Gündem
"Böyle darbe olur mu?"
Bu soru ile insanların kafasını karıştıranlara karşı "olur" cevabını net bir şekilde veren yazı, Genç Öncüler Dergisi'nin Ağustos sayısında Tunahan Elmas imzasıyla yayınlandı.
İŞTE O YAZI:
15 Temmuz 2016 tarihi Fethullahçı Terör Örgütü’nün askeri darbe teşebbüsü olarak tarihteki yerini aldı. Türkiye tarihinde görülmemiş olaylara sahne olan teşebbüsün ardından sosyal medyada başlatılan ”tiyatro ve senaryo” söylentileri Türk siyasi tarihinde daha önce yaşanmış olan darbeleri akıllara getirdi. Binali Yıldırım’ın olayın ilk saatlerinde ”kalkışma” olarak açıkladığı darbe teşebbüsünün saat itibariyle başlangıcı ve ordunun komuta kademesinin olayın içerisinde olup olmadığına dair net bir şeyin ortaya çıkmayışıysa bu kalkışmayı tiyatro olarak nitelendirenlerin kullandığı argümanlar oldu.
Her konuda bir komplo teorisi üretme konusunda uzmanlaşmış bir güruh darbenin senaryo olduğu tezini şu şekilde açıklıyordu; Ordunun hiçbir şekilde albaylarla darbe yapamayacağı, ordunun 22:00’de darbeye kalkışmayacağı, gerçek bir darbenin sabaha karşı yapılacağı ve darbecilerin ellerinde bulunan tank, uçak ve helikopterlerin sayısının darbe teşebbüsü için yetersiz olduğu….
Darbe teşebbüsünün saatler öncesinden haber alındığı için darbe saatinin cunta tarafından erkene alındığı daha sonra çıkan belgelerden anlaşıldı. MİT’in darbe günü ordu içinde olağandışı hareket gözlemleyip Genelkurmay Başkanlığına bilgi vermesiyle, kalkışma girişimi açığa çıkmış ve darbeciler sabaha karşı yapacağı darbeyi öne çekmek zorunda kalmıştı. Bu durum cuntacıların kilit noktaları ele geçirmek için zaman kaybetmeden harekete geçmesine sebep olmuş; Emniyet, Polis Özel Harekat, MİT ve sokağa çıkan halktan mukavemet gören cunta güçleri sabaha kadar süren çatışmaların sonunda başarıya ulaşamamıştı.
Emir-komuta zincirinin yerle bir edildiği, onlarca insanın öldürüldüğü, jetlerin ve helikopterlerin meclisi, cumhurbaşkanlığı külliyesini bombaladığı bu darbe teşebbüsü akıllara Türkiye’nin darbe tarihini getirdi. Şimdi Türkiye’nin darbe tarihine bakarak daha önce yaşanan darbe ve kalkışma hareketleriyle bu 15-16 Temmuz Darbe Teşebbüsünün benzer noktalarına bakalım…
27 Mayıs 1960 darbesi… 27 Mayıs 1960 günü sabaha karşı saatler 05:30’u gösterdiğinde Türkiye, Albay Alparslan Türkeş’in tok sesinden Silahlı Kuvvetlerin yönetime el koyduğunu ilan eden bildiriyi dinliyordu… Daha sonraları darbenin kudretli Albayı olarak anılacak olan Türkeş bildiride;”Kara,Hava ve Deniz kuvvetleri el ele vererek yönetime el koymuştur…” diyordu.. Türkeş’in okuduğu bildiri Silahlı Kuvvetler adına yazılmıştı, tıpkı 15 Temmuz gecesi Genelkurmay adına cuntacıların yayınladığı darbe bildirisi gibi.. Ancak olayın aslı farklıydı.. Darbeyi bir grup genç subay yapmış ve darbe sabahı Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’a giderek darbenin başına geçmesini teklif etmişti. Yani tıpkı 15 Temmuz cuntacılarının Hulusi Akar’dan darbenin başına geçmesini istediği gibi…
Cuntacılar darbenin başına geçmeyi reddeden Rüştü Erdelhun Paşa’nın rütbelerini sökecek ve Paşayı Demokrat Partililerle birlikte Yassıada’da yargılayacaktı. Yargılamalar bittiğinde Rüştü Erdelhun idam cezasına çarptırılacak ancak ülkeyi yöneten Milli Birlik Komitesi idam cezasını müebbete çevirecekti. Darbenin başına geçmeyi kabul etse Devlet Başkanı olacak olan Erdelhun, böylesine bir hainliği kendisine yakıştıramamış ve idamla yargılanmıştı.
