Spor
Emre Belözoğlu: 24 yaşında ayağım kesiliyordu
Başakşehir kaptanı Emre Belözoğlu, kariyerine dair bilinmeyenleri tüm detaylarıyla anlattı. Tecrübeli futbolcunun henüz 24 yaşındayken bacağının kesilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı ortaya çıktı.
Saha içindeki hırsıyla zaman zaman çok eleştirildi ancak Türk futbolunun son 20 yılının en önemli aktörüydü. Başakşehir formasıyla son 16 turunda Galatasaraya karşı Türkiye kariyerindeki 500. maçına çıktı Emre Belözoğlu... Bu muhteşem hikayeyi daha önce hiç paylaşmadığı detaylarla anlatırken hâlâ ilk günlerdeki gibi heyecanlıydı. Kariyerinin kırılma anını ise ilk kez duyacağınız bir öyküyle paylaştı: İnterdeki son senemde sakatlandım. Eğer bir gün daha iyileşmeseydi ayağım kesilebilirdi!
'Evlat edebiyatı bitirdi'
"Kulüp çok ciddi maddi problemler yaşıyordu. Futbolumun artık gençlik eşiğine gelmiştim. O dönem için Türkiyedeki yönetici profili, profesyonel değildi. Değerli oyuncularınız var, mayıs ayında mukavaleniz bitiyor ve bekliyorsunuz. Şimdi 2 sene daha mukavelesi olan futbolcunun 5 sene uzatıyorlar. Sen bizim evladımızsın edebiyatı samimi olmadığınızı gösteriyor zaten oyuncuya. O dönemde Onlar bizim evlatlarımızdı. Bizi bıraktılar, gittiler... dendi. Elini vicdanına koyan herkes, o samimiyetle hareket etmediklerini görüyordu.
İsteğimizi geri çevirdiler
Galatasaray, bir iki görüşme isteğimizi geri çevirince, mayıs ayına doğru ilk görüşmemizi benim menacerim yaptı. O dönem İtalya futbolu, Avrupanın en değerli ligiydi. Lig biter bitmez Galatasaray ciddi bir teklif yaptı. Ama Okan abiye o dönem için onun değeri olmayan bir teklif yaptılar. Okan Burukla abi-kardeş gibiyim. Okan abi değersiz, ben değerliymişim gibi. Bizi bir bütün gibi gördüklerini düşünüyorduk, öyle değilmiş. Ve Okan abiyle İntere transfer olduk. Tercih etmemdeki en büyük sebep İnterin Okan abiyi de istemesiydi. Okan abiyi tercih ettim gibi oldu (Gülüyor.)
İyi bir kariyer başlangıcıydı
Başka bir ülkede uyum sağlamak çok kolay değil. Hayata bakış açılarını görüp; bu kadar rahat, sistemli ama aynı zamanda da hayatlarının keyfini çıkartmaya çalışan öyle bir sistem oturmuş ki. Futbolcular da aynı şekilde o hayatın bir parçası olarak sahaya çıkıyorlar. Maç bitiyor, kazanmışsın, kaybetmişsin önemli değil herkes eğlenmeye gidiyor. Kaybettiğinde insanlar sokakta o mücadeleyi gösterdiğinde dolayı Olsun kaybettiniz, devam edin diyor, başkan soyunma odasına gelip canınızı sıkmayın, bir dahaki maçı kazanırsınız diyor. Burası ile kıyasladığında çok ama çok farklılıklar var. Türkiyede mesela, paramız ödenmezdi. Abi ya paramızı ödemediniz derdik. Bizim dükkanlardaki ilişkiler gibi, patron çalışan gibiydik. Türkiyenin kıyaslanamayacak kadar farklılıkları var.
