AKİT MENÜ

Aktüel

Fakirin Zenginliği, Zenginin Fakirliği! (6)

Hukukçu yazar Av. Ömer Faruk Uysal 'Fakirin Zenginliği, Zenginin Fakirliği! (6)' başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Haber Merkezi

İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı; 

Başlık tutarsız, çelişkili ve hatalı görünüyor. Ki, ilk bakışta doğrudur. Ancak dikkatli ve farklı açılardan bakıldığında, fakirlerin bazı zenginliklere, zenginlerin ise bazı fakirliklere sahip olduklarını anlarız. Hatta zengin ile fakirin eşit olabildiği, bazen de fakirin öne geçtiği durumlar dahi mevcut.

Öncelikle fakirlik ve zenginlik objektif, mutlak değil; izafi, değişken bir şey. MÜSİAD mensupları çoğumuza göre çok zengindirler ama, TÜSİAD üyeleri yanında fakir kalırlar. Koçlar Türkiyenin en zenginidir ama ABD, Avrupa zenginlerine nazaran fakir kalırlar. Dünün zenginleri bugün fakir, bugünün fakirleri yarın zengin olabilirler. İpar ailesi çok büyük bir serveti tamamen kaybettiler. Bir çok benzeri mevcuttur. Zenginler ve fakirler ezelden beri öyle değiller. Ebediyen de öyle kalmazlar. Vehbi Koç, o zamanki Ankara kırsalında küçük bir bakkal olarak başlamış. Hacı Ömer Sabancı, 1925'te Kayseri'den yaya olarak Adana'ya gelmiş ve pamuk tarlalarında pamuk işçisi olarak işe başlamıştır. 50 yıl önceki Avrupa ve ABD zenginliği gittikçe eriyor. Ama 50 yıl önceki ilkel tarım toplumu Çin, ABD ve Avrupayı fena korkutuyor. 2030 yılında ABD ekonomisini geçecek. Bu gidişle 2050 yılında, ABD ve tüm Avrupayı toplasan bir ÇHC etmeyecek!

 

"Külfet nimete ve nimet külfete göredir." (Mecelle 87. md.) Yani her nimetin bir külfeti, her külfetin de bir nimeti vardır. Bu bir hukuk ve adalet kuralı (mütekabiliyet) olduğu kadar, bir fıtrat ve tabiat kanunudur da! Fil büyük ve güçlüdür ama hantaldır. Serçe küçük ve zayıftır ama çeviktir, göklerde uçar. ABD ordusu çok büyük ve güçlüdür ama küçük, zayıf Vietnam, Afganistan gerillalarına yenilir, İran'da tökezler, aşırı masraflıdır vs. Son tahlilde servet de bir nimettir. Külfetleri kabaca şöyledir; Bu serveti çok dikkatle yönetmek, korumak ve hakkında endişeli olmak sonuçları var. Bu bir yorgunluk, kendine pek vakit ayıramama, kısıtlı tatil, tatilde de kaygılanma vs. külfetlerine yol açar. Bu sebeple büyük, çok kar eden bazı Batılı markaların üçüncü nesilleri, bu külfetlerden kaçar ve markalar yaban ellere satılır. Servet İnsanların kıskançlığına ve nazar sıkıntısına sebebiyet verir. En meşru kazanılanları için dahi, "çok mal haramsız olmaz" su-i zannınına maruz kalır.

Bediüzzaman İktisat Risalesinde; " Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, en fakir adama en zengin adam gibi ve gedaya, yani fakire, padişah gibi lezzet-i nimetini ihsas ettiriyor. Evet bir fakirin kuru bir parça siyah ekmekten açlık ve iktisat vasıtasıyla aldığı lezzet, bir padişahın ve bir zenginin israftan gelen usanç ve iştahsızlıkla yediği en ala baklavadan aldığı lezzetten daha ziyade lezzetlidir." diyor. (19. Lem'a) İktisat biliminde hedonik adaptasyonu yani, nimetin alışkanlıkla sıradanlaşması ve açlık ve iktisat vasıtasıyla da, ucuz ve basit bir nimetin lezzetle kıymet bulmasını açıklıyor. Kara kuru bir ekmekten lezzet almak bir nevi zevk zenginliği, buna mukabil; en ala baklavadan lezzet alamamak da bir fakirlik değil midir?

