Aynı zamanda nasıl düşüneceği de öğretildi. İthal ettiğimiz yalnızca sanayi malları değildi; siyasal kavramlarımız da ithaldi. Sağ ve sol da bu ithal zihniyetin en güçlü ürünlerinden biriydi. Immanuel Wallerstein’ın Modern Dünya Sistemi teorisinde Türkiye, merkezin dışında fakat çevrenin de üzerinde tutulan hem merkez ülkeler denilen küresel emperyal ülkelere ucuz işgücü, gıda ve hammadde satan hem de çevre ülkeler denilen 3. Dünya ülkelerine basit sanayi ürünleri vs. satan bir yarı-çevre ülkesiydi.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Antonio Gramsci’nin ekonomik sömürgecilikten belki de daha önemli bir sömürge çeşidi olarak analiz ettiği zihinsel bir bağımlılık düzeni olan “kültürel hegemonya” kavramında ifade ettiği gibi, sömürgeciler insanlara yalnızca nasıl yaşayacaklarını değil, nasıl düşüneceklerini de dikte ederler.
Türkiye’de sağ-sol ayrımı uzun yıllar böyle işledi. Kavram üretemeyen, başkalarının kavramlarıyla kendisini anlamaya çalışan bir ülke... Birbirine karşıt gibi görünen Sağ-Sol ayrımı Türkiye gibi Batı dışı toplumlarda çoğu zaman bir açıklama aracı değil, bir yönlendirme aparatı olarak kullanılmış, çoğu zaman aynı zihinsel yönleri tayin eden merkezlerin farklı maskeleri olmaktan öteye geçememiştir. Epey bir süre boyunca bizler, sağcılık ve solculuk üzerinden birbirimizi hırpalamakla meşgulken; perde arkasındaki yeni-sömürgeci (neokolonyal) küreselci akıl ve burjuvazi , bu yapay kutuplaşmaları kendi vesayet nizamını tahkim etmek için birer manivela olarak kullandı.
Bu nedenledir ki; Türkiye’de soğuk savaş yılları boyunca siyasetin, entelektüel kavgaların ve toplumsal enerjinin sınırlarını “sağ” ve “sol” kavramları çizdi. Fransız İhtilali’nin meclis düzeninden ödünç aldığımız bu kavramlar, soğuk savaş sonrası bugünün dünyasında tüm dünyada olduğu gibi özellikle de ülkemizde anlamlarını yitirmiş; kimilerine göre ‘’Bilişim’’ bana göre ‘’Belirsizlikler’’ çağı diyebileceğimiz günümüz sosyolojisinde toplumsal ve siyasal olarak büyük oranda karşılıksız kalmıştır.
İşte tam bu nedenle, Türkiye’de bugün hâlâ “sağ mı sol mu?” tartışması yapan herkes, farkında olsun ya da olmasın, sadece ekonomik değil, bu zihinsel sömürge düzeninin yeniden üretimine katkı sunmaktadır.
15 Temmuz ise bu mekanizmayı parçalayan tarihsel bir kırılmadır. 15 Temmuz, Türkiye’de yalnızca bir darbe girişiminin bastırıldığı tarih değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet tarihi boyunca siyaseti belirleyen sağ-sol ezberinin fiilen çöktüğü gündür. O gece ideolojiler değil, aidiyetler karşı karşıya gelmiştir.
Türkiye’nin meselesi o günden itibaren artık ideoloji değil, egemenlik olmuştur.
Ancak bu kırılmayı hâlâ “askeri darbe girişimi” gibi steril ve teknik bir kavramla sınırlamak, ya ciddi bir analiz zaafıdır ya da bilinçli bir küçültmedir. 15 Temmuz Türkiye’yi her tür müdahaleye açık, istikrarsız ve yönetilemeyen bir ülke statüsüne sokarak, devletin karar alma merkezlerinin küreselci ağlar tarafından ele geçirilme teşebbüsüdür.
15 Temmuz, Türkiye’de siyasal ayrımların yeniden tanımlandığı bir milattır. Tankın önüne yatan irade, herhangi bir ideolojik metinden doğmamıştır. Bu irade, zihinsel referansını bu topraklardan alan bir aidiyet bilincinin sonucudur. O gece sokakta olanlar, sağcı ya da solcu kimlikleriyle değil; bu ülkenin sahibi olma iddiasıyla hareket etmiştir. O gece tecelli eden ruh; ideolojiler üstü, kökleri bu toprakların derinliklerine uzanan yerlilik ve millilik iradesidir.
Siyasi aidiyetlerin, parti amblemlerinin ve ideolojik sloganların sustuğu o karanlık gecede, sadece iki saf vardı: Bu ülkenin ekmeğini yiyip suyunu içen, kaderini bu coğrafyaya bağlayan “yerli ve milli” olanlar ile ruhunu küresel odaklara satmış, iplerini Pentagon’un, CIA’nin koridorlarına teslim etmiş “lejyonerler.”
Darbe girişimini kurgulayan ve devletin namlusunu kendi milletine çeviren FETÖ gibi yapıların ne sağcı ne de solcu bir karakteri vardı. Onlar, küresel emperyalizmin bu topraklardaki vekil unsurlarıdır. Dolayısıyla onlara karşı verilen mücadele de bir sağ-sol kavgası değil, tam manasıyla bir İstiklal Müdafaasıdır.