'Fatih Terim'in benimle işi varmış'
1996 senesinde PAF takım maçında kırmızı kart gördüm. Ahmet hoca, Fatih hocaya şikayet etmiş; Bundan bıktım, uğraşamıyorum artık diye. Fatih hoca da sen bana gönder, ben onun hakkından gelirim diyor. Sonra beni çağırdı, Bundan sonra A takımla idmana çıkacaksın ama seninle biraz işimiz var dedi. (Gülüyor). Çocukluğumda da kazanma hırsım vardı. Mahallede maç kaybettiğimizde herkes birbirine girer, en önde de ben giderdim. Çocukluğumuz da öyleydi ne yazık ki (Gülüyor). O yaşlarda neysem, şimdi 36 yaşında oldum, hâlâ o duygular içimde. Kaybetmek bir oyuncuda alışkanlık haline geliyorsa, hiçbir zaman kazanan bir oyuncu olamaz. Teraziye vurduğumda hangisi daha fazla kazandırdı diye; hırslı yapımın çok şey kazandırdığını net söyleyebilirim.
Heyecandan uyuyamıyordum
1996-1997 sezonunda şampiyonluğumuzu ilan ettikten sonra çıktığımız Ankaragücü maçında ilk kez oynadım. Tugay abinin yerine 72. dakikada oyuna girmiştim. Girer girmez Hasan Şaşa faul yaptım. Napıyosun oğlum dedi, ben de kusura bakma abi yeni girdik oyuna demiştim (Gülüyor). Gece hiç uyumamıştım, 18e gireceğimi bilmiyordum. Önceki iki maç almamıştı. Çok büyük heyecandı. Sonraki senelerde de o ilk maçtaki heyecanım, o zevk veren duygular daha çok şevk ve futbolcu olma iştahı kazandırdı. Sahanın içinde hâlâ bir çocuk gibi mutlu olabiliyorum, keyif alıyorum. Zaten böyle olmasaydı; Türkiye gündeminde özellikle Emre Belözoğlunun yaşamış olduklarını yaşamış olsaydım çoktan futbolu bırakmıştım.
5 numaranın hikayesi
1997-1998in 2. devresi başlamıştı. Fatih hoca kadroya aldı, Kocaeli maçına gittik. Oynamayı hiç beklemiyorum ve bir gece önce çok ateşlendim. Mont, kaban, şapka soyunma odasında oturuyorum. Fatih hoca da gelir, kağıda ilk onbiri yazardı. O zaman sırtımızda numaralarımız yok, ilk onbir numaraları var. Klasik, yedek olduğumu düşündüğümden o tarafa oturmuşum. Bir baktım ilk onbire yazdı. Şimdi hastalığıma mı yanayım, titriyorum ona mı yanayım bilemedim (Gülüyor). 5 numaranın yanına oturttu ve Ben hep bu formayı giydim. Hadi varsa yüreğin giy bu formayı ve bir daha çıkartma dedi. O gün 39 derece üstü ateşim vardı ama bir tane gol attırdım, 4-1 kazandık. 5 numaranın hikayesi böyleydi"
Ağlatan fırça Terimden
1998de Gaziantep deplasmanında bir orta geldi, cezaalanı içine kadar adamı kovaladım. Adam boş kaleye vuracakken ondan önce kayıp topa vurdum. O da üzerime bastı. Pozisyonun devamında ofsaytı bozdum ve 1-0 yenildik. İlk ağır fırçamı soyunma odasında Fatih Terimden yedim. Çok ağlamıştım soyunma odasında. Biraz Okan Buruka benzerim bu konuda. Okan abi de maç kaybederdi, ağlardı. Ben de hâlâ kimse bilmez ama giderim içeri ağlarım sinirimden.
30 maç az geliyordu bana?
Okan abiyle aynı evde kaldık, tesislere de yakındık. Okan abi çok eğlencelidir, sosyaldir. Birbirimizi çok iyi tamamlıyorduk. Avrupadaki kariyerim için çok iyi bir başlangıç oldu. Devamlı oynadım, kendi isteğimle ayrıldım. Çünkü o dönem biraz daha az şans buluyordum. Yine senede 30 maç oynuyordum da, az geliyordu, 50 maç oynamam gerekiyordu (Gülüyor.) Bir sezonda 70 maç oynayan takımlarda 40 maç yetmiyordu. Okan abi ayrılmıştı, tek kalmıştım. Ayağımda bir sakatlık oluşmuştu. Onu yenmeye çalışırken, biraz da fevri davranarak erken ayrıldım.