Rüştü Erdelhun’un teklifi reddetmesi üzerine Orgeneral rütbesindeki Ordu Komutanlarının sorun çıkarmaması adına 27 Mayıs darbesinden 1 ay önce emekli edilen Kara Kuvvetleri Eski Komutanı Orgeneral Cemal Gürsel İzmir’den bir jetle Ankara’ya getirilip darbenin başına geçirilmişti. Tıpkı 15-16 Temmuz Darbe Teşebbüsünde Hava Kuvvetleri Eski Komutanı Akın Öztürk’ün darbenin başına geçeceği gibi..
Bir grup subayın emir-komuta zincirini hiçe sayarak gerçekleştirdiği 27 Mayıs Darbesi ordunun dengesini derdinden sarsmıştı. Cuntanın çekirdek kadrosunda olduğu için Milli Birlik Komitesinde kendine yer bulan Binbaşı rütbeli askerler artık Generallerden güçlü duruma gelmişti.. Bu durum ordudaki dengeleri alt üst etmiş, ihtilalcilik hastalığı Silahlı Kuvvetleri tümüyle sarmıştı.
Çok geçmeden Milli Birlik Komitesi de kendi içinde ayrışacaktı. Cemal Madanoğlu liderliğindeki grup seçimlerin bir an önce yapılmasından yana tavır alırken, başını Alparslan Türkeş’in çektiği, komitedeki genç subaylardan oluşan 14’ler seçimlere gitmenin iktidarı CHP’ye teslim etmekle aynı anlama geleceğini, bu yüzden seçimlere gitmeden ülke yönetimini devretmek istemediklerini açıkça dile getiriyordu. Türkeş ve arkadaşları yarım kalan Atatürkçü devrimlerin tamamlanması için Ordu’nun iktidarı bırakmaması gerektiğini her fırsatta söylüyordu. Bu ayrışma kısa bir süre sonra darbe içinde darbeyi getirecek, 14ler bir gece yarısı operasyonuyla yurt dışına büyükelçi sıfatıyla sürgün edilecekti…
Seçimlerin yapılmasıyla birlikte Demokrat Parti’nin devamı niteliğindeki partilerin mecliste çoğunluğu almasından rahatsız olan orduda yeni yeni cuntalar hareketleniyordu.. 14’lerin yurtdışına sürgünüyle de Milli Birlik Komitesi gücünü açıkça yitirmiş, orduda Silahlı Kuvvetler Birliği adında kurulan yeni yapı ülkedeki en güçlü söz sahibi olmuştu.. Hatta kısa bir süre sonra Silahlı Kuvvetler Birliği öylesine güçlü bir noktaya gelmişti ki; Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in görevden alınacağı duyulunca Çankaya Köşkü üzerinde jet uçurarak hükümeti ve cumhurbaşkanını bu karardan vazgeçirecek durumdaydı.
