Aktüel
YA RAB! CANIMI İSTANBUL'DA AL
“Araplara Osmanlı’yı sevdiren adam” olarak bilinen Mısırlı Türk dostu tarihçi Prof. Dr. Muhammed Harb, İstanbul’a yerleşen tarihçiler kervanına katıldı. İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne Rektör Danışmanı olarak atanan Harb, “1980 yılında İstanbul Üniversitesi’nde doktoramı bitirdiğim günlerde ‘Rabbim beni bu topraklardan hiç uzak tutma’ dedim. Ben hep vefatımın İstanbul’da olması için dua ettim. İnşallah son nefesimi İstanbul’da vereceğim” diyor.
Sayın Harb, siz ömrünüzü Osmanlı tarihine ve Türkiye’ye adamış birisiniz. Yıllarca Türkiye’ye gidip geldiniz ama şimdi Türkiye’ye yerleştiniz… Ne düşünüyorsunuz?
Allah’a hamdolsun bu yolda hizmet ettik… 1980 yılında İstanbul Üniversitesi’nde doktoramı bitirdiğim günlerde Kadıköy’de denize nâzır bir mekânda oturuyordum… Seher vaktinde Allah’a dua edip “Rabbim beni bu topraklardan hiç uzak tutma” dedim. Olan da budur. Sonra Mısır’a döndüm. Ürdün’e, Suudi Arabistan’a Bahreyn’e akademik çalışmalarım için gidip yıllarca orada kaldım. Ama İstanbul’dan ve Türkiye’den hiç kopmadım, neredeyse her sene buraya geldim. Diğer taraftan ben hep vefatımın İstanbul’da olması için dua ettim. İnşallah son nefesimi İstanbul’da vereceğim.
SANKİ ‘MUTLULUK YUVASI’NDAYIM
Allah gecinden hayırlı bir şekilde versin ölümü de inşallah…
Devam edecek olursak, buraya gelmeden önce Bayren’de 10 yıl geçirdim. İki yıl önce merhum Mustafa Miyasoğlu bey öncülüğünde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü “Büyük Türk Dostu Muhammed Harb’e Vefa” başlığıyla bir toplantı gerçekleştirmişti. Toplantıdan çıkınca akademisyen ve münevver kesiminden dostlarımızla buluştuk. Çalışmalarıma İstanbul’da devam etmem konusunda görüşler belirttiler. Sonra işlemlerim halloldu ve buraya, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’ne geldim. Buradaki ilk günümde kendimi sanki bir mutluluk yuvasında hissettim.
Sebebi neydi bu hissinizin?
Bu binada merhum Akif Bey’in de okumasından mı kaynaklı, yoksa Sabahattin Zaim Bey’den mi bilmiyorum, ama öyle bir duygu yoğunluğu yaşadım. Üniversitemizin Mütevelli Heyeti ile görüştük, çok güzel bir görüşme oldu. Görüşmede merhum Sabahattin Bey’den konuşulurken ‘Hocamız’ diyorlardı, ben de lâtif bir üslûpla “Sabahattin Bey’in ‘Hocası’ olurum” dedim.
SABAHATTİN BEY HEM ARKADAŞIM HEM ÖĞRENCİM
Neydi Sabahaddin Bey ile alakanız?
1980 öncesi ben Erenköy’de otururken Sabahattin Bey komşumuzdu, muntazamen evimize gelip benden Arapça dersi alırdı. Akşam namazından yatsı namazına kadar ders işlerdik. Aynı şekilde Sabahattin Bey ile Manama’ya gitmiştik, bütün görüşmelerinde beraberdik, görüşmelerini ben tercüme ediyordum. Yine merhum Zaim ile İskender Paşa Camii’ne Mehmet Zahit Kotku Efendi ile görüşmeye gitmiştik. Şimdi burada ve Arap Dünyası ile İlişkilerden sorumlu Rektör Danışmanı olunca Sabahaddin Bey ile hatıralarımı hatırlıyorum.
OSMANLI DÜŞMANI VE DOSTU TARİHÇİLERİ BULUŞTURACAĞIZ
Bundan sonra İstanbul’dayım. Bu üniversiteyi Arap dünyası için merkez yapacağız. Önce birlik kuruyoruz tüm dünyadaki akademik çalışmaları taramak adına… İslam Üniversiteleri Ligi’ne üye olma düşüncemiz var. Rabat’taki İslamî Üniversiteler Birliği’ne aynı şekilde… Bütün bu ilişkilerin tesisinde önemli olan şunu anlamaktır: Arap dünyası ve Türkiye, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi beraber olma süreci yaşıyor. Bir proje daha var ki, 2 yılda bir düzenlenen Osmanlı Uluslararası İlişkileri Kongresi; bu kongreyi geniş çapta yapmak ve Arap dünyasından Osmanlı karşıtı duruş sergileyen Profesörleri de çağırarak bir araya gelme ortamını aramak… Yine aynı şekilde Osmanlı İlişkiler Enstitüsü’nü kuracağız. Arapça olacağını düşünüyorum. Bu çatı altında Osmanlıların hakkını vereceğiz inşallah. Osmanlı’yı ‘işgalci’ ve ‘sömürgeci’ güç olarak görenlerle Osmanlı’yı seven hocaları bir araya getireceğiz inşallah… Ne zamana kadar? Gerçekler ortaya çıkana kadar…
ARAP ÇOCUKLARINI KİLİSELERDE OSMANLI DÜŞMANI OLARAK EĞİTTİLER
Hocam, itirazımı mazur görün ama bir asırdır ortaya çıkmayan gerçekleri siz mi ortaya çıkaracaksınız?
