Gündem
Kavala’cı AİHM, adalet değil fitne peşinde
Daha önce Refah Partisi’nin kapatılmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) aykırılık ve ihlal teşkil etmediğine hükmeden, Erdoğan’ın şiir okuduğu için aldığı hapis cezasına ilişkin başvuruyu 4 yıl boyunca işleme koymayan, 1998’de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrenci iken okula başörtülü olarak alınmayan Leyla Şahin davasında yasağı insan haklarına uygun bulan, cuntacı mağduru eski yazarımız Abdurrahman Dilipak’la ilgili başvuruları yıllarca sonuçlandırmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), konu Türkiye’nin aleyhine olduğunda terazisi yine bozuk attı.
Sebahattin Ayan İstanbul
50’den fazla kişinin hayatını kaybettiği 6-8 Ekim olayları başta olmak üzere suç işlemeye alenen tahrik, silahlı terör örgütüne üye olmak, halkı kanunlara uymamaya tahrik etmek, terör örgütü propagandası yapmak, suçu ve suçluyu övmek gibi suçlardan tutuklu bulunan Selahattin Demirtaş başta olmak üzere İstanbul’u ahtapot gibi saran yolsuzluk çetesinin başı Ekrem İmamoğlu için iktidara skandal sorular yönelten AİHM, Türkiye’yi kaosa sürükleme projesi olan Gezi kalkışmasının ana aktörlerinden Osman Kavala’nın tutukluluk haliyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin birçok maddesinin ihlal edildiği yönünde skandal bir karar verdi. Kavala’nın en kısa sürede serbest bırakılması ile 70 bin euro manevi tazminata hükmeden mahkemeye tipki yağdı.
İtirazımız çifte standarda
AK Parti Afyonkarahisar Milletvekili ve TBMM Başkanlık Divanı Üyesi Av. İbrahim Yurdunuseven, şunları söyledi: “AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni bütün ülkeler bakımından aynı hassasiyetle mi uygulamaktadır, yoksa Türkiye söz konusu olduğunda farklı bir ölçü mü kullanmaktadır? Türkiye’nin terörle, darbe girişimleriyle, sokak olaylarıyla ve demokratik düzeni hedef alan eylemlerle mücadelesi değerlendirilirken, Türkiye’nin kendi güvenlik ve hukuk gerçekliği neden çoğu zaman göz ardı edilmektedir? Türk yargısının verdiği her kararın uluslararası bir mahkeme tarafından yeniden tartışmaya açılması, Türkiye’nin egemenlik alanına ve hukuk sistemine yönelik ciddi bir müdahale tartışmasını da beraberinde getirmektedir. Bizim itirazımız hukuka değil; çifte standarda, seçici hassasiyete ve Türkiye söz konusu olduğunda ortaya çıkan ölçüsüz yaklaşımadır. Hiç kimsenin hukukun üzerinde olmadığı gibi, hiçbir uluslararası kurum da Türkiye’nin milli iradesinin ve egemenlik haklarının üzerinde değildir. AİHM’in Türkiye kararlarında gerçekten evrensel hukuk ilkelerini mi esas aldığı, yoksa siyasi saiklerin gölgesinde mi hareket ettiği sorusu yüksek sesle sorulmalı. Türkiye’ye hukuk dersi vermeye çalışanlar, önce kendi kararlarındaki tutarlılığı ve adalet terazisinin hassasiyetini sorgulamalıdır.”
BU YENİ BİR ŞEY DEĞİL
Av. Dr. Candaş Gürol da şunları dile getirdi: “Bu yeni bir olay değil. Çok eskiden beri olan bir mesele. Dolayısıyla yaşananlar şaşırtıcı değil. Yarın bir gün sözde Ermeni soykırımı iddiaları üzerinden toprak, tazminat veya tanıma gibi konular gündeme geldiğinde Türkiye ne yapacak? sorusu şimdiden tartışılmalı. Türkiye’nin ekonomik, askerî ve jeopolitik kapasitesi geçmişe kıyasla önemli ölçüde değişti. Bu nedenle Avrupa Konseyi ve AİHM sistemi içerisindeki konumu yeniden değerlendirebilecek bir noktaya geldi. Türkiye artık ekonomik gücüyle, askerî gücüyle ve jeopolitik gücüyle Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tarafı olup olmamayı tartışır hale gelmiştir. Mesele artık açık biçimde ortaya konulmalı. Türkiye bu sistemin içinde kalacaksa, altına imza attığı kurallara uymalıdır. Eğer bu kuralların Türkiye’nin millî çıkarlarıyla bağdaşmadığı düşünülüyorsa, o zaman sistemin içinde kalıp kalmama meselesi demokratik biçimde tartışılmalıdır.”