AKİT MENÜ

Gündem

Murat Ülker kaleme aldı: Darjeeling’in Türkçesi Rize mi?

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, GOYA seyahatleri kapsamında gittiği ve Hindistan'ın "Rize"si olarak adlandırdığı Darjeeling bölgesindeki izlenimlerini, çayın casuslukla başlayan tarihi öyküsünü ve kolonyal dönemden kalan antika tren yolculuğunu köşesine taşıdı.

Haber Merkezi
Güncelleme Tarihi:

Yıldız Holding Yönetim Kurulu Üyesi Murat Ülker, "GOYA" (Gez Dünyayı Gör Kendini) kültürünü bu kez Hindistan'ın kuzeydoğusundaki dağlık ve yemyeşil coğrafyasıyla dikkat çeken Darjeeling bölgesine taşıdı. Ailece gerçekleştirdiği ziyarette her yeri kaplayan çay bahçelerini Rize'ye benzeten Ülker, 200 yıllık antika buharlı lokomotifle yaptığı nostaljik yolculuktan bölgedeki vahşi yaşam koruma çalışmalarına kadar pek çok gözlemini paylaştı. Ünlü Makaibari Çay Çiftliği'nde İngiliz Kraliyet ailesinin taç giyme törenine özel hazırlanan prestijli çayları deneyimleyen Ülker, sürdürülebilir çay üretimi ve bölgenin devasa yağmur ormanı ekosistemi hakkında da önemli bilgiler aktardı.

İşte Ülker'in kendi internet sitesinde yayınladığı, "Darjeeling’in Türkçesi Rize mi?" başlıklı yazısı:

Daha önce 4 günlük Hindistan GOYA’sını ve izlenimlerimi yazmıştım. Malum Kuzeyde Pencap ve Haryana eyaletlerinin ortak başkenti Chandigarh’da fabrikamız var. Son 10 yıl içinde Hindistan’da çok şey değişti, bu değişiklikleri görmek güzel olur diye düşünmüş ve sizlerle paylaşmıştım. Önce New Delhi’ye uçtuk, pladis’in merkezine uğramış, oradan Chandigarh’a fabrikaya geçmiştik. Oradan Lucknow şehrine geçip Goya yapmıştık. Daha sonra Agra’ya uçup yine Goya ve Tac Mahal ziyareti ile seyahatimizi bitirmiştik.

Geçen hafta da Kolkata goya ve gezimi yazdım. Ailece gittiğim bu gezide hafta sonu eve dönmek yerine Darjeeling’e gitmeye karar verdik. Bu bölge uçakla bir saat mesafede, ülkenin kuzey doğusunda Mynmar, Bengladesh ve Nepal’e sınır, dağlık ve yüksek irtifada, yemyeşil bir yurt parçası. Her yeri kaplayan çay bahçelerini görünce de sanki Rize.

Önce hayvanat bahçesini, dağcılık enstitüsünü ve müzeyi gezdik, sonra 200 yıllık antika buharlı lokomotif trenle şahane bir nostaljik yolculuk yaptık, peşinden çay eğitimi aldık, Birleşik Krallık’ta halkın bizim bisküvileri bandırdığı muhtelif çayları tattık.

HİNDİSTAN’IN RİZESİ DARJEELİNG

Kolkata Netaji Subhas Chandra Bose International havaalanından Darjeeling’e en yakın havaalanı olan Bagdogra havaalanına uçtuk. Kolkata’dan çıkışta duty free mağazasında oldukça büyük bir Godiva rafı görmek hepimizi sevindirdi ve hemen GOYA’ladım. Bu arada gözüme Makaibari diye bir çay mağazası ilişti, gayri ihtiyari inceledim. Sonra Darjeeling’de karşıma başka bir şekilde çıkacağını bilmiyordum.

Bagdogra Havaalanına Kolkata’dan kalkan uçağımız 1 saat 15 dakikada indi. İki cipe yerleşerek havalimanından Darjeeling’e 3 saatte vardık. Bagdogra, Hindistan’ın Batı Bengal (West Bengal) eyaletinde bulunan küçük bir yerleşim. Karşılamada boynumuza bölgede misafirlere verilen ve khata denen geleneksel bir beyaz atkı takıldı. Saflık, iyi niyet ve barışı simgeliyormuş. Havaalanından çıkışta etraf askeri bir havaalanı görünümündeydi ve yandaki binanın duvarında yazan “izinsiz girenler vurulur” yazısı içimizde hafif bir endişe yaratmadı değil :).

