Gündem
Cetvelle çizilen sınırları, kardeşlikle kaldırıyoruz! 100 yıllık ara sona eriyor
Başkan Erdoğan liderliğinde baş döndürücü bir dış politika stratejisi izleyen Türkiye, muhalefetin dillendirdiği “yalnız ülke” söyleminin aksine bin yıllık şanlı tarihimize uygun adımlar atıyor. Haçlı Batı’nın ağzına bakarak siyaset üreten ve Türkiye’yi küresel emperyalistlerin uydusu yapmaya çalışan çapsız muhaliflerin aksine, AK Parti iktidarı ülkemizi yeniden Osmanlı bakiyesi topraklarda söz sahibi yapıyor.
Sebahattin Ayan İstanbul
Başkan Erdoğan liderliğinde baş döndürücü bir dış politika stratejisi izleyen Türkiye, muhalefetin dillendirdiği “yalnız ülke” söyleminin aksine bin yıllık şanlı tarihimize uygun adımlar atıyor. Haçlı Batı’nın ağzına bakarak siyaset üreten ve Türkiye’yi küresel emperyalistlerin uydusu yapmaya çalışan çapsız muhaliflerin aksine, geçmişimizden ilham alarak proaktif dış politika yürüten AK Parti iktidarı sayesinde ülkemiz yeniden Osmanlı bakiyesi topraklarda söz sahibi oluyor. Rus-Ukrayna savaşında denge politikası izleyen, Ermeni işgalindeki Karabağ’ı özgürleştiren, Mavi Vatan doktriniyle İsrail ile Yunanistan’ı hizaya getiren, BAE ve Mısır’la bağları onaran Türkiye, son dönemde attığı kritik adımlarla Irak’tan Suriye’ye, Libya’dan Somali’ye ve 110 yıl önce terk ettiğimiz mukaddes belde Mekke’ye kadar ecdat mirası topraklarda karar verici ülke haline geldi. Küresel güç olma yolunda hızla ilerleyen Türkiye, Libya ve Suriye’de yaşanan iç savaşı bitirirken, birkaç kuruşa sattığımız Kerkük petrollerinden hisse satın alarak bölgedeki dev petrol sahalarına resmi ortak oldu. Kosova’da barış ve güvenliği sağlayan, Somali Federal Hükümeti’nin terörle mücadele çalışmalarına destek veren Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’la imzaladığı Mekke ortak savunma anlaşması ile Osmanlı’nın yıkılışıyla başlayan 100 yıllık araya son verdi. Akit’e konuşan uzmanlar, Başkan Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin ecdat mirasına sahip çıktığını ve yeniden ümmetin hamiliği vazifesini üstlendiğini belirtti.
SAVUNMADAKİ BAŞARI DIŞ POLİTİKAYA YANSIDI
15 Temmuz 2016 tarihinde milli iradeye ve devletin bekasına yönelik gerçekleştirilen hain darbe girişiminin, Türkiye açısından önemli bir kırılma noktası olduğunu belirten Dr. Hüseyin Yeltin, 15 Temmuz sonrasında Türkiye’nin dış politikada daha bağımsız, özgüvenli ve etkin bir aktöre dönüştüğünü söyledi. Yeltin, darbe girişiminin ardından vesayet odakları ve kripto yapıların temizlenmesiyle birlikte Türkiye’nin kendi kararlarını kendi alan, bölgesel ve küresel ölçekte müşterek hareket kabiliyeti geliştiren stratejik bir aktöre dönüştüğünü belirtti. Milli teknoloji hamlesinin Türkiye’nin dış politikadaki hareket alanını genişlettiğini ve caydırıcılık gücünü önemli ölçüde artırdığını vurgulayan Yeltin, geçmişte diplomasi masasında kendi kararlarını almakta zorlanan Türkiye’nin, bugün kendi imkânlarıyla sınır ötesi operasyonlar gerçekleştirebilen bir ülke konumuna geldiğini ifade etti. Yeltin, “Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi operasyonlarla Türkiye, müstakil hareket edebilme kabiliyetini tüm dünyaya göstermiştir. Bunun yanında askeri alanda ortaya koyduğu yeni harekât konseptleriyle harp literatürüne de yeni uygulamalar kazandırmıştır. Türkiye artık yalnızca sahada kendi gücüyle var olan değil, masada da ağırlığını hissettiren bir aktör haline gelmiştir.” değerlendirmesinde bulundu. Türk diplomasisinin etki alanının yakın coğrafyayla sınırlı olmadığının altını çizen Yeltin, Afrika’da artan diplomatik temsilciliklerin Türkiye’nin kıtaya yönelik yaklaşımının önemli bir göstergesi olduğunu söyledi. Türkiye’nin Afrika politikasının adil, insani ve karşılıklı kazanım esasına dayandığını belirten Yeltin, Batı’nın geçmişte uyguladığı sömürgeci anlayışın aksine Türkiye’nin kalkınma ve eşit ortaklık temelinde ilişkiler geliştirdiğini ifade etti. Yeltin, Türk diplomasisinin Afrika’da sömürgeci anlayışa karşı alternatif bir iş birliği modeli ortaya koyduğunu ve Türkiye’nin kıta halkları nezdinde güvenilir bir ortak haline geldiğini söyledi.