Silahlı Kuvvetler Birliği de kendi içinde çok parçalı bir yapıya ayrılmıştı. İstanbul ekibi, Genelkurmay, Albaylar cuntası derken parçalı yapı her geçen gün daha da artıyordu. Tüm bunların içindeyse bir Albay dikkat çekiyordu. Generallerin dahi çekindiği bu ismin adı Albay Talat Aydemir’di…
9 Şubat 1962 günü cunta İstanbul’da, sıkıyönetim valisi Refik Tulga başkanlığında bir araya geldi. Ülkede yeni bir askeri müdahaleye ihtiyaç olduğu konusunda hemfikir olan komutanlar 9 Şubat protokolünü imzaladı. Protokole göre kısa sürede Hava Kuvvetleri ikna edilip yeni bir müdahale yapılacaktı. Hatta Korgeneral Refik Tulga, Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay veya Kuvvet Komutanlarının, bu müdahaleye destek vermesi durumunda darbenin başına kendisinin geçeceğini söyleyip diğer komutanlara güven verdi. Toplantı biterken artık herkes yeni bir müdahale için hazırlığa başlamıştı…
Hükümetin başında olan İsmet İnönü eski bir komitacıydı.. Ordudaki kaynamaların çok önceden beridir farkında olan İnönü’nün ordu içinde adamları vardı. İstanbul’da imzalanan protokolden haberdar olması da çok zaman almayacaktı. Protokole imza atan bütün askerlerin listesi İnönü’ye gelmişti… Eski bir asker olan İnönü bu durumda hepsini görevden almanın tehlikeli olduğunu bildiği için cuntanın kilit isimlerinin yerlerini değiştirecek ve onları pasif görevlere tayin edecekti. Bu kilit isimlerin başındaysa Harbiye Komutanı Albay Talat Aydemir geliyordu..
Talat Aydemir 27 Mayıs’ta iktidarı devirecek cuntayı kuran birkaç kişiden biriydi ancak 27 Mayıs’tan kısa süre önce Kore’ye gönderilmiş, darbe tarihinde Kore’de olduğu için Milli Birlik Komitesine girememişti. Kısa süre sonra ülkeye döndüğündeyse Milli Birlik Komitesindeki arkadaşları tarafından komite üyeliğinden çok daha önemli bir yere getirilecekti… Harbiye Komutanlığına.. Yani 27 Mayıs’ta Demokrat Parti’yi deviren okulun başına…
Albaya İnönü’nün tayin haberini Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay verecekti. Genelkurmay’da yapılan toplantıda Aydemir er geç bir ihtilal olacağını, bu ihtilalin başına geçerek ihtilali emir komuta zincirinde yapmasını teklif etmişti. Sunay’ın teklifi reddetmesi üzerine Albay geri adım atmayacaklarını tekrar etti.. Toplantı bittiğinde görüşmeyle bir sonuç alınamayacağı ortaya çıkmıştı. Çok geçmeden tayin kararına direnen Albay Talat Aydemir, Selçuk Atakan ve Necati Ünsalan Genelkurmaya tekrar çağırıldı. Olacakları tahmin eden Aydemir arkadaşlarını göndererek kendisi vakit kaybetmeden Harp okuluna geçti. Kısa bir süre sonraysa Selçuk Atakan ve Necati Ünsalan’ın Genelkurmaya gider gitmez enterne edildiği haberini aldı.. Ve Harp Okulunda alarm düğmesine bastı..
21 Şubat günü patlak veren kriz çok öncedir ayak sesleri gelen ihtilalin son aşamasıydı.. Aydemir Harbiye’deki subayları toplayarak bir konuşma yapmış ve verilen talimatlar doğrultusunda tüm harbiyeliler başkentte kilit noktalara doğru harekete geçmişti. Meclis ve Genelkurmayın etrafı Harbiyeliler tarafından çevrildi, bütçe görüşmesi yapan meclis acil alarmıyla tatil edildi. Başbakan İnönü, Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını Çankaya Köşkünde Cumhurbaşkanıyla görüşmeye çağırdı. Görüşmeye ayrıca bakanlar kurulu ve diğer parti liderleri de tam kadro katılmış, Harbiyelilerin kalkışmasını durdurmak için şartları görüşmeye başlamıştı…
İsmet İnönü’nün, Aydemir’in güçlerini bastırmak için Çubuktan getirdiği birliklerle denge sağlanacağı umulurken dengeleri tamamen alt üst edecek bir gelişme yaşandı. Çubuktan gelen birlikler Talat Aydemir tarafındaki isyancıların safına geçmişti. Artık başkentte tüm güç fiilen Talat Aydemir’in elindeydi. Tam bu sırada Harbiye’nin telefonu çaldı. Telefondan gelen ses Süvari Binbaşı Fethi Gürcan’a aitti. Binbaşı Gürcan Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayına el koyduğunu ve eğer Talat Aydemir isterse görüşmedeki devlet erkanını enterne edip Harbiye’ye getirebileceğini iletti. Ankara’da kontrolü tamamen ele geçirdiğini düşünen Aydemir, Gürcan’a; buna gerek kalmadığını, İnönü ve arkadaşlarını serbest bırakmasını söyledi.