Bagdogra, Darjeeling arası yaklaşık 70 km olsa da yol sağlı sollu ormanlık, virajlı ve dar bir dağ yolu olduğu için hızımız düşüktü. Yolculuğun güzel yanı araçta wifi olmasıydı, böylece dünya ile irtibatta oyalanarak yol aldık, hayattan kopmadık. Yol boyunca çok çeşitli tanımadığımız ağaç türleri gördük, mesela tik ağacı, durduk arabadan indik, fotoğraf çektik, ara sıra yağmur atıştırıyordu; ağaçlara bağlanmış plastik şişeler, zararlı böceklere karşı kapan görevi görüyormuş. Burası batıl inançların ülkesi adeta, aracın önündeki sarı kumaşın üzerindeki buda putu, bizde nazarlık niyetine dua asılır ya onun gibi bir şeymiş.

Yolculuğun sonuna doğru hava hem soğudu hem de yağmur fazlalaştı. Bagdogra’dan Darjeeling’e giderken Sukna’dan geçiyorsunuz; Himalaya tırmanışının başladığı nokta.

Yolun bir kısmı orman içinden ilerlediği için, şanslıysanız maymunları ve bazı yabani hayvanları yol kenarında görebilirsiniz, dediler, gördük. Kaplan görmek ise nadir olurmuş.

Taj Chia Kutir Resort & Spa, Darjeeling

Otelimize yaklaşık 3 saat sonra vardığımızda saat 16.00’ya geliyordu. Darjeeling bölgesindeki en iyi seçenek, Kurseong’daki tarihi Makaibari Çay Çiftliği’nde, içinde çay bahçeleri ve Himalaya manzaraları arasında yemyeşil, sakin ve sisler içinde bir yer. Kapalı yüzme havuzu, spa, yoga ve wellness her şey var otelde. Otelin müdürü ve yardımcısı bize hoş geldin deyip kısaca oteli tanıttı.

Hava kararmadan çevreyi kolaçan edip, manzarayı izleyip, bir şeyler atıştırıp odalarımıza çekildik, yol yorucu idi. Gece mevsime göre iyice serinleyen havadan dolayı oda klimalarımızı sıcağa ayarladık, bunu her akşam teknisyen çağırıp yaptırdık. Gece bir miktar tetebbuattan sonra muhteşem manzaraya dalıp sükunun keyfini çıkardık. Sabah sislerin içindeki çay bahçelerinden geçip tırmanacağımız Darjeeling kasabasının merakı içinde uyandık. Sabah erkenden kahvaltı salonuna geçtiğimizde bir halk müziği çalgıcısı bekliyordu bizi; bu çalgının adı Sarangi ve tek parça ağaçtan oyularak yapılırmış. Nepal’e özgü bir çalgıymış.

Darjeeling’e Himalayalar’ın eteklerinden yukarı doğru yaklaşık 2,5 saatlik acayip bir yaşam ortamını temaşa ile keyifli bir yolculuk yaptık. Bu haritalarda devlet yolu olarak işaretlenmiş NH 55 yeni NH 110 (National Highway 110) numaralı yol dar ve oldukça maceralı bir yolculuk yapıyorsunuz. Zira tek hamlede dönülemeyen virajlar, karşılıklı iki aracın yan yana geçemeyeceği dar kesitler, tarihi demiryolu ile yan yana hatta bazen üst üste, bazı evlerin bahçelerinden, bazı dükkanlara sıfır mesafede ilerleyen virajlı, dik bu yolda ilk durak Kurseong, sonra Sonada, peşinden Ghum ve sonunda Darjeeling oldu.

Yol boyunca çok ilginç kültürel yansımalar gördük. Acele acele bir yerlere giden küçük Budist rahipler, Budist tapınakları önünde poz veren gezginler, şans oyunları bayii önünde kaderini arayanlar ve çok sayıda küçük Hindistan usulü bakkal ve tabii ki atıştırmalıklar arasında bizim McVities’ler…

Bu rota oldukça eğlenceli bir rota, evler renkli, çeşitli, trafik levhaları sanırım dünyanın başka yerinde yok, mesela Don’t drink and drive, Safety is Gainful, Accident is Painful gibi kafiyeli trafik levhaları…

Bu yol aynı zamanda UNESCO korumasındaki ünlü Darjeeling Himalayan Tren yolu rotası, diğer adı Toy Train yani Oyuncak Trenin lokomotifi buharlı, yolculuk boyunca birkaç trene de rastladık. Heyecanlı ve meraktayım çünkü dönüşü antika bir buharlı trenle yapacağız.