Sorun nerde biliyor musunuz? Sorun Mısır başta olmak üzere Arap dünyasında müfredatı belirleyen güçtedir. Osmanlı hakkındaki ‘İhtilalci’den tutun da ‘İşgalci’, ‘Sömürgeci’ye kadar bütün bu sıfatları İngilizler koydu. Arab’ın ders kitabında İngiliz mantığının işi ne? Batılı mantığıyla, İngiliz mantığıyla eğitiyorlar çocuklarımızı, gençlerimizi… Osmanlılar Avrupa’da cihad ediyordu. Burada bize Osmanlı’ya ‘işgalci’ dedirten nedir? Bir şey daha, maalesef Kahire Üniversitesi’nin kurulmasının ardından 1913’te Mısır’dan Avrupa’ya öğrenci gönderimleri oldu. Tarih için, Coğrafya için öğrenciler Batı ülkelerinde; Cambridge’de, Sarbonne’de, Londra Üniversitesi’nde eğitim aldılar. Baktığınızda bu üniversitelerin aslı kilisedir zaten. Küçük bir kilisede çocuklara Hristiyanlık eğitimi vermek için kurulmuş, zamanla kurumsallaşıp üniversiteleşmişlerdir.
Bizdeki Kur’an kursları gibi…
Evet… Bizim çocuklarımızda bu üniversiteye gidip döndüğünde kiliseden dönmüş gibi Osmanlılara saldırıyordu. Kendi fikirleri değiştiği gibi, -bu adamlar üniversitede hoca olduğu için- yetiştirdikleri öğrencilere de bu fikirleri aşılıyorlar. “Osmanlılar, vahşidir, kötüdür, medeniyetleri yoktur” gibi fikirlerle var oldular. Bu fikirleri bundan sonra hem Türkler, hem de Araplar olarak birlikte bertaraf etmeliyiz.
Üstad Necip Fazıl’a vefa borcumu ödedim!
Siz Sabahaddin Zaim beyin yanı sıra Necip Fazıl başta olmak üzere bizim entelijansiyamızdan çok sayıda ismi de tanıyorsunuz? Hatıralarınız canlanıyor mu?
Rahmetli Mustafa Miyasoğlu, bana “Eğer Türkiye’ye hizmet etmek istiyorsan, Türk edebiyatına hizmet etmelisin” demişti. Mısırlı Meşhur yazar arkadaşım Fehmi Hüveydi Bey, “Madem Türklerin sorunlarının Arap aleminde duyulmasını istiyorsun, o zaman Türk edebiyatından eserleri tercüme etmelisin” dedi. Ben de Allah’ın fazlıyla Türk edebiyatından kopmadım hiç. Türk edebiyatına mümkün olduğunca hizmet etmeye çalıştım. Çok sayıda eseri Arapça’ya tercüme ettim. Bir gün Ezher’deki Türk talebelerin yurduna gitmiştim. Emrullah İşler beyin dayısı Ali İhsan Okur beyle karşılaştık. Ben bir takım tercümeler yaptığımı biliyordu; dedi ki, “Niçin Necip Fazıl’ı çevirmiyorsun?” Üstad’ın adını ilk defa duymuştum. Sonra Necip Fazıl hakkındaki okumaları detaylandırdım.
ÜSTAD VEFAT EDİNCE AĞLADIM
Bir Adam Yaratmak’ı da tercüme ettiniz…
Tabii Necip Fazıl’ı okudukça sevdim ve tercümeler yaptım. İstanbul’daydım, Prof. Dr. Salih Tuğ hocayla karşılaştık, “Necip Fazıl, Muhammed Harb’i çağırın” dedi, diye söyledi. Necip Fazıl beye gittim, “Sana minnettarım” dedi, bazı eserlerini tercüme etmiştim. Arkadaşlar, “Üstad böyle bir sözü kimseye söylemez” dediler. Necip Fazıl’ın bir üslûbu vardı tabii, farklıydı; emir vererek “Bir Adam Yaratmak’ı tercüme edeceksin” dedi, kabul etmedim. “Hayır, tercüme etmem” dedim. Sonra beni bir gün Sabri Ülker beyle birlikte aldılar, yemek yemeye gittik. Arabada bana yine “Tercüme edeceksin” dedi. “Tercüme etmeyeceğim” dedim ve belki de Necip Fazıl hayatında ilk defa “Niçin?” diye sordu. “Hocam, üslubunuz zor” dedim, konuyu kapattım. Arabistan’a döndüğümde Miyasoğlu beni aradı, “Üstad vefat etti” dedi. Uzun süre ağladım ve hemen ardından da Bir Adam Yaratmak’ın tercümesine başladım. Mısır’a gittim, o yıllarda baskıya hazır bir kitap 1 yılda basılırdı. Necip Fazıl’ın kitabını 40 günde bastırdık. Necip Fazıl’a da vefa borcumu ödemiş oldum. Şunu da söyleyim ki; İdeolocya Örgüsü, Şark dünyasının en önemli fikir kitabıdır bana göre… Hayret ki, bu kitap şimdiye kadar bütün dünya dillerine tercüme edilmemiş.