Talat Aydemir ve Fethi Gürcan arasında geçen iki dakikalık telefon konuşması sadece darbenin değil, ülkenin de kaderini değiştirecekti… Fethi Gürcan’ın Cumhurbaşkanlığı etrafındaki askeri çekmesiyle Köşkten ayrılan İnönü etrafındakilere;”Talat şimdi kaybetti” diyecekti.. Çankaya Köşkünden Hava Kuvvetleri Karargahına geçen İnönü harekatı buradan yönetecekti.
Bu arada Talat Aydemir cuntanın İstanbul ayağıyla görüşüyordu. Refik Tulga bu hareketin yanlış olduğunu, protokolde gerçekleşen şartların oluşmadığını, Hava Kuvvetlerinin darbe tarafında olmadığını anlatarak Aydemir’den kalkışmaya son vermesini istedi. Albay’ı ikna edemeyeceğini anlayan Refik Tulga’nın son sözleriyse;”Bu kalkışmaya son vermezsen İstanbul’dan yollayacağımız birliklerle kalkışmayı biz bastıracağız” oldu…
İstanbul ekibi tarafından yarı yolda bırakılan Aydemir’i yeni arayan isimse Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’di. Aydemir’den emir komuta zincirinde olmayan bu kalkışmayı bir an önce sonlandırmasını isteyen İrfan Tansel aksi halde jetlerin Harbiye’yi yerle bir edeceği tehdidinde bulundu. Talat Aydemir’in cevabıysa netti;”Sen Harbiye’yi bombalarsan, tanklarla pistleri yerle bir ederim. Jetlerin havalanırsa kendine inecek bir pist bulamaz.”
Herkese rest çeken Aydemir artık yalnızdı ve ordunun tüm komuta kademesi karşısındaydı. Devam etmesi halinde kan döküleceğini bilen Aydemir, İnönü’nün pazarlık teklifini kabul edecek ve kimsenin hakkında bir cezai tatbikat yapılmaması kaydıyla kalkışmaya son vereceğini iletti. İsmet İnönü ve Cevdet Sunay’dan yazılı teminat alan Talat Aydemir sabaha karşı tüm birliklerini geri çekti. Hiç kimseyle görüşmeden evine giden Albay, eşine;”bu iş burada bitmedi, bir daha deneyeceğim.” diyecekti.
İsmet İnönü verdiği sözü kısmen tuttu. Talat Aydemir ve arkadaşları hakkında cezai tahkikat uygulanmadı ancak hepsi emekliye sevk edildi. Türkiye bir iç savaşın eşiğinden dönmüş, ertesi gün kalkışmayı kan dökmeden bastıran İsmet İnönü mecliste bir kahraman gibi karşılanmıştı. İnönü ve Aydemir savaşının ilk raundunu İnönü kazanmıştı ancak Aydemir kısa bir süre sonra yeni bir harekete girişecek ve bu hareket 22 Şubat gibi kansız bastırılamayacaktı…
22 Şubat Kalkışmasından hemen sonra Talat Aydemir ülkenin gündemine oturmuştu. Tüm medyada Aydemir’e övgüler dizilen yazılar yazılıyor, hatta bazı yazarlar hızını alamayarak Albay’ı 2. Atatürk diye kahramanlaştırıyordu. Aydemir’e en yoğun ilgi gösterense Doğan Avcıoğlu ve İlhan Selçuk’un ”YÖN” dergisiydi. 27 Mayıs sonrası basılmaya başlanan YÖN dergisi Aziz Nesin ve Çetin Altan gibi yazarları barındırırken, yeni yeni örgütlenen Türk Solu’nun en önemli dergisi olmuştu. Ordu içinde YÖN dergisi okumayan subay sayısı yok denecek kadar azdı. Tüm bunlardan cesaretlenen Talat Aydemir Harbiye’ye; ”yine deneyeceğiz, hazır olsunlar” mesajını iletecekti.. İsmet İnönü’nün 22 Şubat sonrası Harbiyeliler için söylediği ”Harbiyeli Aldanmıştır” sözünden sonra Taksim’e ”Harbiyeli Aldanmaz” çelengi koyan Harbiyelilerse yeni bir kalkışma için dünden hazırdı…
Tarihler 21 Mayıs 1963’ü gösterdiğinde Talat Aydemir ve arkadaşları harekete geçti. Talat Aydemir’in damadı Teğmen Atilla Altugan liderliğinde radyoevini ele geçiren cuntacılar radyodan darbe bildirisini okumuşlardı. Darbenin parolası 22 Şubat’a atıf yapıyordu; ”Harbiyeli Aldanmaz”.