Darjeeling’e varınca hayvanat bahçesi ilk ziyaret ettiğimiz yer oldu. Hindistan’ın en ilginç hayvanat bahçelerinden biri olduğu söyleniyor. İsmi Padmaja Naidu Himalayan Zoological Park, amaç Himalaya türlerini korumak ve üretmekmiş. Kırmızı Panda Darjeeling’in sembollerinden biri; onu ağaç dalları arasındaki yuvasında gördük, gündüzleri uyku saati imiş.

Kar Leoparı ve Bengal, Sibirya Kaplanları hayvanat bahçesinin en ünlü sakinleri, Himalaya Goralı yani dağ keçisi ile antilop karışımı, Himalaya Kurdu, Tibet Kurdu, Himalaya Kara Ayısı, Sambar Geyiği, Tibet Yaban Kedileri, Yak Öküzü gibi çok sayıda değişik hayvanlar ve birçok kuş türü…

Hayvanlar doğal yaşamlarına yakın koşullarda tutuluyorlar.

Burada gezdiğimiz diğer müze Himalaya Dağcılık Tırmanış Enstitüsü idi. Burada Everest tırmanış tarihi, 1953’te Edmund Hillary ile birlikte Everest’e ilk ayak basan dağcı Tenzing Norgay‘ın ekipmanları vardı. Noyang’ın mezarı da yine kampüs içindeydi. Kendisi 1914 yılında Nepal-Tibet sınırından doğmuş ve daha sonra Hindistan’a yerleşip, Darjeeling’de yaşamış, anmak için heykeli de müzenin önüne dikilmiş. Ayrıca Müzede Himalaya keşifleri, dağcılık tarihi, eski oksijen tüpleri ve ekipmanlar gördük. Fotoğraf çekmek yasaktı.

Bengal Natural History Museum diğer gezdiğimiz müze 1903 yılında, İngiliz Hindistan’ı döneminde kurulmuş. Amacı Doğu Himalayalar’ın flora ve faunasını bilimsel olarak belgelemek. Bu nedenle daha çok, bir doğa tarihi araştırma merkezi olarak doğmuş. Darjeeling’in çay plantasyonlarında çalışan İngiliz doğa bilimciler, ormancılar ve araştırmacılar burada koleksiyonlar oluşturmuşlar. Uzun yıllar müze, bilimsel yayınlar çıkaran Bengal Natural History Society tarafından yönetilmiş.

Müze özellikle Himalaya canlılarına odaklanıyor. 400’den fazla kuş türü, çok sayıda kuş yuvası ve yumurta koleksiyonu, kelebekler, güveler, yusufçuklar ve böcekler, balık ve sürüngen örnekleri, Himalaya memelileri koleksiyonları var. En dikkat çekici bölüm ise büyük kediler bölümü. Bulutlu leopar (Clouded Leopard), Asya altın kedisi, kırmızı panda, Himalaya uçan sincabı gibi bölgede görülmesi çok zor türlerin korunmuş örnekleri var. Fotoğraf çekmek yasaktı.

Darjeeling’de Hayvanat Bahçesi, Bengal Natural History Museum, Himalayan Mountaineering Institute üçlüsünü aynı komplekste yaklaşık 3 saatte gezdik. Hayvanat bahçesinden çıktığımızda gözüm az ilerideki mısır satıcısına takıldı. Közde mısırlarımızı ayaküstü yiyip yolumuza devam ederken işportada bir kutu içinde bizim ürünler gözüme ilişti. Bizden biri bunları görse hemen fotoğraf çekip bana atar ve yazmaz mıydı. Bu dağıtımı başaran ekibi tebrik ediyorum.