“KRİZLERDE KOLAYLAŞTIRICI ROL ÜSTLENİYOR”
Türkiye’nin savaşın taraflarıyla aynı anda görüşebilen önemli aktörlerden biri olduğunu belirten Yeltin, “Küresel krizlerde oynadığımız kolaylaştırıcı ve arabulucu rol ise diplomasimizin ne denli etkili ve iş bitirici olduğunu gözler önüne sermektedir. Nitekim Rusya-Ukrayna savaşında her iki tarafla da görüşebilen tek aktör olan Türkiye; Tahıl Koridoru Anlaşması ve esir takası süreçleriyle küresel bir gıda ve güvenlik krizini engellemiştir. Benzer şekilde, Kafkasya’da otuz yıllık işgale son veren 44 günlük Karabağ Zaferi’nde Azerbaycanlı kardeşlerimize verilen tereddütsüz destek ile bölgede kalıcı barışın önünü açmış ve Türk dünyasının entegrasyonunu hızlandırmıştır. Balkanlar’dan Orta Doğu’ya uzanan gönül coğrafyamızda da huzurun ve istikrarın teminatı yine Türkiye olmuştur. Balkanlar’da etnopolitik gerilimlerin önündeki en büyük bariyer olan ülkemiz, bölgede barışın sürmesini sağlayan en büyük etken olarak görülmektedir. Orta Doğu’da ve özellikle Suriye’de yıllardır süren iç savaşın sonlandırılması, bölgenin terör unsurlarından arındırılması ve Ahmed eş-Şara yönetimi ile yürütülen diplomatik temaslarla devlet aklının tesis edilmesine sağlanan katkı, Türk diplomasisinin yapıcı gücünü açıkça göstermektedir. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında imzalanan tarihi Mekke Anlaşması’nda Türkiye’nin üstlendiği rol, İslam aleminde ve küresel siyasette stratejik bir denge unsuru olduğumuzu bir kez daha teyit etmiştir” dedi. 15 Temmuz sonrasında Türkiye’nin vesayet zincirlerini kırarak kendi kararlarını daha bağımsız şekilde alabilen bir ülke konumuna geldiğini belirten Yeltin, savunma sanayisinden diplomasiye, güvenlik politikalarından insani yardımlara kadar birçok alanda önemli bir dönüşüm yaşandığını ifade ederken “Son çeyrek asırda adım adım inşa edilen bu vizyon, bugün küresel sistemin tıkanıklıklarını aşmaya çalışan, daha adil bir dünya düzenini savunan ve kendi coğrafyasında huzur ve istikrarın tesisine katkı sunan güçlü bir Türkiye ortaya çıkarmıştır.” değerlendirmesinde bulundu.
ÜMMETİN HAMİLİĞİNİ ÜSTLENİYOR
Dış Politika Derneği Başkan Vekili Ahmet Akay Azak ise Türkiye’nin olduğu bölgelerde kan ve gözyaşının dindiğini belirterek, bölgeye kalıcı istikrarı getirecek en önemli adımlardan bir tanesi de birbirimizi savunmamız olduğunu vurguladı. Azak şöyle devam etti: “Mekke Anlaşması’nın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde ve vizyonunda, üç ülkeyle sınırlı kalmaması, büyümesi ve gerekirse bütün ülkelerin bu çatı altında toplanması gerektiğini Sayın Hakan Fidan ifade etmişti. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan üçlüsü bir başlangıç. Ancak diğer İslam ülkeleriyle de bir nevi D-8 versiyonu diyebileceğimiz, hatta onun da ötesinde bir çalışma olacağını görüyoruz. Burada bölgeye kalıcı istikrarı getirecek en önemli adımlardan bir tanesi de birbirimizi savunmamızdır. Müslüman ülkelerin bundan 100-150 yıl önce birbirleriyle nasıl diyalog halinde olduğunu biliyoruz. Tekrar canlandırma noktasında Cumhurbaşkanımızın vizyonu doğrultusunda bir ilerleme söz konusu. Bölgeye baktığımızda, son 100 yıldır, Osmanlı’nın çekilmesinden beri aslında istikrarsızlığın hâkim olduğunu görüyoruz. Osmanlı bakiyesinden ayrılan tüm topraklarda; Balkanlar’da, Orta Doğu’da ve diğer ülkelerde hep kan, gözyaşı ve istikrarsızlık yaşandığını ifade edebiliriz. Suriye 100 yıl öncesine kadar bizimdi. Başka ülkelere bakıyoruz, Orta Doğu’ya bakıyoruz, Kudüs’e bakıyoruz, Balkanlar’a bakıyoruz. Bizim olduğumuz ülkelerde, yaklaşık 600 yıl hüküm sürdüğümüz topraklarda kan ve gözyaşının olmadığını görüyoruz. Biz çekildikten sonraki soykırımlara bakarsanız bunu görebilirsiniz. Eğer biz Türkiye olarak 1992-1995 yılları arasında askerimizi Bosna Hersek’te bulundursaydık, Sırplar Bosnalı kardeşlerimize saldırabilir miydi? Bugün baktığımızda Kudüs’te Netanyahu Türk askerini neden istemiyor? Çünkü Türk askeri girdiği yerden çıkmaz. Ama niçin çıkmaz? Sömürü amacıyla değil; barışın, mutluluğun ve huzurun sağlanması için orada kalmak ister. Bu olduğu zaman da Gazze’ye saldıramayacağını bildiği için devamlı başka tuşlara basarak oraları hareketlendirmeye çalışıyor. Çünkü Türk askerinin bölgeye girmesini istemiyor. Ben daha önce söylemiştim: İnşallah bugün olmasa da yarın mutlaka biz Kudüs’e gireceğiz. Burası bizim eski topraklarımızdır. Biz orada kan ve gözyaşının olmasını değil; barışın, istikrarın ve refahın yükseltilmesini, insanların birlikte ve barış içerisinde yaşamasını istiyoruz. Bu noktada Türk askerinin ve Türk gücünün bölgede bulunmasını istiyoruz. Allah’ın izniyle, en yakın zamanda bu hedefe ulaşacağımıza ve Kudüs’e gireceğimize inanıyoruz.”