Radyoyu dinleyen Aydemir;”Bu saate kadar hükümet bu işi haber alamadığına göre bu iş bitmiştir.” diyecekti. Ancak İsmet İnönü haberi çoktan almış ve karşı harekata geçmişti. Hükümete darbe haberini verense eski bir darbeci olan, Aydemir’in yakın arkadaşlarından Alparslan Türkeş’ti…
Asker üniformasını giyerek Harbiye’ye gelen Talat Aydemir tüm komutanların, milletvekillerin ve bakanlar kurulunun yakalanarak Harbiye’ye getirilmesini isteyecekti. Darbenin bu saatten sonra önlenemeyeceğini ve radyodaki konuşmayı duyan komutanların birçoğunun kendi safına katılacağını düşünen Talat Aydemir bir şeyi hesap etmeyi unutmuştu; Radyoevinin korunması…
Radyodaki bildiriyi öğrendikten sonra radyoevine giden Yarbay Ali Elverdi Harbiyeli öğrencileri tutuklayacak ve burada Silahlı Kuvvetlerin hükümetin yanında olduğunu açıklayan bildirileri ardı ardına okuyacaktı. Yeni bildiriyi duyan subayların çoğu ne yapacağını şaşırdı. Aydemir Harbiye’deki adamlarına Yarbay’ı tutuklayıp Harbiye’ye getirmelerini ve radyodan bildirilere devam etmelerini istedi. Harbiyeliler kısa süre sonra radyoevine tekrar hakim oldu. Radyoda hükümet lehine bildiri okuyan Ali Elverdi tutuklanarak Harp Okuluna getirilmişti. Albay’a yalvaran Ali Elverdi daha sonrasında bir odaya kapatıldı..
Radyoevinde mücadele devam ederken Ankara’nın farklı bölgelerinde silahlar patlıyor, Albay Talat Aydemir’in güçleri bir türlü başkente tam anlamıyla hakim olamıyordu. Kısa süre sonra Hava Kuvvetlerinin jetleri de Ankara semalarında gözüktü… Jetler Harp Okulunu taramaya başladı. Bu sırada İnönü’nün emriyle Etimesgut’taki radyoevi vericisi Genelkurmay tarafından imha edilmişti. Artık Aydemir’in bildirileri radyoda okunamıyor ve jetler harp okulunu dövmeye devam ediyordu. Aydemir’in kaybedeceği anlaşılınca Harbiye kuvvetlerinde çözülme başladı. Sabaha karşı saat 05:00’te Cevdet Sunay’ın sesi radyoda duyuluyordu. Sunay, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu kalkışmayı kontrol altına aldığını ve bu kalkışmayı yapanların 22 Şubatçı bir azınlık grubu olduğunu söyledi. Ateş altındaki Harbiye’den kaçmayı başaran Aydemir saat 09.00 civarında Dikmen’de bir evde yakalanacaktı.
21 Mayıs gecesinin faturası ağır olmuştu. Silahlı kuvvetler ilk defa kendi içinde silahlı bir çatışma yaşamış ve bunun sonucunda 8 kişi ölmüş, 30a yakın kişi yaralanmıştı. Yargılamalar sonrasında 1500 Harp Okulu öğrencisi okuldan atılmış, birçok subay müebbet yemiş, Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan idam cezasına çarptırılmıştı. Talat Aydemir’i destekleyen komutanlar, siyasetçiler, akademisyenler ve iş adamlarıysa işin içinden sıyrılmıştı. Bu isimler bir süre sonra farklı cuntalara ilham verecek ve Talat Aydemir’le başaramadıkları darbeyi yaklaşık 7 sene sonra bir şekilde yapacaklardı.