Daha sonra Darjeeling tren istasyonuna vardık. Merak içinde bineceğimiz buharlı lokomotifin çektiği treni beklemeye başladık. İngilizler Darjeeling çayını dünyaya taşıyıp kolonyal ekonomiyi güçlendirmek için Himalaya yönetim merkezlerine bu demiryolu ile ulaştırmışlar. Bu hattaki trenlerin hepsi buharlı değil ama DHR B Class Steam Locomotive, kömürle çalışan tarihi buharlı lokomotifler, 1889’dan itibaren üretilmişler; demek ki bazıları100 yılı aşkın serviste!

Neyse az ileride gördüğümüz istim gelince lokomotifimiz manevra yaparak vagonumuza akuple oldu. Vagonumuz gözleme uygun önü, arkası ve sağı, solu, tavanı büyük pencereliydi. Giyimlerimizden anlaşılacağı üzere hava biraz soğuk ve sisliydi. Kısa süre içinde makinist ve yardımcısı, kömürcü, kondüktör trene bindi, hareket ettik. Gerçekten de istim ve kömür dumanları arasından süzülerek gizemli bir yolculuğumuz başladı. Kah bir dükkanın içinden, bir evin bahçesinden kah yolu verevine kat ederek kömür kokuları içinde çuf çuf ilerlemeye başladık. Yokuşlarda lokomotif bizi çekmekte zorlandı, yavaşladı, bu arada kömürcü cehennemliğe devamlı kömür küreklerken bizim vagonda kondüktör vagonun frenlerini sıkıyordu, tren geri kaymasın diye. Bir ara buhar kazanının suyu azalınca makastan yan hatta çıkıp ikmal yaptık. Bu sahneleri Red Kit çizgi romanını okurken görmüştüm de hiç aklıma gelmezdi yaşayacağım bizzat.Daha fazla manzara görmek için izlediğimiz bu rotada tren çok kısa mesafede büyük irtifa kazanmak zorunda; onçin tren hattı daireler çizerek ilerliyor. Bir süre sonra tren daha dik bir bayırda daha da zorlanmaya başladı, meğer trenin en meşhur durağı Batasia Loop, Rüzgarlı Döngü yani döner kavşağa gelmek üzereymişiz. Batasia, Nepalce kökenli bir kelime, rüzgarlı yer manasında; işte bu istasyonda tek hatlı demiryolunda karşıdan gelen trene yol vermek mümkün oluyor.

Bu noktadan 8.586 metre yüksek Kanchenjunga, dünyanın üçüncü yüksek dağı görünüyor; ama hava sis pus içindeydi. Bu kavşağın ortasında yemyeşil parkta Hint ordusunda görev yaparken hayatını kaybeden Gorkha denen yerel askerler için yapılmış, İngiliz sömürge mühendisliğinin bir sembolü olarak da görülen bir anıt var.

Darjeeling Himalayan Demiryolunun mütevazi müzesi de burada, onu da ziyaret ettik.

Müzede eski biletler, demiryolunun inşa öyküsünü anlatan fotoğraflar var. En ilginci de bir dandi yani insan taşıma sedyesi idi ya da diğer adı ile trende bindirme aparatı. İngiliz memurlar, eşleri bu aparatla vagona taşınırmış.

Bugün Darjeeling’e gelen ziyaretçiler 19. yüzyıl atmosferini yaşamak için bu yolculuğu tercih ediyorlar. Fakat yoğun ve yorucu bir gündü. Otele döndük. Yemek sonrası otelin rahat ortamında e-postalarımızı cevaplayıp sosyal medya hesaplarımıza daldık. Çektiğimiz fotoğraflarımızı düzenledik.

Ertesi gün sabah Himalayaların sisi dağılmamışken, Makaibari çay işletmesinin elamanları neredeyse bir saat boyunca çayın tarihini ve çay çeşitlerini anlattılar. Daha sonra da tesislerini gezdik. Makaibari Darjeeling bölgesinin en ünlü çay bahçelerinden biriymiş. Makaibari Tea Estate ise bu prestijli Darjeeling çaylarının en tanınmış üreticilerinden biri. Anlattıkları öykü şöyle:

Çay’ın öyküsü Çin’de başlıyor. Yüzyıllar boyunca dünya çayı Çin’den öğreniyor, tadıyor. Ming hanedanı döneminde çay artık sadece bir içecek değil; bir sanat, bir ritüel, bir medeniyet göstergesi hâline gelmiş. Çinliler çayın nasıl yetiştirileceğini, nasıl işleneceğini, hangi yaprağın hangi mevsimde toplanacağını öngörmüşler. Ama bu bilgiyi dünyayla paylaşmamışlar zira çay ihracatı onlar için büyük bir ticari gelirmiş.