 

Nursi izahlarına, "İktisat ve kanaate, israf ve tebzire dairdir" diye başlıyor. Ve izahlarını şu ayet ve hadislere dayandırıyor: "Yiyin için, fakat israf etmeyin." "İktisat eden ailece maişet zahmet ve meşakkatini çok çekmez." (Hadis) "Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allahtır." "Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah'a ait olmasın." "Kanaat tükenmez bir hazinedir." (Hadis) "Kanaat eden aziz olur, tamah eden zillete düşer." (Hadis) İmam-ı azam'dan naklen; " Hayırda ve ihsanda _ fakat müstehak olanlara _ israf olmadığı gibi, israfta da hiçbir hayır yoktur." Ve bir kelam-ı kibar; "Hırs hasaret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir." "Zenginlik mal çokluğundan değildir, asıl zenginlik gönül tokluğundadır. (Hadis-i şerif) Günümüz insanı bunu kabul etmiyor, yoksulluğu da hiç bitmiyor, bitmeyecek! En rasyonalist talep şu; "Bana akıl verme para ver" Piyango, miras gibi ani servet sahibi olanlar bundan fayda görmediler. Cinayet işlediler, intihar ettiler, serveti çarçur edip, yoksulluğa düştüler, mutsuz oldular!

İktisatçı yazar Sami Uslu; Gerek, "İktisat Risalesi Üzerine Güncel Bir Yorum" kitabında, gerekse Köprü Dergisi 107. sayısında; İktisat risalesinin, "bir ekonomi teorisi", "kurgu", "tasarı", "öğreti", "model" olduğunu iddia ediyor. "Homo economicus" karşılığı olarakta, "Risale İnsanı" tabirini kullanıyor. İktisat Profesörü merhum Sebahattin Zaim ise; "Müslüman adam" tabirini kullanıyor. Sami Uslu, daha da ileri giderek, "Kutsal iktisat bilimi"nden söz ediyor. Bu yaklaşımların zorlama olduğu kanaatindeyiz.

 

Said Nursi, Merkantilistler, Fizyokratlar, A. Smith, Marks, Keynes ve Friedman gibi bir ekonomi teorisi, kurgusu, öğretisi, peşinde değil. Yazdıklarına hatta yaşadıklarına bakılırsa, israfa karşı tutumluluğun, iktisat etmenin önemini vurguluyor. Teoriden çok pratikten söz ediyor. Çok önemli şeyler söyleyip, ilkelerden bahsediyor. Ancak bu izahlar daha çok, kişisel olarak mümin bir insana hitap ediyor. Yoksa hükümetler ve ekonomi yönetimlerine teknik öneriler sunmuyor. Bilhassa birey olarak insana hitap etmek bir Kur'an üslubu ve tercihidir. Tabiki de bunların toplumsal, kamusal ve siyasi tezahür ve sonuçları da olacaktır. Nursi'de Kur'ana iktidaen bunu yapıyor. İsraf, öncelikle kişisel ve ailesel bir meseledir. Elbette ekonomi yönetimleri ve hükümetler de buna riayet etmelidir. İsraf daimi bir fakirlik, bolluk berekette ve ekonomik göstergelerin çok iyi olduğu zamanlarda da hırs, yoksulluk ve yoksunluk hissetmektir!

Zenginin fakirliği ve fakirin zenginliğine devam edersek. İnsan ne kadar zenginde olsa, en sevdiği, çok leziz yiyeceklerden çok çok yeme imkanı da olsa, fakirlerde olduğu gibi tek bir mideye ve iştaha sahiptir. Fakirin üç, dört katı yiyemez. Dahası yememelidir. Obez olur, hasta olur. Fakirin açlık ve iktisat ile kuru ekmekten aldığı lezzeti usançla en ala baklavadan alamaz! Nursi benzer kavram ve ilkelerden bahsetse de, "iktisatsız iktisat ilmi" tuzağına düşmüyor. İsraf ile cimrilik arasındaki mutedil orta yolu öneriyor ve kendisi yaşıyor. İktisat ilmi bakımından tam bir minimalisttir. Gerçekten de sağlam bir iktisada çağırıyor. Tüketim çılgınlığı, israf ve hüsran'a karşı uyarıyor.