Hastanede tek kaldım?
O dönem Kompartman sendromu diye çok ciddi bir sakatlık yaşadım. Ayağımdaki damar tıkandı. Juventus maçında tekme yemiştim. Ayağımın kesilmesi bile söz konusuydu. İki gün bileğimi hissetmedim. Doktorlar bir gün müsade ettiler. Eğer bir gün daha devam ederse, diz kapağımdan aşağıya kadar yaracaklardı ve 1,5-2 sene top oynayamayacaktım. Hayatımda yaşadığım en travmatik olay oydu aslında. Çok fazla gündeme getirmemiştik. Bir gün içinde ayak ciddi bir toparlama gösterdi. Allah razı olsun dua istedik ailemizden, herkesten. Adamlar bile şaşırdılar, çünkü ayak kötüye doğru gidiyordu. Bir gün önce daha iyiydi, ikinci gün daha kötü. Karar verilecek günde, bayağa bir iyileşme gösterdi, sonra ameliyattan vazgeçtiler. İki, üç ay oynayamamıştım. Hastane odasında tek başıma kalmıştım, son senemdi. Ayrılmamın sebeplerinden biridir bu olay."
Vierinin kiracısı olunmaz!?
Vieri yan komşumdu. Onun evinde kiracıydım. Hayatımda gördüğüm en disiplinli ev sahibiydi. Ay başı geldi mi hemen parayı isterdi. Kapıyı tık tık vurur: Param nerede derdi, tamam ya göndereceğim bugün, maaşım yatsın, bekle derdim (Kahkahalar). Vierinin partilerine giderdik maçtan sonra. Türkiyede öyle değildi de, ondan sonra biraz böyle gördük. Fashion week kutlamalarına gidiyorduk. Bizden 40-50 cm uzun kızlarla, hiç kalkmıyorduk ayağa, oturuyorduk. Çünkü ayağa kalksak, bütün havamız bitecekti. (Gülüyor)
Newcastleda konu başkaydı?
Newcastle bambaşka bir tecrübe oldu. İngilterede üç sene çok iyi zaman geçirdim. Yaşanan ırkçılık mevzuları ile ilgili olarak; saha içi profilim eleştirilebilir. Onu hiçbir zaman inkar etmedim. Oradaki konu tamamen bambaşkaydı. Bir tartışmaydı. O konunun üzerine Türkiyede yaşamış olduğum olay da gelince biraz böyle gündem oluşturdu. Bunun önüne geçemem, geçemeyiz. Bu Türkiyenin gerçeği. Gündem oluyorsanız, bu iş Türkiyede bazı isimler üzerinden dönüyor. Kendimi de Türkiyenin bir gerçeği olarak gördüğümden dolayı böyle. Orada da ayağım kırılmıştı üst üste iki kere.
'Piliç Mehmet'in oğlu'
Babam da eski futbolcu. Galatasarayda Brian Birch döneminde A takıma kadar yükselmiş. O zaman Galatasaray altyapı koordinatörlüğünü yapan rahmetli Salih Bulguroğlunun onun üzerinde çok emekleri var. Allah rahmet eylesin aynı zamanda bende de emeği, hakkı olan biri. Haylaz bir çocukmuşum, maç başladığında televizyonun karşısına geçip 90 dakikayı gözümü kırpmadan izlermişim. Babam da çok küçük yaşlarda bana evde top oynatarak, yeteneğimi fark ediyor. Tabii olayın buralara geleceğini hesaplamadı (Gülüyor). Ama hâlâ Zeytinburnunda Piliç Mehmetin oğlu derler bana.
İlk golüm Özgür abiye!