O dönemde Avrupa çayı henüz yeni keşfediyor. İlk önce Portekizliler, sonra Hollandalılar Çin limanlarından küçük miktarlarda çay getirmeye başlıyorlar. Ardından East India Company sahneye çıkıyor. Çaya aşık bir İngiliz aristokrasisi var. Londra’da çay içmek bir statü göstergesi. Ama çay sadece Çin’de yetişiyor! Çin üretim sırrını paylaşmıyor, çay bitkisini dışarı çıkarmıyor. İngilizlerden, aldıkları çay karşılığında sadece gümüş kabul ediyor. İngiltere her yıl tonlarca gümüşü Çin’e gönderirken, çay yetiştirmesi gerektiğini düşünüyor.

Hindistan çayının hikâyesi böyle başlamış. 1820’lerde İskoç maceracı Robert Bruce Assam ormanlarında dolaşırken Singpho halkının yabani çay yaprakları kullandığını fark ediyor. Bu çay yapraklarını alıyor, kurutuyor ve sabahları içiyor. Bu sayede İngilizler ilk kez Çin dışında da gerçek çay yetişebileceğini öğreniyorlar. Ama Assam’daki bitki farklıydı; Çin çayı küçük yapraklı ve zarif, Assam’daki çay ise iri yapraklı, güçlü, yabaniydi. Botanikçiler inceledi; aynı aileydi ama farklı bir çeşit. Demek ki İngiliz aristokrasisinin sevdiği Çin çayını Hindistan’da üretmek ve Çin’in çay monopolünü kırmak mümkündü.

Bundan sonrası casusluk, 1840’larda İngiliz botanikçiler çay fidelerini kaçırmak ve üretim sırlarını öğrenmeleri için gizlice Çin’e gönderiliyor. Dağ köylerinde gizlice tohum topluyorlar. Binlerce fideyi Hindistan’a taşıyorlar. Çay için iklimi en uygun yer olarak Çin’in Fujian ve Yunnan bölgeleri ile aynı iklimde olan Darjeeling’i belirliyorlar. Plantasyonlar kuruluyor. Birazdan gezeceğimiz Makaibari Tea Estate de böylece kurulmuş. 1859’dan itibaren Makaibari İngiliz çay rüyasının Himalayalardaki sembollerinden ve prestijli markalarından birine dönüşüyor.

Bize özel hazırlanan çay tadımına signature çayları olan Silver Tips Imperial ile başladık. Özellikle Makaibari Tea Estate ile özdeşleşen kült premium çaylarından biriymiş. Bu çayı özel yapan şey normal siyah çay gibi olgun yapraklardan değil sabah erkenden güneşin ilk ışıklarında toplanan genç tomurcuklardan yapılması. Sabah güneşinde parlayan gümüş renkli minik yapraklar yüzünden adına Gümüş Uçlar deniyor. Bu yapraklar çok az işleniyor ve hafif fırınlanıyor. Naturel aroması korunan, tadında daha çok çiçek, bal, hafif kayısı, üzüm kabuğu, bazen kavunumsu ve çok hafif odunsu notalar hissedilen, açık renkli bu çay Kraliçe’nin misafirlerine sunulmak için Buckingham Palace’a gönderilirmiş.

Kral Charles’ın tahta çıkış törenine gelen misafirlere verdiği hediye paketlerinde çay olmasını istediği için İngiliz Konsolosluğu Makaibari’yi arıyor. Ancak Silver Tips sadece her sene belli bir mevsimde hasat edildiği için Kral Charles’ın taç giyme törenine özel bir karışım yapıyorlar adını da coronation yani taç giymek koyuyorlar. Sanırım İngiliz Kraliyet ailesinin özel günlerinde, bu defa taç giyme töreni için McVities olarak yaptığımız pastalar bu çayla çok iyi gidiyor.

