Okur Postası
12 Eylül’ün Gölgesinden Milletin Anayasasına
Türkiye’nin demokrasi tarihi, aynı zamanda darbelerle ve vesayet anlayışıyla mücadelenin tarihidir. Her darbe, devletin ya da toplumsal düzenin ilacı değil, aksine derin bir yarasıdır.
Demokratlar Platformu
Genel Sekreteri Av. Yurdal Kılıçer
Sivil siyasetin alanını daraltan askerî ve bürokratik müdahaleler, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde derin izler bıraktı. 27 Mayıs’tan 12 Mart’a, 12 Eylül’den 28 Şubat’a, 27 Nisan’dan 15 Temmuz’a uzanan süreç, millet iradesi ile vesayet anlayışı arasındaki mücadelenin farklı dönemlerdeki görünümleriydi.
12 Eylül 1980, Türkiye’nin yalnızca bir sabahını değil, uzun yıllarını da değiştirdi. O sabah yönetime el koyan askerî komuta, müdahaleyi “kardeş kavgasını bitirmek” ve “devleti yeniden işler hâle getirmek” gerekçeleriyle savundu. Elbette 1970’lerin sonundaki şiddet, siyasi cinayetler, ekonomik darboğaz ve yönetim krizi inkâr edilemezdi. Ancak bir ülkede düzen bozuldu diye hukuku askıya almak, düzeni yeniden kurmak değil, devletin meşruiyet zeminini aşındırmaktır.
Darbeciler, müdahalelerini geçici bir tedbir olarak sundular. Seçimlere kimlerin katılabileceğine bile kendilerinin karar verdiği 1983 seçimlerinin yapılmasına izin verdiler. Fakat 1982’de yürürlüğe konulan darbe ürünü Anayasa ile geçici olmayan, kalıcı bir siyasi ve hukuki miras bıraktılar.
12 Eylül Darbesi’yle Meclis kapatıldı, siyasi partiler tasfiye edildi, sendikalar ve dernekler susturuldu, binlerce insan gözaltına alındı. Toplumun geniş kesimleri korku ve itaate zorlandı. Türkiye’nin hafızasına kazınan mesele, yalnızca 12 Eylül sabahı tankların sokağa çıkması değildir. Asıl mesele, tanklar çekildikten sonra da darbe anlayışının kanunlarda, kurumlarda ve devlet-toplum ilişkisinde yaşamaya devam etmesidir.
12 Eylül’e giden yolu değerlendirirken iki kolaycı yaklaşımdan uzak durmak gerekir. Birincisi, 1980 öncesindeki şiddeti ve siyasi istikrarsızlığı yok saymaktır. İkincisi ise bu karmaşayı askerî müdahaleyi haklı çıkaran bir mazerete dönüştürmektir. Çünkü “kardeş kavgası” gerekçesi hukuksuzluğu meşru kılmaz.
Darbeci Kenan Evren’in “Darbe şartlarının olgunlaşmasını bekledik.” sözü bu açıdan dikkat çekicidir. Bu söz, darbe öncesindeki anarşi, kaos ve kargaşaya karşı zamanında etkili önlemler alınmadığını düşündürmektedir. Oysa devletin görevi, vatandaşın can güvenliğini sağlamak ve suç işleyenleri hukuk içinde yargılamaktır. Devlet, bütün bir toplumu şüpheli, bütün bir siyaseti de tehlikeli ilan etmemelidir.
Yıllar sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin darbe ve muhtıraları araştırmak üzere kurduğu komisyon, 12 Eylül dönemini çok sayıda tanıklık ve belge üzerinden inceledi. Komisyonun 12 Eylül Alt Komisyonu kapsamında dönemin siyasi aktörleri, askerî yetkilileri, gazetecileri, hukukçuları ve mağdurları dinlendi. Bu kayıtlar, dönemin yalnızca “bir sağdan, bir soldan vatandaşları asarak asayişin sağlandığı” bir dönem olmadığını ortaya koydu. Toplumsal, kültürel ve siyasi hayatın bütünüyle denetim altına alındığını gösterdi.