 

İnsanının gardroplar dolusu, elbise ve ayakkabıları olsa da, fakir gibi bir bedeni ve iki ayağı olduğundan, iki ceket, dört ayakkabı giyemez. Klasik, spor, suv, jeep, marka marka arabaları olsa da, o gün ancak birisine binebilir. On tane evi olsa bir evinde geceleyecek, evin on odası olsa sadece bir odada yatacaktır. Tek bir yatakta yatacaktır. Fakir de, tek bir oda'da ve tek bir yatakta yatar. Uyuyunca fakir - zengin farkı da kalmaz. Zenginlik rüyası gören fakir mutlu, bir musibet ve fakirlik rüyası gören zengin ise mutsuz olabilir. Çok evi ve çok odası olan dahi, mekansal bir ünsiyet arar ve birini seçer, seçmek zorundadır. Her evinde ve yüzlerce odasında aynı anda kalamaz, uyuyamaz. Fakir ucuz bir araba yoksunudur, zengin özel bir uçağın yoksulu. Fakir küçük bir evin, zengin boğazda görkemli bir yalının yoksunu. Yoksulluk kolay bitmiyor işte.

Bütün bunlara çok çarpıcı ve cuk oturan bir örnek, Fransa Kraliçesi Marie Antoniette'dir. Kraliyet, Paristeki görkemli Lovre sarayını terkederek, Paris taşrasında 2300 odalı dünyanın en büyük ve muhteşem sarayını yaptırdı. Büyük fakat tek bir yatak odasında yatardı. Odanın büyüklüğü büyük bir meydanda yatma kötü hissi uyandırdığından, yatağın etrafına bir odadan farksız cibinlik gibi bir aparat yapılmıştı. Büyük oda içinde küçük oda. Yani, çok büyük bir yatak odası ortasında, küçük, karanlık bir kuytu, sığınak. İnsan bir kuytuda uyumak ister bir meydanda değil. Ama kraliçe odası da, fakir odaları gibi küçük olamaz ya! Kraliçe değil 2300 oda'da yaşamak, muhtemelen yarısını da görmüş değildir. Bu muhteşem sarayın bir tane bile tuvalet ve banyosu yoktu. Yıkanmazlar, abdest bozumunu ise ortalığa yaparlardı. Yıkanırken hastalık kapacaklarına inanırlardı. Soylu dediğin de canı nereye isterse s.çan adam demekti. Dünyalar güzeli sarayın çok ağır ve pis bir kokusu vardı. Bu sebeble parfüm ve esanslar geliştirdiler. Sarayın devasa avluları da koktuğundan, devasa avlulara portakal ağaçları ve kokulu çiçekler dikilmişti. Taharetsiz bir medeniyet, aşırı bir zenginlik, israf!

 

Petit Hameau de la Reine (Kraliçenin Küçük Köyü) Versailles Sarayı'nın büyük bahçelerinde, M. Antoinette için1785 yılında tamamlanan rustik tarzda kırsal bir inziva köyüdür. Saray hayatının katı kurallarından, sun'ilikten kaçmak isteyen kraliçe için tasarlanan bu alan göl kenarında masalsı köy evleri, bir çiftlik ve değirmen içeren simüle edilmiş bir köy hayatı sunar. Kraliçe Avusturya kralının da kızıdır. Saray hayatından çok sıkılmış, sade, doğal bir hayat sürdürmek istemiştir. Mütevazi köy evinin bahçesine, tavuklar, koyunlar, ördekler ve keçiler de konmuştur. Rustik, pastoral, masalsıdır. Muhteşem sarayda değil de, mütevazi bir köyde geçen bir masal! Rustik; doğal, sade, eskitilmiş dokularla sıcak bir atmosfer, kırsal ve köylü demektir. Pastoral ise; kır yaşamını, tabiatı, çobanların sade ve huzurlu hayatını idealize etmektir. Kraliyet önce, ışıltılı Paris ve görkemli Louvre sarayından Paris kırsalına, muazzam Versailles Sarayına çekiliyor. Kraliçe ise sarayın 1/2 kilometre uzağında bir küçük köy ve şirin bir köy evi yaptırıp burada yaşıyor. Fakir köylülerin, garip çobanların hayatına özeniyor. Fakirler, çobanlar da muhteşem saray'a heves ederler! Zengin ve fakir, sahip olduklarından memnuniyetsizlikte eşitleniyor! Fakat saray protokollerini, yapmacıklarını ve sun'iliğini, köylü çoban da tecrübe etse, köyünü, kırsalı, tabiatı tercih eder. "Azıcık aşım ağrısız başım" derdi. Fakirlik hoş değilde, çok zenginliğin de nahoşluğu bir gerçek. Kral 16. Lui'de ana saraydan uzak bir Le Petit Trianon köşkünde ara sıra kafa dinliyor, görkemli fakat yapmacık, zorlama saraydan uzaklaşıyordu.