Bugün dönüp baktığımızda, “sağ” ve “sol” kavramlarının içinin nasıl boşaltıldığını, hatta küresel projelerin aparatı haline getirilmek istendiğini daha net görüyoruz. Batı’nın sömürgeci reflekslerine karşı çıkması beklenen bazı “sol” söylemlerin nasıl olup da etnik bölücülüğün ve küresel fonların savunuculuğuna soyunduğunu; muhafazakar ve “sağ” iddialarla yola çıkan bazı yapıların ise nasıl kolayca manevi birer istila ajanına dönüştüğünü hayretle izliyoruz.
Demek ki mesele hangi ideolojiye mensup olduğunuz değil, o ideolojinin merkezinin neresi olduğudur. Eğer zihni koordinatlarınız Ankara’dan, İstanbul’dan, Anadolu’nun kalbinden beslenmiyorsa; tabelanızda ne yazdığının hiçbir hükmü yoktur. Londra’dan, Washington’dan fonlanan bir solculuk da, Brüksel’den icazet bekleyen bir sağcılık da bu milletin bünyesine yabancıdır, gayrımillidir.
FETÖ, Türkiye’deki operasyonel aygıt olarak kendisini yarım yüzyıl boyunca “dini cemaat”, “sivil toplum hareketi” ‘’Hizmet Hareketi’’ gibi maskelerle gizlemiştir. Bugün hala Fetö Terör Örgütü’nü en hafif ifadeyle “yanlış yola sapmış bir grup” olarak tanımlayan birileri kaldı ise, bunlar şu iki ihtimalden birine dahildir: Ya meseleyi kavrayamayacak kadar yüzeysel bir analiz yapmaktadırlar ya da gerçeği bilinçli olarak perdelemektedirler.
Çünkü bu tür yapılar, klasik ideolojik kavramlarla açıklanamaz. Bu tür yapılar Post-kolonyal (fiili sömürgecilik sonrası) dönemin “yerli görünümlü aracılarıdır.’’
Bunlar, Frantz Fanon’un tarif ettiği biçimiyle, yeni-sömürgeci (neokolonyal) elitler ve küreselci burjuvazinin aparatlarıdır. Küresel Burjuvanın çıkarlarını kendi toplumlarına dayatan, bağlı olduğu emperyal merkezlerin çıkarlarını içselleştirmiş yapılardır.
Bu manada “Uluslararası toplum ne der?”, “Batı bunu nasıl karşılar?”, “Bu adım Türkiye’yi yalnızlaştırır mı?” gibi sorularla başlayan her analiz, aslında daha en baştan benzer türden zihinsel bağımlılığı kabul etmek demektir.
Lakin tüm bunları söylerken eleştiri ile bağımlılık arasındaki çizgiyi de bilinçli biçimde bulanıklaştırmamak gerekir. Devletin bir takım uygulamalarını eleştirmek başka bir şeydir; devleti bir bağımlılık ilişkisi ile sistematik olarak dış müdahaleye açık hale getirecek söylemler üretmek başka bir şeydir. Karşı çıkılan şey ikincisidir.
Mesele sadece “dış müdahale” değildir. Mesele, bu müdahaleyi içeride meşrulaştıran zihinsel altyapıdır. Eğer bir yapı ya da düşünce, ekonomi politikalarını küresel finans çevrelerinin beklentilerine göre belirliyor, güvenlik stratejilerini dış ittifakların sınırları içinde tanımlıyor ve entelektüel üretimini Batı merkezli referanslarla meşrulaştırıyorsa, “yerlilik-millilik” ekseninin dışında demektir. Bugün belki ve çoğu zaman doğrudan bir talimatla değil; fon mekanizmaları, akademik ağlar ve uluslararası meşruiyet beklentisi üzerinden hizaya getirilen, soğuk savaş dönemi zihinsel yapısından kurtulamamış bazı medya organlarının, akademik çevrelerin, siyasi partilerin ve sözde düşünce kuruluşlarının, diline bakıldığında, bu ayrımın kasıtlı olarak ortadan kaldırıldığı görülmektedir.
Bu nedenle “yerlilik ve millilik” kavramını yüzeysel bir siyasi slogan olarak küçümseyen yaklaşım, ya ciddi bir teorik körlük içindedir ya da bilinçli bir itibarsızlaştırma çabası yürütmektedir. Çünkü yerlilik ve millilik öncelikle bilgisel ve anlamsal bir kopuşu ifade eder. Herşey kendi gerçekliğini, ayaklarını bastığı toprağın ruhu ile üretme, kendi kavramlarıyla anlama ve açıklama iradesi ile başlar. Yani “hangi fikre sahipsin?” sorusundan önce “nereye ve kime aitsin?” sorusu gelmelidir.
Bu sorunun cevabı nettir ve gri alan kabul etmez.
Ya Türkiye, kendi kavramsal evrenini kurarak Gramsci’nin ifadesiyle “hegemonik bir özne” haline gelecek ya da başkalarının kurduğu hegemonya içinde pozisyon arayan edilgen bir aktör olarak kalacaktır.
Ya Wallerstein’ın merkez-çevre hiyerarşisini kıracak bir zihinsel ve kurumsal sıçrama gerçekleştirecek ya da bu hiyerarşinin alt katlarında sadık bir bileşenden öteye gitmeyen bir ülke olmaya devam edecektir.
Ya Fanon’un tarif ettiği yabancılaşmış küreselci burjuvazi elit tipolojisi ile FETÖ ve benzeri aparatlarını tasfiye edecek ya da o elitler ve aparatları üzerinden kendi toplumuna mesafe koyan bir yönetim aklını yeniden üretecektir. Bu kadar açık.
“sağcı mısın, solcu musun?”
Bugün bu sorunun hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştır.
Bugün asıl soru şudur: Bu milletin safında, tam bağımsız ve egemen Türkiye tarafında mısın yoksa küreselci vesayetin safında mı?