Darbe yönetimleri genellikle “Başka çare kalmamıştı.” diyerek kendilerini haklı ve meşru göstermeye çalışır. Oysa hukuk devletinin asıl sınavı, seçeneklerin azaldığı kriz dönemlerinde verilir. “Çare kalmadı” diyenler, çoğu zaman hukuku ilk feda edilecek alan olarak görür.
12 Eylül sonrasında gözaltılar, işkence, kötü muamele, uzun tutukluluklar, siyasi yasaklar ve idamlar toplumun gündelik hayatını belirledi. Yüz binlerce kişi gözaltına alındı, çok sayıda insan işkence gördü, binlerce kişi siyasi gerekçelerle yargılandı ve toplumun geniş bir bölümü fişlendi. Bunların her biri, tek başına bir insan hikâyesidir. Aileler parçalandı, gençler eğitimden ve mesleklerinden koparıldı, anne babalar yıllarca cezaevi kapılarında bekledi. Darbeciler, böylece bir nesli susturan bir baskı düzeni kurdu.
Rakamlar elbette önemlidir. Fakat rakamların arkasındaki insanı görünmez hâle getirmemek gerekir. 12 Eylül mağdurları yalnızca belli bir ideolojik kesimden ibaret değildi. Solcular, ülkücüler, sendikacılar, gazeteciler, öğrenciler, kürtler, dindarlar ve herhangi bir örgütle ilgisi bulunmayan sıradan yurttaşlar da bu baskı düzeninin farklı biçimlerine maruz kaldı. Darbe yönetimi toplumu bir bütün olarak siyasetsizleştirmeye çalışırken farklı kimlikleri aynı korku ikliminde buluşturdu.
Bu nedenle 12 Eylül’ü yalnızca “şu kesime yapılan zulüm” şeklinde anlatmak eksik kalır. Darbe, toplumun tamamına yönelmiş bir vesayet projesiydi. Bir kesimin acısını diğerinin acısıyla yarıştırmak, yaşananları ve hakikati küçültür. Türkiye’nin ihtiyacı, mağduriyetleri birbirine karşı kullanmak değil, her mağduriyetin hakkını teslim etmektir.
12 Eylül’ün asıl kalıcı etkisi, kendi siyasi tasarımını başta 1982 Anayasası olmak üzere hukuk metinleri ve kurumlar aracılığıyla yerleştirmesiydi. 1982 Anayasası, temel hak ve özgürlükleri genişletmekten çok devleti topluma karşı koruyan bir anlayış üzerine kuruldu. Yürütmenin ve güvenlik bürokrasisinin ağırlığı arttı, siyasi alan daraltıldı. Vatandaşın devlete karşı hakları, devletin vatandaş üzerindeki yetkileri kadar güçlü güvenceye alınmadı.
Anayasa’da yer alan ve daha sonra kaldırılan geçici 15. madde ise dönemin yöneticileri ile Millî Güvenlik Konseyi döneminde görev yapanlar hakkında yargısal sorumluluk tartışmasının uzun süre önünü kesti. Bir hukuk metninin iktidar sahiplerine hesap vermeme imkânı tanıması, hukuk devletinin ruhuna aykırıdır.
12 Eylül’ü muhafazakâr bir pencereden okumak, darbenin dinî ve ahlaki hayat üzerindeki etkilerini de görmek demektir. Darbe yönetimi bir yandan siyasi İslam’ı ve bağımsız toplumsal örgütlenmeleri denetim altına alırken, diğer yandan dini toplumsal mühendisliğin bir aracı olarak kullanmaktan çekinmedi. Bu yaklaşımın, ABD’nin Yeşil Kuşak projesiyle de bağlantılı olduğu yönünde değerlendirmeler yapıldı. Devlet, dindar toplumu özgür bir özne olarak kabul etmek yerine, gerektiğinde yönlendirilecek bir kitle olarak gördü.