Daha sonra tattığımız Bai Mudan yani dünyada daha çok bilinen adıyla “White Peony Tea”, beyaz çayların en zarif ama en ulaşılabilir çeşitlerinden biri sayılıyormuş. Silver Tips gibi sadece tomurcuktan yapılmıyor. Genelde bir genç tomurcuk, yanında 2 taze yaprak birlikte toplanıyor. Kökeni çoğunlukla Çin’in Fujian bölgesi. White Peony genelde çiçeksi, hafif balımsı, taze otumsu, bazen kavun veya armutumsu, çok hafif fındıksı notalar taşıyor. Ama sert değil; benim gibi Türk siyah çayına alışkın olanlar için çok hafif.

Springtime Bloom ise kış uykusundan yeni uyanan çay filizlerinin ilk hasadı First Flush olarak da anılıyor. Yudumladığınızda damağınıza önce taze bir şeftali aroması, ardından hafif çiçeksi ve meyvemsi notalar geliyor. Summer Solstice Muscatel, mayıs sonu ve haziran aylarında Muson yağmurları öncesi toplanan ikinci hasat, Second Flush bardağındaki kehribar ve bakır rengiyle zaten kendini belli ediyor. Kendine has olgun üzüm kokusu ve meşhur misket üzümü (muscatel) aromasıyla çok daha dengeli ve damakta kalıcı bir iz bırakıyor.

Smoky Mountain (Roasted) Darjeeling yapraklarının özenle kavrulmasıyla elde ediliyor. Paketi açtığınızda burnunuza gelen o odunsu, hafif tütsülü koku size dağ başındaki bir kamp ateşinin sıcaklığını hissettirecek, deniyor.

Benim gibi klasikten vazgeçemeyenler için hazırlanmış olan bergamotun o canlandırıcı, narenciye ferahlığıyla harmanlanmış Earl Grey ve bildiğimiz dolgun, geleneksel siyah çay lezzetinin global temsilcisi English Breakfastile bitiriyoruz. Afrika’nın aromatik gül yapraklarıyla harmanlanmış bitki çayı African Rose, kafeinsiz, içinizi ısıtacak limon ve zencefil bitki çayı Lemon Ginger Herbal da tadına baktıklarımızdan. Doğadaki tüm bu nimetleri bir masa etrafında tatmak gerçekten benzersiz bir deneyim.

Dünyada diğer kategorilerde olduğu gibi çay işinde de bir sürdürülebilirlik baskısı var. Makaibari’yi dünyadaki diğer tüm çay bahçelerinden ayıran en büyüleyici sırrı çay plantasyonu değil; sınırları bilinçli olarak belirlenmiş, yaşayan ve nefes alan devasa bir yağmur ormanı ekosistem olmasıdır. Bunu ısrarla vurguluyorlar. Makaibari’nin toplam arazisinin yalnızca %30’unda çay yetiştiriliyor; geri kalan %70’lik kısım ise tamamen el değmemiş, balta girmemiş vahşi orman olarak korunuyor.

Himalaya bahçelerinde Sibirya Kaplanları ve Leoparların bir arada yaşadığını söylüyorlar. Makaibari geceleri büyük kedilerin ve panterlerin avlandığı, özgürce gezindiği bir koridor, diyorlar. Çay toplayıcı kadınlar sabah sisinde yaprakları toplarken, hemen yanlarındaki ağaçlarda guguk kuşları ötüyor, patikadan geyikler geçiyor.

Ben malumunuz iyi bir çay ve kahve tüketicisiyim. Devletler sülalesinden dedem Hacı İslam Efendi, Fatih Medresesinden mezun hoca efendi idi. Rahmetliyi çağırır, ikram ederlerdi ve sorunca ne içersiniz diye: Ben çay içerim, kahveden sonra dermiş. Yani derim ki çayı doldur doldur iç ama hele önce bir kahve içiniz.

Yorumlara Git

Yunanistan'da virüs alarmı! Vakalar gitgide artıyor: Tehlike Türkiye'ye dayandı

Zorla forma çıkarttırma rezilliği sonrası Gençlik ve Spor Bakanlığı da devreye girdi Bakan Bak'tan çok sert tepki

Kolombiya'nın eski lideri: Kolombiya halkı Golan Tepeleri’nin İsrail’e ait olduğunu kabul etmiyor!

Siyonist işgalcilerden alçak provokasyon! Fanatik Yahudiler polis korumasında Mescid-i Aksa'ya girdi

Lübnan'da İsrail terörü: Ateşkese rağmen 6 ayda 4 bin 346 ölü!