Aktüel
Günlük Hayatımızda Tevhid ve Şirk!
Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal 'Günlük Hayatımızda Tevhid ve Şirk!' başlıklı bir yazı kaleme aldı.
İşte Hukukçu yazar AV. Ömer Faruk Uysal'ın kaleme aldığı o yazı;
Tevhid hakikati İslam inancının temeli, mahiyeti, esasıdır. Herşey zıddıyla bilinir ve tevhidin zıddı şirktir. Bir şekilde sahip olunan Tanrı inancı, İslamın imanı ile çoğu zaman örtüşmez. Hatta genellikle de zıtlaşır. Günlük hayatımız derken de, çağımız, son asırlar diye anlamalıyız. Esasen vakıa, asr-ı saadetten, dahası Hz. Ademden, yani insanlık tarihinden başlar. Tevhid-şirk mücadelesi süregelir.
Günlük hayatımız veya asrımız dememizin sebebi; Tevhidin tam zıddı olan şirkin ve müşrikliğin 7. yüzyılda, asr-ı saadette kalmadığı, bütün insanlık tarihi ve çağımızda da güncelliğini olanca hızıyla koruduğu ve sürdürdüğü gerçeğidir! Fakat sanıyoruz ki, cahiliye dönemi, Ebu cehil ve arkadaşları, oldu bitti, tarihe karıştı ve daha tekerrür etmiyor, uzak bir menkıbe gibi duruyor.
Bu zan veya görüş Kur'anın hikmetine ve hakikatine tamamen terstir. Kur'an ve Sünnetin kadim, ezeli, ebedi ve evrensel temel ilkesi 50/60 yıla asla hasredilemez. Şirk inancı ve uygulamaları, Mekke müşrikleri ile sınırlı, cahiliye ile kayıtlı, metruk, kadük, demode bir eski hikaye değildir. Günümüzde de fevkalade aktüeldir.
Bir Tanrı inancı, insanlık tarihi boyunca, insanın hep en önemli meselesi olmuştur. Değil mabedi ve İlahı olmayan bir ülke, köy dahi yoktur. Müteal tek bir Allah'tan, totemlere, kaplumbağdan, güneşe kadar muhtelif Tanrılar, Budist tapınakları, Kilise, Camii ve Havralar'sız bir cemiyet ve medeniyet düşünülemez!
Materyalist, sosyalist toplumlarda dahi, yoğun bir ateist endokrinasyona rağmen mabetler mevcudiyetlerini sürdürmüşlerdir. Post komünist dönemde ise tapınaklar, komünizm öncesi misyonlarını tekrar kazanmışlar, sosyalizm tarihte kısa bir parantez olarak açılmış ve kapanmıştır.
Halbuki "bilimsel sosyalizm" herşeyi biliyor, çözüyor, tarihin akış yönünü, insanlığın kaderini, fatalistik bir biçimde terennüm ediyordu. Bütün dünya, istisnasız, önce sosyalist, sonra da komünist toplumsal formasyona mutlaka geçecek ve sınıfsız, mülkiyetsiz bir dünya cenneti kurulacaktı. Bu bilimsel bir zorunluluktu. Bu inancın ve komünist cennetin milyonlarca inananı olmuştu. Materyalist de olsa insan, bir cennet ve Tanrı mutlaka ediniyordu!
Komünizmden önce de, endüstri devrimi, bilimsel, teknolojik gelişmeler ve medeniyet harikaları, bilim kilisesine büyük şarhoşluk ve cüret vermiştir. Artık bir din ve Tanrı'ya ihtiyaç kalmamıştı! İnsanoğlu bilim ile maddi-manevi tüm sorunlarını çözebilirdi. Bu sebeple dinler gittikçe zayıflayacak ve yok olacaklardı. Fakat kazın ayağı öyle değilmiş, bu tahmin ve zan kısa bir süre sonra yıkılacaktı.
Sonsuzluğa arzulu insanı, bu kısa, kayıtlı, sorunlu, tatminsiz dünya hayatı asla tatmin edemezdi ve etmedi. Ona sonsuz, sınırsız bir cennet saadeti lazımdı. Bu insanın en önemli, deruni, arzusu ve hevesi idi. Yerine asla bir başkası konulamazdı. İnsan Tanrısız nasıl yaşar? Ancak kendi Tanrı olarak ki, bu ise mümkün değildir!
Bediüzzaman; Allah "eğer (cennet) vermek istemeseydi, istemekte vermezdi" diyor. Evet, tarih boyunca tüm insanlık neden Tanrılar ve mabetler edinmişlerdir, cennete arzuludurlar ve bundan vazgeçmiyorlar? Bu Allah'ın varlığı için çok kuvvetli bir psikolojik (deruni) delildir. İnsanda Tanrı fikri ve isteği ontolojiktir, varoluşsaldır. İnsan çoğu zaman ne zamandan beri bir Tanrı fikrine sahiptir, çocukluğunun hangi yaşında iman ile buluşmuştur bilemez. Çünkü doğuştandır, fıtridir.
Ateşe ve güneşe tapanlar aslında güneşte tecelli eden muazzam Celali tezahürlere tapmış oluyorlar. Materyalist, Tanrıyı reddederken, esasen Onun yarattığı maddeye (aleme) ezeliyet-ebediyet, uluhiyet atfetmiş oluyor. Vahdet-i vücutcular ise; "Allah'tan başka varlık yok" bütün alem ondan ibarettir diyerek, tüm mevcudatı Onun tezahürü görüyorlar. Ateist ise tabiattan başka varlık (Tanrı) yok diyor. Birisi Allah adına tabiatı, diğeri ise Tabiat adına Allah'ı inkar ediyor. La teşbih ve la temsil. Biri mevcudad Tanrıdır, diğeri Tanrı mevcudadtır der gibi oluyorlar. Ama İlahsız olmuyor, olamıyor!
Tanrıdan, doğrusu Allah'tan, hiçbir şekilde kaçış mümkün değildir. Önemli olan gerçek Tanrıya'mı yoksa sahte Tanrıya mı inanıyorsun? Yaradılışın, insanlığın, mutlak bir Tanrı arayışından sonraki en büyük meselesi; sahih Tanrı, Cenâb-ı Hakkı bulup bulamamasıdır! Yoksa herkesin bir Tanrısı muhakkak oluyor. Devam edeceğiz...