1989 senesi; Zeytinburnu idmanlarını izliyorum. Top toplayıcılık yapıyorum. Bir gün 14-15 yaş grubu idman yaparken, rahmetli Cücük Mehmet, -onun da emeği çoktur bende- kalecileri çalıştırıyor. Penaltı yarışmasında Mehmet hoca onu yendi ve dedi ki; şu ufaklık bile sana gol atar. Özgür abi de yok hocam ne yaptın dedi ve iddiaya girdiler. Penaltı noktasına topu diktiler ve Özgür abiyi ters köşeye gönderdim (Gülüyor), daha 10 yaşındayım. Mehmet hoca da babamla kahveden arkadaşmış. Sonra babama gidip, İyi bir futbolcu buldum Zeytinburnunda diyor, Babam da aa öyle futbolcular kaldı mı burada demiş gülerek. Benden bahsettiğini öğrenince de O daha okuyacak, bırak yakasını çocuğun diyor. Böyle bir hikaye ile başladı.
Fenerbahçe de istemişti?
Sonra Galatasaray takibe almış. Aynı zamanda Fenerbahçe de istiyor. O dönem yönetici Ali Dinçkökün ofisine kadar gittik, Zeytinburnusporun Başkanı Süleyman Karabel, Fenerbahçe kongre üyesiydi beni de Fenerbahçeye göndermek istedi. Ama Salih Bulguroğlunun babamda emeği çok olduğu için 1994 senesinde, Galatasaray alt yapısını tercih ettik.
'En doğru kararımdı'
İngilterede oynarken dönme kararı aldım. Evlenecektim, nişanlandım. Ailem de çok istiyordu. İki kere üst üste bileğim kırılınca psikolojim de bozuldu. Adnan Polata söz vermiştim. Galatasaray ile görüşmeden Türkiyeye dönmeyeceğim diye. O dönem bizi düşünmediklerini söylediklerinden dolayı da bu sefer Fenerbahçeden teklif geldi. Hiç pişman olmadığım, çok da doğru yaptığım dediğim hayatımdaki ender kararlarımdan biri oldu. Gerçekten çok ait hissettiğim, sporcu olarak en olgun dönemlerimde fayda sağladığıma inandığım bir camianın içinde buldum kendimi. Fenerbahçeli birinin bana sarılıp gözyaşı dökmesini burnum sızlayarak, bazen ben de gözyaşı dökerek, karşılıyorum.
Hayalimi sahiplendim
Üzerimdeki forma, çocukluğumda hayalini kurduğum forma olduğu için, daha çok sahiplendim. Bunun yanında da vermiş olduğum bu karar, bir terkedişi getiriyor. Bu terkediş; geçmişte Galatasarayda oynamışsın, orada Emre olmuşsun. Sana bakış açısı bir anda sevgiden çok büyük bir nefrete dönüyor. Çünkü Türkiyede herkes böyle futbolcu olduğunda popülist yaklaşarak para verdin mi bunlara her şeyi yaparlar falan işin ajitasyon kısmına girip, duygularımız yokmuş, değerlerimiz yokmuş gibi bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Hiç bir zaman hesap yapmadım. İçimden onu yapmak geldi ve yaptım. O dönemin şartları bana bunu getirdi. 28 yaşında profesyonel bir futbolcuydum, hayatımın son birkaç imzasından biriydi. Gelinen noktada da zaten çok doğru bir karar verdiğimi düşünüyorum. Tepki olur, o beni sevmez, kızarlar gibi, hiçbir zaman bunları düşünmedim. Kendim karar verdim. Bir çok arkadaşım bana yapma, gitme de dedi.
Bayılırken şampiyonduk ayıldım herkes ağlıyor'
2009-2010 sezonunda yaşadığımız, İnterde de başıma gelmişti. O son maçla ilgili bir hikayem var; ben sahada bayıldım biliyor musunuz, anlatmış mıydım. Şampiyon olduk diye taraftar üzerime atladı ve bayıldım. Soyunma odasına sedyeyle götürdüler. Yeni yeni ayılıyorum ama soyunma odasında anlamadığım bir sessizlik var. Gözlerimi açtım sağımda solumda ağlayan insanlar var. Bir an hâlâ baygınım rüya görüyorum sandım. Niye insanlar ağlasın, şampiyon olmuşuz. Ayıldım dedim ki; siz niye ağlıyorsunuz? Sağımda Guiza ağlıyor, solumda Aziz Başkan çok kötü. Dediler ki; Bursaspor şampiyon oldu. Nasıl Bursaspor şampiyon oldu! Şimdi böyle anlatıyorum da, o zaman ben de hüngür hüngür ağlıyordum. Hayatımda bir tramvayı en fazla bir gün yaşarım. Bir gün iki günde atlatırım, ama böyle 5-6 gün yaşadığım tramvaların bir tanesi de o sezondur. O yaşadığımızı kolay atlatamadık.