1 senelik yargılamanın sonunda idam edilen Talat Aydemir’in son arzusuysa Harp Okulunun bahçesine gömülmekti. Arzusu hiçbir zaman gerçekleşmeyen Talat Aydemir anılarında neden başarısız olduğunu şu şekilde anlatacaktı;”22 Şubat günü başarılı olmak elimizdeydi, ancak kan dökmeye gönlüm razı gelmedi. Kan döküp iktidarı alsaydım bir dikta rejimi kurmaktan başka çarem kalmayacaktı. Bu yüzden 22 Şubat’ta harekete son verdim”. Aydemir aynı şekilde 21 Mayıs hareketinin başarısızlığınıysa:”O geceki başarısızlığımızın tek sebebi radyoeviydi. Radyoevine gereken önemi verseydik ihtilalin başarılı olması pek muhtemeldi.” diyecekti…
Bugüne geldiğimizde; 15-16 Temmuz kalkışması Türk siyasi tarihindeki birçok darbeden farklı olmakla birlikte yapılış ve yaşanan çatışmalar itibariyle en çok Talat Aydemir teşebbüslerine benziyor. Baktığımız zaman 15-16 Temmuz kalkışmasında özellikle deniz ve hava kuvvetlerinde ciddi bir gücü elinde tutan cuntanın; başarısız olmasını sağlayan en büyük etkenin darbe saatinin öne çekilmek zorunda kalınması ve halkın sokağa çıkarak darbecilerin hedeflerine ulaşmasını engellemesiydi. Darbe saatinin öne alınması Cumhurbaşkanı ve hükümet görevlilerinin istenildiği şekilde ele geçirilmelerine de mani olmuş, bu durum gecenin kaderini etkilemişti.
Siyasi tarihi absürt darbe girişimleriyle dolu olan bir ülke olarak son yaşadığımız teşebbüs bu yaşananlar içinde belki en organize girişimlerden biriydi.. Cuntacıların gözlerini kırpmadan sivil katletmeleri kararlılıklarını da hepimizin gözleri önüne serdi. Bugün yaşadığımız darbe teşebbüsünün boyutunu zaman geçtikçe daha iyi anlayacak ve darbeye dair yeni bilgiler öğrendikçe neyin eşiğinden döndüğümüzü düşünüp irkileceğiz.
Ülkedeki her darbeyi 12 Eylül gibi emir-komuta zincirinde sananlar için bu darbenin halet-i ruhiyesini anlamak adına 27 Mayıs ve sonrası yaşanan ordudaki cunta hareketlerine bakmakta fayda var. Tarih ders çıkartmayı bilenler için en güzel öğretmendir.
27 Mayıs kalkışması sonrası bozulan ordu psikolojisinin sonuçları onlarca seneyi kaybetmemize sebep olmuştu. Bu kalkışmayı küçümsemek ve ”bir daha kimse darbe yapmaya cesaret edemez” demek yeni cuntaların önünü açacaktır. İdamla yargılanmış eski bir cuntacının söylediği sözü hatırlatmakta fayda var;”İhtilalcilik ittihatçılıktan gelme sarih bir hastalıktır”.
Bugün itibariyle 15-16 Temmuz darbecileri ülkeye ve silahlı kuvvetlere bir şeyi tekrar hatırlattı. Bu ülkede 2016 yılında da darbe yapılabileceğini… Bu hastalığın tedavi edilmesi için hükümetin çok sıkı tedbirler alması, Silahlı Kuvvetlerde cuntacı yetiştirmeye dayanan ittihatçı zihniyeti ordudan kazıması şart. Bu zorlu süreçte halka düşen görevse bir an dahi tehlikenin geçtiğini düşünmeden hükümete destek olup, ülkenin sahibi olarak kendini gören orduya sık sık gerçek sahibin kendisi olduğunu hatırlatmasıdır..
Cunta ve darbe kabuslarının bir daha bu ülkede tekrar yaşanmaması ümidiyle.. Sağlıcakla kalın…