Zenginlik uzun, fakirlik ise kısa yaşatır diye de bir kural yok. Kaza, suikast, savaş, hastalık sebebiyle zengin erken ölebilir, köylerde, yaylalarda, bol oksijen, doğal ve az yiyerek fakir uzun yaşayabilir. Ölüm ise ikisini tam eşitler. Toprağın altında ne fakirlik yoksunluğu ne de zenginlik serveti vardır. Kabir çukuru kimin için cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur olur bilinmez. Şurası muhakkak ki, fakirin malı olmadığından hesabı kolay, zenginin serveti sebebiyle hesabı zordur! Zengine çok daha fazla şükür terettüp eder. Zira, şükredilecekleri çok fazladır.

 

Bediüzzaman; "Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir." diyor. Lezzetli bir anın bitmesinin üzüntü vermesi (elem), buna karşılık acı, hastalık, fakirlik, veya sıkıntının sona ermesinin huzur ve sevinç (lezzet) vermesini ifade eder. Fakir, yoksun, burada da avantajlı oluyor. Lezzet bittiği için üzülmüyor da, dert bittiği için seviniyor! "Tatlı tatlı yemenin acı acı geğirmesi", hazımsızlığı, gaz çıkarması, zenginin sorunu, fakirin değil.

Yoksul krallar, zengin işçiler; geçmişteki kralların,imparatorların, asansör, klima, kalorifer, televizyon, cep telefonu, bilgisayar, buzdolabı, otomobilleri vs. yoktu. Bugünkü işçilerin (proleteryanın) da var. Bugünkü küçük esnaf (işçi) geçmişin imparatorlarından zengin. Peki bu zenginliğin farkındamıyız? Tadını çıkarıp şükrünü eda edebiliyor muyuz? Yoksa "millet aç aç" deyip duruyor muyuz? Türkiye turizmden büyük gelirler elde eden çok önemli bir turizm ülkesi. Bizim turizm harcamalarımız, yabancı turist harcamalarının iki katına çıkmış. 15 yıl önce cruise turuna çıkmıştık, tur arkadaşlarımız, memur, öğretmen ve emeklilerden oluşuyordu. 25 yıl önce uçağa binenler tektüktü, şimdi binmeyen kalmadı. Ama "açız da açız, geçinemiyoruz!" Şurası kesin; hiçbir hükümet bu millete, "durumumuz düzeldi çok şükür, öncesinden iyiyiz, ücretsiz sağlık hizmetleri de çok iyi dedirttiremez! Zira insanoğlunun isteklerinin sonu yoktur. Gözü hep daha yükseğindedir. Fıtrat, psikoloji ve sosyoloji öyle diyor!

 

Fakir zenginliği ve zengin fakirliğinin tılsımlı bir çözümü şu olabilir mi? Beklentini azalt, zenginleş, beklentini artırarak elinde olmayanın yoksunluğunu çekme! Umma ki kırılmayasın! Umma ki, hüsrana uğramayasın! Hiç olmazsa kedi gibi ol, yetişemediğin ciğere pis de. Daima ahlayıp vahlanma, sevmiyorum, istemiyorum de, unut. Beklentilerden oluşan torbandan çıkar bunları. Yoksa hep yoksun kalacaksın!

 

Yorumlara Git

Süleymancılar cemaatinin Kuriş ayağı! Vatandaşlara “helal” diye bakın ne yedirmiş?

Ankara'da göçük meydana geldi

İdris Naim Şahin’den çakarlı VIP araç skandalına açıklama!

İşgalcilerin “hırsızlığı” sınır tanımıyor!

AK Parti'den o isme sert tepki!