3 Temmuz sürecine ilişkin: 'Düşürün bizi'
2010-2011de beterin beteri vardır derler ya onu yaşadık. Türk futbol tarihinin belki de bir daha hiç yaşayamayacağı bir süreci biz yaşadık, bize nasipmiş. Her zaman söylüyorum cefası bizim oldu. En büyük cefasını Aykut Kocaman ve birkaç oyuncu yaşadık. Hapse girmiş yönetici büyüklerimiz vardı, onların yaşamış oldukları çok daha büyük sıkıntılardı. Her gün bir haberle uyanmak, antrenmana gitmek; yani dedim ya futbol oynamak için sahaya çıktığımda çocuk gibi eğlenebiliyorum, o dönemde onu kaybetmiştim. Fenerbahçenin hiç hak etmediği bir şeydi. 3 Temmuzda bazı isimler var saha içinde olan, şimdi baktığımda tepki görüyoruz.
Ebedi dostluk kaybolmuştu
3 Temmuzda bizler çok ama çok Fenerbahçeli durduğumuz için hâlâ bu tepkiler. Aykut Kocamana da, Volkan Demirele de, bana da yapılanlar oluyor. Bir duruş gösteriyorsun, bir tercih yapıyorsun ve bir şeyi terk ediyorsun. Bizde de o oldu. Bütün Türkiye, Fenerbahçenin suçluluğuna inanmıştı. Fenerbahçenin Fenerbahçeden başka dostu yok dedik ya, onu bize yaşattı herkes, ne yazık ki. Futbolun gerçeğinden koparak, insanları ayrıştırmak adına bunu kullandılar. Keşke hiç olmasaydı, keşke Fenerbahçeyi bu kadar yalnız bırakmasaydı diğer camialar. Bunu yaptılar, bunu yaparken de bazı insanları hedef almaya geldiler. Onlardan bir tanesi de bendim. Hiç pişman değilim. Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray camiaları tabii ki rakipler birbirlerine, olması da gerekir. Ama diyoruz ya ebedi dost o dostluğun ortadan kaybolduğu bir süreçti. Bunu gördü Fenerbahçe camiası. O yüzden de kemikleşti herkes.
Hak etmediğimiz ortada?
Camianın ayakta durmasının en büyük sebebi taraftardır. Ülkenin büyük sivil toplum örgütlerinden bir tanesidir Fenerbahçe. Herkes bu duruşu gösteremeyebilirdi ama Fenerbahçe gösterdi. Biz bir gün oturduk, ilk haftalardı hatırlıyorum, Ali Koç geldi tesislere. Onun da çok büyük emeği vardır, camianın ayakta durmasında, Ali Yıldırım keza öyle. Ali Koça 7-8 tane futbolcu ağlayarak bizi düşürsünler dedik. Hatta kendisi de tarihi bir açıklama yaptı: Futbolcular düşmesini istiyor takımın, bunu yaşamayı haketmedik ama böyle rahatlayacaksa herkes, biz bunu yapmaya hazırız diye. Çünkü biz bunu haketmedik, gelinen nokta bunu haketmediğimizi de gösteriyor zaten.
En sıkıntılı süreç?
Bunları dile getirmek çok kolay değil. İnsanı üzüyor, inanın. 3 Temmuz kariyerimin en sıkıntılı süreciydi. Her hafta basın toplantısı yapıyorduk Aykut hoca, Volkan, ben. Bir şeyler yapmak zorundasın, hergün gündemsin. Bir de haketmediğin bir gündemle. Bize bayağı düşman kazandırdı, hissediliyor, hâlâ devam ediyor.
Fanatik