Dindarlık toplumsal hayatta görünür kalırken dindarların bağımsız siyasi ve fikrî iradesi sınırlandırıldı. İmam hatipler, din eğitimi, başörtüsü, cemaatler ve sivil toplum meseleleri sonraki yıllarda hep bu vesayetçi çerçevenin gölgesinde tartışıldı. Muhafazakârların 12 Eylül’den çıkaracağı ders, devletin dindarlara zaman zaman alan açması değil, hiçbir iktidarın inanç alanını kendi denetim aracına dönüştürmemesi gerektiğidir.
12 Eylül’ün yıl dönümleri yalnızca geçmişteki acıları anma günleri değildir. Aynı zamanda bugünün siyasetçilerine ve hukukçularına verilmiş bir uyarıdır. “Devlet zor durumda”, “sokaklar karışık” veya “milletin güvenliği tehlikede” denilerek temel hakların askıya alınması, her dönemde aynı tehlikeyi doğurur. Güvenlik ile özgürlük arasında zorunlu bir düşmanlık kurmak, darbeci zihniyetin en kullanışlı propagandalarından biridir.
Demokratik devlet, kriz anında daha az hukuk değil, daha çok hukuk üretmelidir. Suç işleyeni cezalandırır ancak kendisiyle aynı fikirde olmayan herkesi suçlu ilan etmez. Devletin gücü, vatandaşı susturmasından değil, vatandaşın hakkını korurken kamu düzenini sağlayabilmesinden gelir.
12 Eylül’ü gerçekten geride bırakmak için darbe zihniyetinin kurumlarda, dilde ve siyasi kültürde bıraktığı izleri de temizlemek gerekir. Darbelerle hesaplaşmak yalnızca darbecilerin isimlerini anmak değildir. Bunun için darbeyi mümkün kılan korku dilinden, vesayetçi bürokrasiden ve “millet için millete rağmen” anlayışından uzaklaşmak gerekir.
Türkiye’nin ihtiyacı, milleti hizaya sokan bir devlet değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, milletin hukukuna bağlı bir devlettir. 12 Eylül’ün bize bıraktığı en açık ders budur. Devleti korumanın yolu, devleti hukukun üstüne çıkarmak değil, devleti hukukla sınırlamaktır. Çünkü hukukla sınırlanmayan güç önce muhalifini, sonra vatandaşını, sonunda da bizzat devleti yaralar.
Bugünün Türkiye’si ekonomisi, altyapısı, teknolojik kapasitesi, toplumsal yapısı ve devletin bölgesel ve küresel ölçekteki ağırlığı bakımından geçmişten çok farklı bir noktaya gelmiş, büyük bir dönüşüm yaşamıştır.
Fakat siyasi ve toplumsal dönüşümün kalıcı hâle gelmesi yalnızca ekonomik büyümeyle mümkün değildir. Güçlü devlet, güçlü ekonomi ve güçlü toplum kadar; güçlü bir hukuk düzenine ve temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik bir anayasal zemine de ihtiyaç vardır.
Bu nedenle yeni anayasa tartışmasını yalnızca bir hukuk metni tartışması olarak görmek eksik olur. Asıl mesele, Türkiye’nin kendi geleceğini hangi anayasal anlayışla kuracağıdır.
Türkiye’nin artık darbe dönemlerinin gölgesinden çıkıp kendi demokratik birikimiyle geleceğini kurmasının zamanı gelmiştir.
Üzerimize yıllardır çekilmiş bir “cam tavan” varsa onu kıracak olan yine milletin iradesidir.
Türkiye, kendi değerleriyle, kendi iradesiyle ve kendi demokratik aklıyla yeni bir anayasal düzen kurabildiği ölçüde yalnızca 12 Eylül’ün mirasını geride bırakmayacaktır. Aynı zamanda Türkiye Yüzyılı’nın hukuk ve demokrasi zeminini de inşa edecektir.
Mesele yeni bir anayasa yapmak değildir.
Mesele, milletin kendi anayasasını yapabilmesidir.